23 Eylül 2010 Perşembe

KARİBU KENYA!


Eylül, 2010

Tekrar Kenya'dayım. 
Şehir Planlama derdiyle maruf dünya milletinin (gavurca adı; ISOCARP olur) bu seneki kongresinin Nairobi'de yapılacağını duyar duymaz Zeynep'in yanına refakatçı yazıldım. Beşinci büyüğü görmem lazım! Notlarımı karıştırdım. Kenya'ya tekrar gitmem için daha bir sürü sebep buldum (!). Maasai Mara, Mara nehri, Nakuru gölü, gergedanlar, pembe flamingolar, Karen Blixen...

Karen! Nairobi'de geniş bir bölgenin adı Karen. Bu isim "Out of Africa" isimli romanın Danimarka'lı yazarının anısına konulmuş. Yazılarında Isak Dinesen ismini kullanan Karen Blixen İsveç'li bir baronla evlendikten sonra 1914'te buraya gelmiş, kahve plantasyonlarını kurmuş, belli ki iyi de para kazanmış. Karen kafasına iki şapka üstüste takarmış. Sebebi de Afrika sıcağının insanı aptallaştırdığına inanmasıymış. Afrikalıların ona gösterdikleri saygı karşısında onların yerine ben aptallaştım!

Karen 1931'de memleketine dönmüş. Romanını Danimarka'da yazmış ve bir uçak kazasında ölen sevgilisiyle (Denys Finch Hatton) yaşadığı büyük aşkı anlatmış. Kenya'lılar evini müze olarak korumuşlar (Bogani House). Fakat evin içindeki hemen bütün eşyalar, yaptığı resimler, yerlerdeki hayvan postları dahil, yakınları tarafından Danimarka'ya götürülmüş. Evi gezerken rehberimiz hemen her eşya için aynı ifadeyi tekrarlıyor: "real but not original!" Bununla beraber, bu orijinal olmayan şeylerin fotoğrafını çekmek yasak! Buna rağmen çaktırmadan çekenler oldu :)) Sebep; tüm telif haklarının filmi çeken şirkete ait olmasıymış. Bitmedi, film bu evde çekilmemiş! Daha ileride bir stüdyo ev inşa edip filmi orada çekmiş, sonra da kaldırıp götürmüşler. Peki öyleyse biz ne için para ödedik? anlamadım. Bunu rehbere söyleyince kıkır kıkır güldü...

Karen Blixen isminden Kenya'lı dostlarımız da epeyce yararlanmış. Nairobi'de Karen bölgesi, Karen caddesi, Karen kahve bahçesi, her tarafta Karen var. Özellikle kahve bahçesi çok şık ve Nairobi'nin görülmeye değer köşelerinden birisi. Bu arada sevgilisi de unutulmamış. Batı Tsavo bölgesinde "Finch Hatton" adını taşıyan çok güzel safari otelleri var. Meraklısına not...

Evin bulunduğu araziden bakınca, uzaklarda, "Rift" vadisinin bir kenarını oluşturan "Ngong Hills" görülüyor. Swahili dilinde yumruk gibi bir anlamı varmış. Sıkılı bir yumruğun 4 kemik çıkıntısı gibi gözüktüğü için bu ad verilmiş. Dağın Rift vadisine bakan doğu yamacında bir yerde, Finch Hatton anısına dikilen bir anıt varmış. Karen, sevgilisine kavuşma umuduyla günlerce bu tepelere bakıp uçağının geri dönmesini beklemiş. Ekonomik açıdan çok kötü bir dönem yaşarken, bir de bu ölüm haberiyle yıkılmış, Danimarka'ya dönmüş, sifiliz, anoreksiya filan derken ölmüş gitmiş. Bu acıklı hikayeyi tekrar dinlemek Zeynep'i de beni de susatmıştı. Karen'in kahve bahçesi evden 800 metre kadar uzaktaydı. Karen'in kahvesini içmeden olmaz deyip, taksiye atladık ve bahçeye gittik. İyi ki gitmişiz.

Karen'in kahve evi denen yer, orijinal olarak av/çiftlik evi olarak kullanılmak üzere 1906 yıllarında yapılan tarihi bir "Swedo" evi. Buraya daha sonra, 2008 yılında bir de Grogan/MacMillan malikanesi getirilmiş. Getirilmiş diyorum, çünkü ev aslında Nairobi'de başka bir yerdeymiş. Yıkılacağı anlaşılınca korunmak üzere, tuğla tuğla buraya taşınmış. Bu Grogan (aslı Ewart Scott Grogan), Kenya'nın Churchill'i, veya "Bwana Chui", Türkçesi "Leopar" isimleriyle de anılıyor. Bahçedeki leopar heykelinin anlamı buradan geliyor. 1886'da Afrika'ya gelip meşhur Cecil Rhodes ile birlikte çarpışmalara katılmış. Kısaca biraz manyak bir tarafı olan bu Leopar Bey, ayrıca müstakbel kayın pederini etkilemek için Cape Town'dan Kahire'ye kadar yürüyerek gitmiş! Bunu duyunca müstakbel damatlarımın haline acıdım. Beni de etkilesinler bakalım!

Uzun lafın kısası Avrupalılar sırayla gelerek burayı iyice sömürmüşler. Sömürü halen de devam etmekte... Geçtiğimiz yıllarda Kenya'nın yeni hükümeti çiçek ihracatıyla ilgili bir ayarlama yapmak isteyince, buralarda yetişen çiçeklerin satış haklarının 99 yıllığına Hollanda'lılara verilmiş olduğunu ve bunun değiştirilemeyeceğini öğrenmişler. Kısacası "flying dutchman" durumu!!

Gelelim İtalyanlara! onlar da şöyle bir dolanmışlar ortalıkta. Özellikle 2. Dünya Savaşında Libya ve Somali derken buralara gelmişler ve Maasai Mara bölgesine giden yolu yapmışlar. Tabii ki meccanen değil! Kenya bağımsızlığını kazandıktan sonra bile (1963) yol üzerinden gelir sağlayacak bir anlaşma yapmışlar.

Maasai Mara ve Kenya denilince esas patrondan bahsetmeden olmaz: UK!


Nairobi, Maasai dilinde "soğuk su" anlamına geliyor. İngilizler, Mombasa-Kampala demiryolu üzerinde bulunan bu bölgedeki Maasai yerlilerini bir şekilde uzaklaştırıp, burayı önce depolama yeri, sonra kolonyal yerleşim merkezi ve İngiliz Doğu Afrikası'nın başşehri yapmışlar (1907). Bu olayların içinde devamlı olarak, İngiltere'nin ilk başbakanının soyundan gelen Baron Delamere yer alıyor. Delamere 1903'ten itibaren uzun süre buralarda toprak sahibi olmak üzere uğraşmış. Üçüncü denemesinde, tarım yapmak üzere 400 km2 araziyi 99 yıllığına kiralamış (Equator Ranch). Yıllık kirası sadece 200 Pound!! 1906'da 800 km2 daha satın almış. 1963teki bağımsızlıkla Delamere saltanatı kısmen sonlanmış. Delamere caddesi Kenyetta (ilk cumhurbaşkanı) Caddesi olmuş. Heykeli de kaldırılmış, başka yere taşınmış. Fakat arazi için bir şey yapamamışlar. Maasailer arasında, onların topraklarını "çalan" adam olarak yergiyle anılıyor.

