16 Ağustos 2011 Salı

YUNAN ADALARI


Temmuz - Ağustos 2011

Yunan adaları arasında yapılacak bir tekne turunun, tekne ister bir gulet olsun, isterse 5 yıldızlı "cruise" gemisi, gezilerin en romantiği olduğuna garanti verebilirim. Siz zaten bir romantikseniz sorun yok. Yaptığınız her yolculuğu "romantik" diye yorumlayabilirsiniz. Fakat ortalama bir bakış açısına sahipseniz garanti kapsamındasınız demektir. Garanti dışı olanları saymıyorum.

"Yunan adalarına gidelim" deyince, hemen herkes "sende mi?" diyerek, yüzüme acayip acayip baktı. Gerçekten acayip bir şey mi söylemiştim? Adalara gidecek, Rum müziği dinleyecek, karşı kıyı insanlarıyla kardeşlik sohbetleri yapacaktım, BEN! Belki sirtaki oynar, tabak da kırardım, BEN! Bir zamanlar Rumca işitmeye tahammülü olmayan BEN, Rumca "efharisto" diyecektim. Eh, ne yapayım, twalumba demiştim, efharisto da derim!

Burada rahmetli, pardon daha ölmemişti, dokuzuncu imdadıma yetişti. "Dün dündür..." dedim, olayı açıkladım. Basitçe, Yunan adalarına gitmek istiyordum. Bu sıradan bir ada gezisi olmayacaktı. Programda Midilli ve Girit de vardı. Alexandre Von Humboldt gemisiyle Midilli, Mikonos, Santorini, Rodos, Girit ve Atina... Özellikle Girit'i görmek düşüncesi beni çok heyecanlandırmıştı. Gemimizin adı da pek havalıydı vs vs. Bir çok geçerli sebebim olduğu gözüküyor.


MİDİLLİ
(LESBOS, LESVOS, LEZVOS, MYTILINI, EMERALD ISLAND)
1 ağustos 2011


Saat 11:30'da, Yunanistan'ın üçüncü büyük adası Midilli'ye, Sappho'nun memleketi Lesbos'a geldik. Burada doğan, Sappho ve başka bir sürü Yunan şair yanında, bizden de Cemal Paşa ve Barbaros kardeşler var. Sappho dünyaya malum, bizimkiler de bize malum. Bu arada "Barbarossa" lakabında önceliğin Oruç reis'e ait olduğunu öğrendim. Bir de "yaşama hakkın mücadelen kadardır" lafının...


Burası adaya adını veren Mytilene. Liman girişinde gördüğümüz genel manzara ve hakim renkler daha çok Foça, Cunda gibi kuzey Ege kasabalarındakine benziyor. Gemimizin yanaştığı iskele şehrin hemen yanıbaşında. İskelenin bir yanında bir ortaçağ kalesi, diğer yanında eski liman ve arkasında şehir merkezi var. 200 kadar yürüyünce limanı kuşatan kordon boyuna çıkmak mümkün. Akşam 19:30'a kadar buradayız.

Geminin düzenlediği tur Molivos, Petra ve Sykamia plajını içeriyordu. Zaten tüm adalarda günlük turları benzer şekilde düzenlemişler. Gemiler limanlarda fazla uzun kalmadığı için; programda daima bir tarihi kasaba, manastır ziyareti ve akabinde plaj sefası var. Midilli adasında da ancak 6 saat kadar kalacağız. Tümünü görmek imkansız. Plaja gitmek de cazip değil. Sonuçta, genel tura katılmak yerine otomobil kiralamayı tercih ettik. Turlar adam başı 50-60 Eu. Ufak bir arabanın kirası ise günlük 60 Eu, benzini de katarsak yaklaşık 85 Eu. Yani iki kişiyseniz bu hesap daha avantajlı. Biz 4 kişiyiz, ilk arabamız Nissan Micra.

Kafamda program yaparken önce görülecek yerleri alt alta yazdım: Sigri fosil ormanı, Eressos (Sappho'nun mekanı), Methimna (Molivos), aynı bölgede balıkçı köyü Sykamia, Molivos'un doğusunda Petra (Sappho'nun okulunu açtığı yer), vakit kalırsa Uzo fabrikaları için Plomari... Harita üzerinde hepsi mümkün! Ama araba harita üzerinde gitmiyor. Arabayı kiraladığımız yerde mesafeleri ve yol durumunu öğrenince biraz hayal kırıklığına uğradım. Acentadaki görevli kadın; Molivos 65 km, fakat birbuçuk saat çeker dedi. Gemiden inmemiz gecikmişti. Bu durumda Plomari, Uzo müzesi ve Eressos'u sildim. Müze gezmek yerine Uzo içerim dedim. Sigri'ye kıyamadım. Biraz daha dursun. Sonuç olarak Methimna'yı tek geçtik ve yola çıktık.