Nakuru gölünden Nairobi'ye dönerken yolun solunda ne varsa herşeyin üzerinde "Delamere" yazısını okuyunca merak edip şoförümüze sormuştum. Yazdıklarımın çoğunu o anlattı. Sustuğunda Delamere toprakları hala bitmemişti.

İki yıl üstüste neden Kenya'ya gittiğime gelince, cevabı bu fotoğrafta...

15 Eylül 2010 Çarşamba

GANİMET

Sportif başarılardan sonra dikkatimi çeken bir şey var. Primler açık artırmaya çıkıyor, zam üstüne zam yapılıyor. Bunu geçen hafta Dünya Basketbol Finali sonrasında yaşadık. Federasyon tarafından saptanan prime, sayın Başbakan kendi keyfine, ulufe dağıtır gibi zam yaptı. Adam başı 500 bin TL! Buna benzer bir olay 2001 Dünya Futbol şampiyonası sırasında da olmuştu. Tek farkı orada futbolcuların vadedilen prime ek olarak "cip" pazarlığı yapmalarıydı. Federasyonun vereceği prim zaten epeyce yüksekti, fakat eğitim seviyesi yüksek diye övündüğümüz hiçbir basketçi bu yeni fırsata hayır demedi. Hatta başbakanla olan görüşmelerinde bunu ima da ettiler.

Ben federasyon başkanı olsam milli takımların formasına reklam bile almam. Primlerle bu şekilde oynayarak diğer branşlardaki başarılı sporcuların motivasyonunu bozmam. Futbolcu veya basketçi olsam milli takımda oynamanın onurunu hiç bir prime değişmem. Beklerdim ki basketçilerimiz bu ek primin okul seviyesinde spor yatırımlarına yönlendirilmesini sağlasınlar veya para yerine Efes Pilsen Basketbol Kulübünün sportif faaliyetlerinin devamını istesinler. Biliyorsunuz bira içiminin özendirildiği görüşüyle bu kulübün faaliyetleri durdurulmak üzere. Efes Pilsen, 1996 Yılındaki başarısıyla kulüpler seviyesinde Avrupa'da şampiyonluk kupası kazanan ilk ve tek kulüp olma özelliği dışında, bir sürü sportif ve kültürel olaya sponsorluk yapan çok yönlü bir kurum. 

Bir spor yorumcusu Türk milli futbol takımının oyun karakteri olmadığını yazan ve söyleyen spor yorumcularına karşı çıkarak "bizim futbol karakterimiz var; yenilgiyi kabul etmemek ve sonuna kadar savaşmak" dedi. Bu açıklama taşları yerine oturttu. Sporcularımızın savaşcı özelliklerini hem futbolda hem de basketbolda gördük. Savaşcı karakter ganimet paylaşımında da kendini gösterdi. Eh, ne yapalım? Ortada savaş varsa, ganimet de olacak!


Çıkan sonuçlar:

1. Yunanı tekrar denize döktük (dağ başını duman aldı...)
2. Avrupayı titrettik (duy sesimizi...)
3. Biz zaten küçük amerikaydık, abimize saygıda kusur etmedik.
4. Padişahın lutfuna mazhar olduk
5. Ganimeti kaptık.
6. Benden federasyon başkanı olmaz.

14 Eylül 2010 Salı

ANAYASA REFERANDUMU SONRASI

Hava gene bulutlu. Nereye gitsek tepemizde bir bulut. Gitmesek de bulut. Yağmur yağdı diyelim, gene bulut! Şöyle bir çekilse de etrafı görsek! Günlük güneşlik, içimiz açılsa! Yok, olmaz... İlle de bulut!.. 

Bu da bitti.
Gördük ki kahvenin rengi,
kokusu kadar cazip gelmiyormuş insanımıza…

Başka neler gördük:
CHP’nin peynir gemisi olduğunu,
AKP’nin her türlü dalgaya dayanıklı bir taka olduğunu,
MHP’nin kıyıya bağlı bir balık-ekmek teknesi olduğunu,
BDP’nin ise nükleer bomba taşıyan bir denizaltı olduğunu gördük.

Peki, sonra neler göreceğiz?
CHP’nin bilmem kaçıncı kez kızağa çekileceğini,
AKP takalarında ağların ipekle örüleceğini,
MHP’nin balık-ekmek yerine naylon bayrak satacağını,
BDP’nin bombayı suya bırakıp, İmralı’dan yolcu taşıyacağını
ve de
beyazın her zaman “yeni bir sayfa” anlamına gelmediğini göreceğiz.

5 Eylül 2010 Pazar

Bugün yazılmış gibi güncel!

Gazetelere ve özellikle köşe yazılarına baktığımda sık karşılaştığım bir ifade şekli var: Sanki bugün yazılmış gibi güncel! Bazı yazarlar 3-5 sene önceki yazılarını tekrar köşelerine taşıyıp, yeni yazı yazma derdinden kurtuluyorlar. Nedir bu, veya nelerdir bu konular, seneler geçse de dönüp dolaşıp yeniden önümüze gelen?

Terör, irtica, trafik sorunları, yolsuzluklar, hazine soygunları, seçim barajları, başörtüsü, insan hakları, dokunulmazlıklar, işsiz gençler, üniversite mezunu çaycılar, barış için yapılan savaşlar, kayıplarını arayan anneler, oğlunu terör örgütüne kaptıran anneler, İran mı olacağız? Malezya mı olacağız?...

Her türlü media aracını izlerken, başka ülkelerde bir tanesinin bile gündemi alt üst edeceği onlarca sorun mitralyöz ateşi gibi üstümüze üstümüze gelir. Her televizyon açışımız yeni bir endişe ve umutsuzluk kaynağıdır. Kendi aramızda konuşurken küfredip rahatlamaya çalışır, bir kuzey veya orta Avrupa ülkesinde olmayı özleriz (kısa bir süre için). Haberlerde okuyacak yeni bir şey bulamayıp, çıktığı ağaçtan inmeyi beceremeyen kediyi kurtarma operasyonu (bizde o da vardır, fakat genellikle ağaçlar değil de lögar çukurları, kuyular, havuz delikleri söz konusudur, kediler yerine de çocuk, at, araba, kurbanlık boğa aklınıza ne gelirse o!) veya kutuplardaki ısının kaç derece yükseldiğinden bahsedilen sıfır problem bir ülkede...

Hep daha fazlasını, daha iyisini istediğimiz için mi, bize hiç bir şey değişmiyor gibi geliyor? Bir gelişme, bir değişim var da biz mi farketmiyoruz? Varsa hangi yöne doğru? Politikacılar değişime direndikleri için mi sorunlarımız değişmiyorlar? Bir filozofun dediği gibi; değişmeyen tek şey değişimin kendisi ise neden bunca zaman kaybediyoruz? Keşke, bugün yazılmış gibi güncel olan şeyler sadece bir anı olsaydı. Bu konuların her gündeme gelişinde yazarlar aynı şeyleri tekrarlamak zorunda kalmasalardı ve eskinin yazıları sadece arşivlerde kalsaydı.

20 Ağustos 2010 Cuma

GÖKÇEADA

17 Ağustos 2010


Adada olmak, vapurda olmak gibidir. Denizin ortasında, bir yere gitmeyen, en derin sularda demirlemiş bir vapur! En sıcak günde bile serin bir tarafı vardır. Geceleri daha yıldızlıdır. Açık deniz seyri yapan bir gemideymiş gibi, hangi yöne dönseniz yıldızları görürsünüz. Adalı olmak da farklıdır, bir yaşam tarzıdır. İçindeyken karaya ne zaman çıkacağız derler, karaya çıkınca da vapurda olmayı özlerler. Rahattır adalılar. Tek aceleleri son vapura yetişmektir.

Evet, Gökçeada'dayım ve Son Vapur'dayım. Sağ elimde rakı bardağı, tabağımda sargos balığı, kenarında britane diye tuhaf bir ot, tereyağında karides, nar gibi kalamar halkaları, solumda paylarını bekleyen kediler, üstümde dolunay, karşımda karım, hafif bir esinti, biraz ileride kırmızı ve yeşil yanıp sönen deniz fenerleri...

Bu sefer de o günün şerefine içtik.

Balıkçı Arek'in yeri, Kaleköy sahilinde bir balık lokantası, ismi; Son Vapur! Neden? diye (cahilce) sorduğumda elini şöyle bir kaldırıp, denize doğru uzatarak, son vapur işte, adalının başka ne derdi olur? Kalktı mı, kalkmadı mı, yetiştik, yetişemedik falan derken, buraya da yanımızda getirdik! dedi... Bir kere daha sevdim adalı olmayı.

Yemekten sonra hediyelik eşya satıcılarını şöyle bir dolaşıp mendirekte yürüdük. Yeşil deniz fenerine sırtımızı verip, tam Adil Bey'in (pansiyoncumuz) tavsiyesine uygun bir şekilde, ayın batışını izledik. Gündüzün yorgunluğu, gecenin sessizliği, üzerimize çöken ağırlıkla motele döndük, tansiyon ilaçlarımızı yuttuk ve yattık. Güzel bir gündü.


18 Ağustos


Keşif seferine hemen arkamızda yükselen İmroz kalesinden başladık. Kaleyi fazla anlatmayacağım. Yazacağım her yeri "çok güzeldi" parantezine alabilirsiniz. Kaleden inen yolda, aynı sokakta, hemen her evin üzerinde ayrı bir sokak tabelası vardı. Serap hanım çıkmazı, Suzan hanım sokağı, Aşkım hanım sokağı gibi. Tabelalara bakarak inerken yolun kenarında eski bir kilise, güzel bir çeşme ve Mustafa'nın Kayfesi'ni bulduk. Bulduk ki ne buluş! Çınarların gölgesinde, Rum evlerinden geri kalan yıkıntıların arasında tahta masa ve iskemleler, bir taraftan kuşbakışı yemyeşil bir ova ve mis gibi dibek kahvesi... Hele o masa örtüleri! (Bu geçişi lafı dolandırıp, jalenin sahip olmak için her şeyi göze aldığı masa örtülerine getirmek için yazıyorum). Sonunda Mustafa'lar bir örtüyle kurtulabileceklerini anlayınca verdiler gitti...

Dönüş yolunda arkamızdan esen rüzgar çınar yapraklarının sesini ve dibek kahvesinin kokusunu taşıyordu...


Serinlik duygusu bir müddet sonra yerini sıcağa bıraktı. Tam deniz zamanıydı! Güneye Kefaloz koyuna doğru uzandık. Havada, bir o yana bir bu yana gidip gelen paraşütler çok uzaktan dikkatimizi çekti. Koyun kumsalında onlarca genç insan ya karavanla gelmişler ya da çadırlarını kurmuşlar, paraşütlerinin peşinden uçmamaya çalışıyorlardı. Keyif aldıkları kesin, fakat bizim için fazla sıcaktı ve tek bir gölge yer bile yoktu. Mayolarımızı giyip denize girecekmiş gibi yaptıktan sonra, fazla oyalanmadan arabaya kaçtık. Ver elini Aydıncık plajı...


Aydıncık plajı, kenarında korunacak, bir şeyler atıştıracak yerler olan gayet uzun bir kumsal. Kumsal aynı şekilde denizin içinde de devam ediyor. Hoş tarafı, ortadaki kumsalın bir tarafında deniz, diğer tarafında ufak, sığ bir göl bulunması. Bir çeşit tuz gölü. Adı tuz gölü, dibi de balçık olunca, konu hemen balçığın nimetlerine ve cildi ne kadar güzelleştirdiğine bağlanıyor. Etrafta aç balıkçıllar ve çamura sıvanmış hatunlar dolaşıyor. Biz şöyle uzaktan bakıp geçtik. Tam Burhan beyin dediği gibi; sizin ne ihtiyacınız var Nakiye hanımcığım! (Dekor Gökçe Motel, sahne bir; Burhan bey her zamanki baş hareketiyle saçlarını geriye atar, gözlerini kısar, delici bakışlarıyla Nakiye hanımı en hassas yerinden yakalar! Bu sahnede Nakiye, Jale veya Jale, Nakiye hanım oluyor, Burhan da pansiyon sahibi...)


Diz boyundaki bu gölde acemiler sörf çalışırken, daha deneyimli olanlar deniz tarafını kullanıyorlardı. Baktık ki bizim gibi emeklilere yer yok, biz de kıyıdan kıyıdan yürüdük. Deniz o kadar sıcaktı ki insan suya girdiğini bile hissetmiyordu. Tam da romatizmalarıma göre! Üzeri hasırlarla örtülmüş, gazinomsu bir yerde park edip deniz-çay-deniz-çay-köfte-deniz-çay-deniz keyfi yaptık. Düşüp de kalkamayan sörfçüleri seyredip, adamın teki gitti de gelemiyor diye ortalığı telaşa verdik! Meğerse balık adammış, biz ne bilelim? Ancak o kadar gördük!



Öğleden sonra eskiden kalma, yuvarlak, iri taşlı köy yolunu tıngır mıngır tırmanarak (dönüşte arabamı satacağım) Zeytinliköy'e geldik. Adada tüm köyler yüksek yerlere ve adanın iç taraflarına bakan yamaçlara kurulmuş. Deniz tarafından bakan korsanlar görmesin, tarım yapılan ovalık alanlara kolay ulaşılabilsin diye. Köyün tamamı 35-40 dakikada gezilebilecek büyüklükte. Girişteki kilise pazartesi günleri kapalıymış. Zeytinliköy hakkında broşürlerde anlatılan her şey köy meydanında toplanmıştı. Meydan dediğim, 4-5 dükkanla çevrili bir yol ağzı. Madamın Kahvesi, Panayot ve Orhan Karatay'ın kahveleri, tatlıcı Hristo, biraz ileride de ufak bir çamaşırhane vardı.


Dışarıdan bakınca en güzeli Madam'ın kahvesiydi, fakat madam evde yoktu (!). Kahvesinin önünde elini çenesine dayamış oturan Orhan efendi acıma duygularımızı canlandırdı ve onun kısmeti olmaya karar verdik. Naylon örtülü üç masadan en kenardakini seçtik, oturduk. Sakızlı muhallebilerimizi söyledik. Karşıdaki Panayot, Bartholomeos'un dayısı filan mı ne oluyormuş, bir şekilde Rum'lardan yolunu bulur diye düşündük. Yüzyıllık berber koltuğunu da gördüğümüze göre, mesele kalmadı! Dibek kahvemizi içerken, bizim kahvehanenin de sıradan bir yer olmadığını fark ettik. Burayı özel yapan şey, uğrayıp kahve içen, sonra da kırk yıllık hatırını duvarlara işleyen yolculardı. Duvarlardan en arkada olanı, ufak kağıtlara yazılmış her çeşit dilek ve tekrar geleceğim mesajlarıyla kaplanmıştı. "...tekrar gelmeyeceğim" mesajları da demokrasi ve azınlık hakları açısından çok önemliydi!

"Geçirdiğim en kötü tatil, kocam sağolsun..."

Diğer duvarda anı fotoğrafları vardı. Hani dilek tutmuşlar da, dilekleri yerine gelince geri gelip adaklarını yerine getirmişler gibi...


Sonra kasabanın çıkışına doğru yürüyüp, yokuşu çıkarken dikkatimizi çeken Evstratia'nın Ciciria evini bulduk. Bizi kapıda Ege karşıladı. zavallı Ege! Yalnızlıktan bunalmış, kafese kapatılmış bir kuş gibi yoldan geçen herkese takılıyor, merhaba, nereye gidiyorsun? nereden geliyorsun? Cevap alamasa da vazgeçmiyor; hey, nereye gidiyorsun? Sonra korktuğum başıma geldi ve tüm ilgisini bana yöneltti. Neyse ki manzara muhteşem, ev sahiplerimiz latif, Ciciria da gayet leziz (üzerinde zeytinyağı, nane ve kekikle karışık taze keçi peyniri bulunan, fırında pişirilmiş bir çeşit pide). Ege dahil, her şeye katlanabilirim... Vişne ağacı altında buz gibi "vişinada" içmek de hediyesi!


Oradan Tepeköy'e geçtik...


1964 ve 1975 yıllarında terk ettiklerinde Agridia'ymış köyleri. Dönüşleri, Meryem ana panayırı için, Tepeköy'e olmuş. Aya Dimitri tepesinin bir yanında, 625 yaşlarında olduğu söylenen çınarın az berisinde, Ege'yi seyrederken tanıştık onlarla. Karşıda, hayal meyal, Semadirek adası görünüyordu. Gençler piknik modunda, yaşlılar hüzünlü bir sükunet içindeydi. Eskiden de akşamüstleri gün batımını seyretmeye buraya gelir, ateş yakar, içki içerlermiş. Bizim acele edişimiz de güneşi yakalamak içindi, fakat hayal kırıklığına uğradık. Güneş battığı için değil, güneş denizin üzerinden batmadığı için. Belli ki başka bir mevsimde denizin üstüne rasgelecek! Dönüş yolunda, diğerlerine katılmak üzere yürüyen genç-yaşlı insanları gördük, hepsi adalı Rumlardı. Köydeki evlerini süpürüp temizlemişler, gün batmadan önce Çınaraltı'na yetişmeye çalışıyorlardı.


Barba Yorgo'nun adaya dönüşü onlar için bir işaret olmuş, her sene gelmeye çalışıyorlarmış. Türkçeyi de unutmamışlar. Böylesine uğramak iyi ama devamlı kalmak isterler mi bilmiyorum. Çünkü hiçbir şey onların bıraktığı gibi değil. Ayakta kalan çok az sayıda ev var. Fakat birkaç işaret var: evlerin önemli bir kısmında onarım çabası var ve bir okul açmak istiyorlar. Barba Yorgo'nun tavernası ise (şimdilik) banttan müzik çalınan bir kır gazinosu. Manzarası ise müthiş; hemen dibinde sıra sıra üzüm bağları, uzakta küçük bir gölet ve yemyeşil tarlalar. Agridia da "küçük tarlalar" demekmiş zaten...


Akşam hava kararırken Kaleköy'e döndük, Jale'nin vicdan borcunu ödemek üzere Mustafa'nın kayfesine tekrar gittik.


19 Ağustos

"Bornova Anadolu Lisesini kazanacağım. Sonra çocuk doktoru olacağım. Boş zamanlarımda bu köyü ziyaretçilerine anlatmaya devam edeceğim" Dereköy'lü Handan!

Türkiye'nin en batı ucunu, İnce burun ve Gizli Limanı, Marmaros şelalesini görüp bir yerlerde de denize gireriz diye yola çıktık. Dereköy'ün önünden geçerken yavaşladım ve durdum. Köye girip girmemek konusunda çok kararsızdım. Ulu bir çınar ağacının altında hediyelik eşya satan çocuklar vardı. Şöyle bir baktım, çok cazip gelmedi, devam ettim. Marmaros'a doğru sapınca orman yolunun kapatıldığını gördük. Birileri bize; köye gidin mesajı veriyordu sanki. Biz de onu dinledik ve geri döndük. İyiki de dönmüşüz.



Handan Kurt çınar altında gördüğümüz çocuklardan birisiydi. 12 yaşındaydı. Bize köyü gezdirebileceğini söyleyince arabaya alıp köye doğru yöneldik. Oraların en büyük çamaşırhanesini, birkaç yıkıntı evi ve büyük bir zeytinyağı imalathanesini gezdik. Gördüğümüz boş evler, sahipleri taşınmış gibi değil, terk edilmiş gibiydi. Dereköy 50'li yıllarda Türkiye'nin en büyük köyüymüş. Şimdiyse sadece 50-60 evde yaşam belirtisi var. 64 olayları, 74 harekatı derken, büyüklerimizin aklına, adayı açık cezaevi olarak kullanmak gibi parlak bir fikir gelmiş. Bu kadarla da kalmamış. Bir gece yarısı kapılar açılmış, tüm mahkumlar adaya salınmış. Savaşta bile kaçmayanlar için adada sığınacak köşe kalmamış. Dolayısıyla köyler neredeyse tamamen boşalmış. Handan'ın babası buraya hapishane gardiyanı olarak gelmiş ve yerleşmiş. Ada, gardiyanlar için de bir sürgün yeri olmuş. Ne onlar, ne de sonradan gelenler adalı olmayı tam olarak benimsemiş.

Handan çok bilmiş edasıyla hem anlatıyor, hem de bizi sınavdan geçiriyordu. Bu evler gardiyanların kaldığı evler, burası çamaşırhane, burası zeytinyağı yapılan yer... Bu alet nasıl çalışır? Büyük taşlar ne işe yarar? Eşek sığacak yer yoksa bu taşlar nasıl döner de zeytinleri ezer? Binsekizyüzlü yıllarda gemiler neyle çalışırdı? soruların sadece bir kısmı. Sınavı geçtiğimizi düşünüyorum. Çamaşırhanenin pis bırakılmasına da çok sinirlendi. Sık sık gidip oraları temizliyormuş. Ayrılmadan önce; buraları bırakıp giden, adalı Rumlar geri dönseler, bu köyler yeniden canlansa ne iyi olurdu değil mi? diye sordu. Ona katıldığımızı söyledik. Oralara gelip gezenler içinde bunu isteyen çok az Türk varmış...


Hoşca kal sevgili Handan!


Ayrılmadan önce bizde iz bırakan 3 Norveçli dostu anmak istiyorum. İlk gün karşılaşıp "hi" ve "by" seviyesinde kaldığımız Nils, kardeşi olan sıcak kanlı, konuşkan Birgitte ve onun "cool" erkek arkadaşı Svein. Ta Norveç'ten yola çıkıp tren yolculuğu yaparak İstanbul'a ve oradan Gökçeada'ya gelmişler. Oslo'ya bu mevsimde çok turist geldiği için (!) onlar da orada kalmayıp bu geziyi planlamışlar. "Meryem Ana" festivalini izlemek için de geziyi adaya kadar uzatmışlar. İyi de etmişler. Konu nereden açıldı bilemiyorum ama, biraz Troy, biraz Poseidon, Odin derken Dumuzi, İnanna ve eski tanrılardan konuştuk. Brigitte kuzeylilerden umulmayan bir samimiyetle bizi Oslo'ya davet etti. Ertesi sabah ayrılırken Svein bir kağıdın üzerine yaptığı karakalem desenin arkasına Norveç'teki adreslerini yazarak bizi uğurladı. Çok hoş bir jestti. Aradan bir ay geçtikten sonra Birgitte'den bir mektup aldım. Kopenhag - Göteborg arasında yaptıkları tren yolculuğunda, Svein'in not tuttuğu günlük kaybolmuş. Anılar, çizdiği desenler, resimler, hepsi... Demek oluyor ki, aşağıdaki çizim Türkiye gezilerinden geriye kalan tek çizim olacak!



TAVSİYE: 3-4 günlük kısa bir tatil için Bozcaada ve/veya Gökçeada'ya gidilebilir. Zevkinize göre. Bir kere daha gider miyim? Evet. Her yıl gider miyim? Hayır.




12 Ağustos 2010 Perşembe

Anayasa referandumu

12 eylül 2010'da anayasamızın bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkındaki kanun teklifi halk oyuna sunulacak. O nedenle önerilen değişiklikleri, sadece popüler ve basında tekrar tekrar yazılan yönleriyle değil, kanunun kendisini okuyarak yorumlamak istedim.

Madde 10. Bu madde kanun önünde eşitlikle ilgili. Yapılacak değişiklik içeriğini çok değiştirmiyor. Yapılmak istenen ilave; kadın ve erkek eşitliği, çocuklar, yaşlılar ve engelliler için koruma ve kollama amaçlı tedbirler alınırken sağlanacak avantajların, eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağı yönünde. Bence yerinde bir düzenleme, EVET.

Madde 20. Özel hayatın gizliliği. Bu maddenin eski halinde, yargı kararı veya kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri olmadan kimsenin üstünün, özel kağıtlarının ve eşyasının aranamayacağı ve bunlara el konulamayacağı yazılı. İlave edilen kısımda; kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı sağlanıyor. Kişi kendisiyle ilgili veriler hakkında bilgi alma, verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme, amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenme hakkına sahip. kişisel bilgilerin gizliliğinin korunması özellikle e-devlet uygulamaları yoğunlaştığında çok önemli, EVET.

Madde 23. yerleşme ve seyahat hürriyeti. Bu maddenin eski halinde, vatandaşlık ödevi (her neyse??) ya da ceza konuşturması sebep gösterilerek hakim kararı olmadan yurt dışına çıkma hürriyeti sınırlandırılabiliyordu. Şimdi suç soruşturması nedeniyle hakim kararına bağlanmış. EVET

Madde 41'de ailenin korunmasına çocuk hakları eklenmiş. Devlet çocuk istismarı, cinsellik ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirler alır. EVET

Madde 53. Bu madde toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkını düzenliyor. Madde 53'te, 82 anayasasına 1995 yılında eklenen ve sendikalar ve üst kuruluşların üyeleri adına yargıya başvurma ve toplu görüşme yapmalarına olanak sağlayan ek maddeye çeki düzen verilmek istenmiş. Fakat bu yapılırken yargıya başvurma hakkı yeni taslağa konulmamış. Memurlar ve diğer kamu görevlileri toplu sözleşme yapma hakkına sahip olacaklar. Uyuşmazlık halinde uzlaştırma komisyonlarına başvurabilecekler. Bu maddenin yeni şeklinde sendikalardan d bahsedilmemiş. Memurların bu toplu sözleşme hakkı var, ama pazarlığın kimler arasında olacağı açık değil. Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir diyor, fakat sendikal haklar belirsiz. Kimlerden oluşacağı belli olmayan Uzlaşma kurulu kararları kesindir diyor, yargıya gitme hakkını elinden alıyor. Bu kurulun "yandaş" olma riski var. Ayrıca grev hakkı da söz konusu değil. Kanun düzenlemeleri ile sendikalar devreye girse bile, grev hakkı olmadığı zaman sendika olayı kağıt üzerinde (güdük) kalır. Devasa sendika binaları ve zengin sendika patronları türer, olan yine işçi ve memura olur. HAYIR!

Madde 69. Siyasi partilerin uyacakları esaslar.
Bu maddeye siyasi partilerin mali denetiminin sayıştay tarafından yapılacağı eklenmiş. Zaten öyleydi, fakat sayıştayın kararı anayasa mahkemesi kararı ile kesinleşiyordu. Ayrıca anayasa mahkemesi partilerin mal edinimlerinin ve gelir giderlerinin kanuna uygun olup olmadığını denetliyordu. Şimdi anayasa mahkemesi bu konuda tamamen devre dışı ve sayıştayın kararı kesin!

Ayrıca parti kapatma ile ilgili uzun bir paragraf eklenmiş. Eskiden Yargıtay cumhuriyet başsavcısı direkt olarak dava açabildiği halde, şimdi dava açılabilmesi için TBMM'de bir komisyonun onay vermesi gerekecek. Komisyon, grubu bulunan partilerin her birinden gelecek beşer üyeden oluşacak (meclis başkanı komisyon başkanı), ve üye tam sayısının 2/3 çoğunluğu ile karar verilecek.

Parti eylemleri açısından ilave cümleler; "meclis çalışmalarındaki oy ve sözler, mecliste ileri sürülen düşünceler ve meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunların meclis dışında tekrarı veya açığa vurması ile idarenin eylem ve işlemleri odaklaşmanın tespitinde gözetilemez" şeklinde. Bir çeşit meclis dokunulmazlığı sağlayan bu madde yerinde. Fakat şu anda uygulamada olan dokunulmazlık sınırlarının aşırı genişliği, milletvekilliği ile hiç ilgisi olmayan adi ve ticari suçları da içermesi beni rahatsız ediyor. Bunun yerine dokunulmazlıkları yeniden ele alan bir madde tartışılsaydı daha iyi olurdu.

Eski maddedeki temelli kapatılır cümlesi yerine sadece "kapatılır" yazılıyor. Temelli kapatılan partiler bir başka adla kurulamaz ifadesi iptal oluyor. Demek ki kapatılan bir parti bir süre sonra yeniden kurulabilecek ve eski adını bile alabilecek. Büyük aldatmacanın yazılı ifadesi! Öyleyse niye kapatıyoruz? Beyanlarıyla partinin kapatılmasına yol açan üyeler de 5 yıl yerine 3 yıl yeni parti kuramama cezası alıyorlar.

Şimdiye kadar parti kapatılmasından dolayı hiçbir demokratik gelişme olmadığını, her kapatılıştan sonra "mağdur" edebiyatı ile yeniden, ve eskisinden daha güçlü olarak ortaya çıktıklarını gördüğüm için; Parti kapatmayı zorlaştıran bu maddeye kısmen EVET, içerdiği aldatmacalardan dolayı kısmen HAYIR. Katılmadığım yönü; milletvekillerinin eylemleri dolayısıyla partinin kapatılması. Bu sadece partinin adının değişmesi ile sonlanan yapay bir sonuç. Bence suçu kesinleşen milletvekili siyasetten 3 yıllığına değil süresiz men edilmeli, parti kapatılmamalı. Diğer yandan bence hepsinden önemlisi; cezaları kesinleşmemiş olsa bile adi suçlardan ve yolsuzluktan yargılanan insanlar, yargı süreci bitmeden milletvekili olamamalı.

Madde 74. Sadece "Dilekçe hakkı" olan maddeye; bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı eklenmiş. Yeni madde ile şikayetleri inceleyen bir kamu denetçiliği kurumu ortaya çıkıyor. EVET

Madde 84. Milletvekilliğinin düşmesi
Burada parti kapatma maddesinde yazılanlar dolayısıyla hükmü kalmayan bir paragraf yürürlükten kaldırılıyor.

Madde 94. Başkanlık divanı
Meclis başkanlık divanı görev süresi tüm yasama dönemini kaplayacak şekilde uzatılıyor. Eski halinde ilk 2 yıl sonunda değişiyordu ve bu durum anlamsızdı.EVET

Madde 125 Yargı yolu
Eski maddede yüksek askeri şura (YAŞ) kararlarına (ilişik kesme vb)yargı yolu ile itiraz mümkün değildi. Şimdi bunun önü açılıyor. Görünüşte olumlu bir intiba uyandıran bu madde bence ileride bazı sıkıntılara yol açabilir. Daha önce irtica nedeniyle olan bazı ilişki kesmelerde başbakanın şerh koyduğunu biliyoruz. Bunlara geçmişe dönük yargı hakkı verilirse büyük bir kısmı askere geri dönebilirler. Asgari şartları yerine getiremeyen bir sürü öğretim elemanının buna benzer şekilde Üniversitelerden uzaklaştırılamadığını ve mahkemeleri bir şekilde kazandıklarını biliyoruz. Aynı şey TSK'da olursa ortalık toz duman olur. Yargının siyasallaştığı bir ortamda; HAYIR

Madde 128 Bu maddede memurun mali ve sosyal haklarına ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır şeklinde bir cümle eklenmiş. EVET

Madde 129 Disiplin kovuşturması ile ilgili olarak eski maddede yargı hükümleri dışında tutulan kınama ve uyarı cezaları da yargı denetimi içine alınmış, EVET

Madde 144, Adalet hizmetlerinin denetimi, eski kanunda adalet bakanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılırken, yeni taslakta bakanlıktan bahsedilmiyor, kanunla düzenlenir diyor Belirsizlik var. Altından çapanoğlu çıkabilir, HAYIR

Madde 145; askeri yargıyla ilgili.
Askeri mahkemeler askere karşı suç işleyen sivillerin davalarına da bakıyordu. Sıkıyönetim durumlarında da yetkiliydiler. Bu durum sivillerin daha başlangıçta davaya 1-0 yenik başlamalarına yol açıyordu. Şimdi savaş hali dışında asker olmayan kişiler askeri mahkemelerde yargılanamıyorlar. Devletin güvenliği, anayasal düzenin işleyişi ile ilgili davalara adliye mahkemelerinin bakması öngörülüyor. Böylece TSK mensupları için özel askeri yargı yetkileri sınırlanıyor, sivil yargı hükümleri genişletiliyor. Bir yandan da halen devam eden Silivri mahkemelerinin yasal zemini kuvvetlendiriliyor. Silivri olgusuna rağmen, sivilleşmeye işaret eden bu durum olumlu, EVET.

Madde 146 Anayasa mahkemesinin kuruluşu
Anayasa mahkemesi 11 asil üye yerine bu taslakla 19 üyeden kuruluyor.
  • 3 üye TBMM tarafından seçilecek; bunların ikisi sayıştay üyeleri, 1 üye ise avukatların göstereceği adaylar arasından olacak,
  • Cumhurbaşkanı 16 üye hakkında kesin kararı verecek. 3 üye yargıtay, 2 üye danıştay, 1 üye askeri yüksek idare mahkemesi üyelerinden olacak. 3 üye 45 yaşını doldurmuş üniversite profesör veya doçentlerinden (branşı belirtilmemiş), 5 üye yüksek tahsilli ve en az 20 yıl kamu hizmetinde çalışmış üst kademe yöneticileri, en az 20 yıllık serbest avukatlar veya anayasa raportörleri arasından, 2 üye yine 45 yaşını doldurmuş ve yüksek tahsil görmüş vatandaşlar arasından seçilecek. 
Tamamıyla tuhaf bir organizasyon! Neresine değineyim? Oturup anayasa çalışacaklar, hukuk öğrenecekler, 45 yaşından sonra akıllarında ne kalırsa, sonuçları ülkenin kaderini ilgilendiren konularda kararlar alacaklar! Bazı ülkelerde uygulanan jüri sistemini anımsatıyor. Tek fark orada kişileri idama gönderebiliyorlar, veya serbest bırakabiliyorlar, burada ülkeyi (hikayelerini dinlediğimiz onlarca yanlış kararı anımsayın). Diğer taraftan her boş üyelik için bir üye bir aday için oy kullanabiliyor. Eski kanunda böyle birşey yoktu. Dernek seçimlerinde bile kaç kişi seçilecekse üyeler o kadar aday için oy kullanırlar. ..Kesinlikle HAYIR!

Madde 147 Üyelerin görev süresi
Anayasa mahkemesi üyeleri oniki yıl için seçilirler. Eski kanunda 65 yaşta emeklilik dışında süresiz bir görev tanımı vardı. Şimdi oniki yıl! Kısaltılmış gibi gözüküyor ama neden bu kadar uzun bir süre? Ancak öğrenirler diye mi, yoksa şimdi üyeleri istediğimiz gibi ayarlarız, sonra da rahat ederiz diye mi? HAYIR!

Madde 148 görev ve yetkileri
Yenilik olarak (normal kanuni yollar tüketildiği takdirde) bireysel başvuru hakkını getiriyor. Ayrıca eskiden yüce divan kararları kesindi, şimdi bir sefer daha yeniden inceleme başvurusu yapılabiliyor. EVET.

Madde 149 Çalışma ve yargılama usulü
Genel kurul çalışmasını ve oy çoğunluğu hesalarını ilgilendiren bir madde. Yanlışlarla dolu madde 146'ya bağımlı olduğu için HAYIR.

Madde 156 Askeri yargıtay
Askeri yargıtayın neden ayrı bir kurum olduğunu pek anlamıyorum. Bununla beraber ilgili maddeye bakarsak yine sivilleşmenin işaretlerini taşıdığı görülüyor. Askeri yargıtay üyeleri, askeri yargıtay genel kurulu tarafından önerilen 3 adet birinci sınıf askeri hakim arasından cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Eski kanunda askeri yargıtayın askerlik hizmetlerin gereklerine göre kurulacağı yazıldığı halde, yenisinde bu ifade kaldırılıyor, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre düzenleneceği yazılıyor... EVET

Madde 159 hakimler ve savcılar yüksek kurulu (HSYK)
Eski kanunda kurulun başkanı adalet bakanı ve adalet müsteşarı doğal üye. 5 asil üyesi var, ve görev süreleri 4 yıl. 3 asil üyesi yargıtay genel kurulu tarafından, 2 üyesi danıştay genel kurulu tarafından, kendi üyeleri arasından üçer aday olarak öneriliyor. Cumhurbaşkanı her üyelik için 3 adaydan birisini seçiyor.

Yeni taslakta; üç daire halinde çalışacak 21 asil üye teklif ediliyor. Kurulun başkanı gene adalet bakanı, müsteşarı da doğal üye. Diğerleri;
  • 4 üye, hukuk, iktisat ve siyasal bilim öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından
  • 1 üye, anayasa raportörleri arasından anayasa mahkemesince,
  • 3 üye, yargıtay genel kurulunca, kendi üyeleri arasından
  • 1 üye, danıştay üyeleri arasından danıştay genel kurulu tarafından
  • 7 üye, birinci sınıf adli yargı hakim ve savcıları arasından, adli yargı hakim ve savcılarınca
  • 3 üye, idari yargı hakim ve savcıları arasından, idari yargı hakim ve savcılarınca
4 yıl için seçiliyorlar. Burada da anayasa mahkemesi üyelerinin seçilişi gibi, her üye 1 adayın ismini yazabiliyor.
Görev tanımlarında önemli bir değişiklik yok. Farklı olarak; meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarda yargı mercilerine başvurulamıyor. EVET? HAYIR? Bu maddedeki tuzak bence bakan ve adalet müsteşarının yetki sınırları. HSYK'nın adalet bakanının istemediği bir kararı alabilmesi mümkün olacak mı? Bence olmayacak. Adalet bakanı ve müsteşarı istedikleri savcı hakkında soruşturma açtırabilecekler. Tamamen siyasallaşmaya yatkın bir kadrolaşma! Ayrıca "erklerin ayrılığı" prensibiyle de çelişiyor.  Diğer taraftan, cumhurbaşkanı tarafından atanan ilk 4 üyenin ne kadar gerekli.olduğunu da anlamadım. Bu kurulda bir iktisatcı veya yöneticinin ne işi olabilir? Zaten siyasi ağırlığı temsil eden adalet bakanı ve müsteşarı var. Neden cumhurbaşkanı her kuruma karışmak zorunda? Başkanlık sistemine hazırlık mı? HAYIR.

Geçici madde 15 yürürlükten kaldırılıyor. Bu madde 12 eylül ihtilalcilerinin yargılanmasını önleyen maddeydi. Şu anda bir önemi kalmamış gibi gözükmekle beraber, sembolik de olsa önemli. EVET

SONUÇ:
Maddelere tek tek baktığımda EVET'lerin biraz daha fazla olduğunu görüyorum. Maddeler tek tek oylanmış olsaydı bu usulle belki daha iyi bir sonuç alınabilirdi. Fakat hepsi birden oylandığına göre, yapılmak istenen değişikliklerin tümünü toplu olarak değerlendirmek gerekir.

İlk olarak şunu belirtmek istiyorum; İstanbul Üniversitesinin eski öğretim üyelerinden Prof Bülent Tanör, bir anayasayı düzeltmenin, yenisini yapmaktan daha zor olduğunu söylemişti. Ne kadar doğru bir saptama olduğunu bizzat yaşayarak öğreniyoruz. Diğer taraftan, anayasa tartışmaları üzerine bir takım senaryolar yazıldığını görüyorum. Ortalıkta "Darbeci misiniz? değil misiniz? 12 eylülün karşısındaysanız... 12 Eylül dönemi kapanıyor gibi laflar dolaşıyor. Evet, oylanan bir yerde 12 Eylül anayasasıdır. Fakat sadece geçici 15. maddenin kaldırılması 12 Eylül'ün yaralarını sarmaya yetmez.  EVET oyları fazla çıkarsa, aksine 12 Eylül anayasasının esas sakıncaları kalıcı hale gelecek, uzun bir süre daha anlamlı bir değişiklik yapılamayacaktır. Dolayısıyla anayasanın temel karakteri, hangi parti olursa olsun, istikrar (bu da diğer bir aldatmaca) adı altında, tek parti otokrasisine yol açacak, halen içinde yaşadığımız bu durumun sakıncaları giderek derinleşecek, içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Hatırlarsanız, şimdiki iktidar bir zamanlar YÖK'ün başlıca mağduru olduğunu iddia ederken, yandaş kadrolar kurulduktan sonra YÖK diye bir sorun olduğunu unutmuştur.

12 Eylül anayasası temel olarak, rejimi korumak bahanesiyle, yasaklarla dolu, devlet otoritesini ve bürokrasiyi bireysel özgürlüklere hakim kılan bir anayasadır. İnsan değil, devlet odaklıdır. Siyasi partiler üzerindeki baskılar, seçim sistemi, barajlar, YÖK, dokunulmazlıklar, işci ve emekçi haklarındaki sınırlamalar hep bu anayasanın sonuçlarıdır.

Yeni taslak, çoğunluğu elinde tutan partiye (bu parti şimdi AKP'dir, uygulanan baraj sistemi, seçim sistemi  devam ettiği sürece yarın bir başka parti olacaktır) büyük olanaklar sağlamakta, yargı denetimi zayıflamakta, bir anlamda bürokratik egemenliğini pekiştirmektedir. Azınlık, çoğunluğa karşı korumasız kalmakta, hukuk siyasetin etki alanına girmektedir. Toplu sözleşme-toplu görüşme gibi laf ebelikleri yapılırken, başka bir maddede sendikacıların siyaset yapmalarının önündeki engeller yerinde durmakta, grev hakkından hiç söz edilmemektedir.

15, 23, 41, 74 gibi maddeler şekilcidir. Bana göre aldatmacanın bir parçası olup, şirin gözükme çabasından fazla bir şey değildir.

Özetle bu taslak, 1982 anayasasının antidemokratik nitelikleri korunan bir benzeridir. Antidemokratik ve dayatmacı olduğunun diğer bir kanıtı da sadece tek bir parti tarafından hazırlanıp, diğer partilerle uzlaşma çabası gösterilmeden önümüze sürülen bir taslak olmasıdır. 2-3 madde dışındakilere zaten diğer partilerin de fazla itirazı yoktu. Böylelikle oylanacak maddeler daha konsantre hale gelir, üzerlerinde daha gerçekçi tartışmalar yapılabilirdi. Fakat o zaman da iktidar partisinin siyasi emelleri sekteye uğrar, insanlar aldatmacaların farkına varırlardı. Ne gerek var değil mi efendim? Siz darbeci misiniz? Benim oyum: HAYIR!

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Tam demokrasi!

Bugün hava tam güneşli. Tam sıcak. Ne alçak basınç, ne yüksek, basınçlar tam kıvamında, tastamam...

Ne demektir tam demokrasi? Demokrasi denilen şeyin yarımı, çeyreği olur mu? Demokrasi ya vardır, ya yoktur. Demokrasi denge ve denetleme demektir. Bir de kendine demokratlar var. Esasında demokrasi kavramını kuşa çevirenler de onlardır. Demokrasiyi sadece kendileri için isterler. Benim ne istediğime gelince; bizleri yönetenlerin ve sorumluların sadece seçimden seçime değil, her gerektiğinde hesap verdiği, kendilerine yöneltilen sorulara "buna cevap vermeyeceğim" demediği, genel kurmay başkanının ve kuvvet komutanlarının isimlerini bilmeme gerek kalmayan bir demokrasi istiyorum. Neyse, detaylara girmeyeceğim. Ama özellikle yeni anayasa yazma çabaları ve yaklaşan anayasa referandumu açısından bir kaç noktaya değineceğim.

1982 anayasası %92 evet oyuyla kabul edildiği halde, tek tek sorulduğunda, 1982 yılında oy verme çağında olanların hemen hepsi 82 anayasasına "hayır" demiş olduğunu söyleyecektir. Bu ülkede yaşayan insanların %92'si, demokrasi getireceğim diye demokrasiyi resmen katleden, Atatürkçüyüm diyerek Atatürk'ün mirası olan kurumları tek tek kapatan, çocuklarımızın beynini yıkamışlar diyerek çocuklarımıza lise düzeyinde Üniversiteleri layık gören, fail-i meçhul cinayetlere son vereceğim diyerek fail-i belli cinayetler işleyen darbecilerin anayasasına "evet" oyu verdi. İnsanlarımız ne yaptıklarının farkında olsalardı %92 evet oyu çıkar mıydı? Şimdi hemen hemen aynı insanlardan ve onların yetiştirdiği, çoğunluğu ihtilal görmemiş depolitize çocuklarından yeni bir anayasa taslağına "evet" demeleri isteniyor. Herşeyden önce, birbiriyle ilgisiz 26 sorunun tek bir cevabının olma olasılığı ne kadardır? Bir tanesine bile hayır demek istiyorsam, diğerlerine de neden hayır demek zorundayım? Taslağın içeriğini maskelemek için de "bu bir demokrasi sınavı" olacak deniyor. 12 eylüle, ihtilallere hayır diyorsanız, bu anayasaya "evet" oyu vereceksiniz deniyor. Çarpıklığa bakın! Bu insanların bu sefer doğru bir karar vereceğine emin misiniz? Anayasa taslağını okuyup mu oy verecekler? İnsanlarımız 30 yıldır çok mu geliştiler? çok mu akıllandılar? Her daim aldatılanlar, zokayı yutanlar aynı insanlar, oylamada kelle sayısına bakıldığına göre, aynı çoğunluk değil mi?

Buraya kadar anlattıklarım oy verecekler ile ilgili. Bir de kanun taslağını hazırlayanların durumuna bakalım. Taslağı hazırlayan ve önümüze getirerek demokrasi isteğimizi göstermemizi isteyen parti, çok değil daha 2 yıl önce anayasa mahkemesi tarafından anayasaya aykırı eylemleri olduğu kabul edilen ve bu yüzden ceza alan bir parti! Cezanın ne olduğu, suçun karşılığı olup olmadığı tartışılabilir. Fakat tartışılmayacak olan; bu partinin anayasaya aykırı eylemleri alışkanlık haline getirmiş olmasıdır. Gözünüzün önüne getirin; anayasaya aykırı suç işlediği kanıtlanmış bir parti anayasada değişiklik yapmaya çalışmakta! Üstelik suçlu olduğunu ben söylemiyorum, anayasa mahkemesi söylüyor. Şimdi soruyorum: bu partinin yapacağı anayasa değişikliklerine güveniyor musunuz? Taslağın içinde tuzaklar olmadığına emin misiniz?

ÇARPIŞMALARI KAYBEDİN AMA SAVAŞI KAZANIN! Robert Greene