Yol gayet güzeldi ve her taraf zeytin ağaçlarıyla kaplıydı. Gemide ada hakkında bilgi veren rehber "git git her yer zeytin, başka bir şeyleri yok zavallıların" demişti!" Önce dalga mı geçiyor, ciddi mi söylüyor anlamadık. Gördük ki her yer gerçekten zeytin ağacı dolu, ama sadece zeytin var demek yanlış olur. Çınar, meşe, kestane ağaçları, çamlıklar adanın her tarafını kaplıyor. Uzo'sunun ünü de suyunun güzelliğinden dolayı. Daha ne olsun? Osmanlılar zamanında buraya boşuna "imparatorluğun bahçesi" denmemiş ya! Gene de zeytinin hakkını vermek lazım. Yılda elli bin ton zeytinyağı üretiyorlarmış. Bizim üretimimizi merak ettim; 2000-2005 ortalaması 120 bin tonmuş! Üreticiler ağaç sayısına göre hükümetten destek alıyorlar. Ağaç sayımı uçaktan yapıldığı için zeytinciler, boşlukları plastikağaçlarla doldurarak sayıları yüksek gösteriyorlarmış. Komşunun iflasının tek sebebi bu olmasa gerek. Anladığım diğer bir şey de Midilli bize ne kadar komşuysa, Yunanistan'a da o kadar komşu. Pek öyle anakarayla ilgileri yok. Nüfusları az, kaynakları bol. Bizi düşman bellemekten vazgeçseler, plastik ağaç numaralarına bile gerek kalmaz. Turizm diğer adaların biraz gerisinde kalmış ama potansiyeli fazla. Sadece Türkiye'den gelenler bile yeter. Şİmdiden Ayvalık'la arasında sıkı bir motor trafiği kurulmuş. Jale Tur bunlardan biri. O Jale bizim Jale değil tabii ki! Bir Ayvalık tatilinde tekneye atlayıp adaya geçmek için bir sürü sebep var. Örneğin Yunda (bizim Cunda) vaktiyle Midilli Sancağı'na bağlıymış. Ne yapayım tarihi, Osmanlıyı derseniz, Ata da Midilli rakısı içermiş! Sonra, "suyun öte yanı" vaziyetleri filan, daha ne olsun? Dahası şu ki; adanın "kötü kız" potansiyeli de bizim "kötüsever" milletimize cazip gelebilir. malum burası "Lesbos", iyi kızlar cennete giderken, kötü kızların gittiği yer!

Sappho, adanın güneybatısındaki Eressos'ta MÖ 612'de doğmuş. Ailesi muhtemelen politik bir nedenle Sicilya'ya sürülmüş. Sonra dönmüş, rahibe olmuş. Şiir yazmaya başlamış. Afrodit kültü dilini özgür kılmış. Adada bir kadın komünü kurmuş, Petra'da kızlara okul açmış. Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren kadın homoseksüalitesi onun adıyla anılmış (Sapphic love, lesbian). Giderek bir Sappho modası başlamış. Şair olduğunu bilmeyen bile onu bu özelliğiyle bilmiş. Her yıl binlerce turist, çoğunluk kadın, buraları tavaf eder olmuş. Biz edemedik. Vaktimiz dardı, ilkönce Sapho'yu feda ettik. Demek ki biz cennete gidiyoruz.

Molivos yolunda önce Yera körfezinin kıyısından geçtik. Ardından bir iki ufak köy, kaplıcalar, Kalonya körfezinin tepesi, tuz gölü, Kaloni kasabası, bir iki manastır derken dağlar başladı. Döne döne çıktık, indik ve deniz gözüktü. Geçtiğimiz yolun kenarlarında sık sık, önlerine çiçekler bırakılmış minyatür şapeller gördük (Şapel isminden pek emin olamadım, rehberin yalancısıyım). Sorduğumuzda bunların yolda kaza geçirmiş kimselerin yakınları tarafından, kayıplarının anısına yapıldıklarını öğrendik. Tahmin etmiş, fakat bu kadar çok kaza olabileceğine ihtimal vermemiştik. Dağların bitiminde yol ikiye ayrıldı. Soldaki Anaxos üzerinden Sigri'ye giden yola sırtımızı dönüp sağa saptık.

Karşımızda Petra.

Daha Petra'yı görmeden, köyün ortasında bir kaya ve kayanın tepesindeki kiliseyi gördük. Kaya önemli, çünkü Petra kelimesi Yunanca kaya anlamına geliyor. Kasaba adını bu kayadan almış. Adalılar kayaya bir masal uyduramayınca, bari kiliseye uyduralım demişler. Malum, komşuda efsane bol! Gemisinde bir Meryem ana ikonu taşıyan bir kaptan, yolda bu ikonu kaybetmiş. Bu sulardan geçerken kayanın tepesinde bir ışık görmüş. Gitmiş bakmış ki; ikona orada duruyor. Bu mucizenin anısına oraya bir kilise inşa edilmiş. Yıl 1740 filan. Yani oldukça yeni. Bu hikaye bana eşeğini önce kaybedip sonra bulduğuna sevinen garibi hatırlattı. Neyse, sonuçta kayanın kendisi kiliseden de hikayesinden de daha havalıydı. Dönüşte uğrarız deyip pas geçtik. Tahmin edeceğiniz gibi, dönüşte uğramadık. 114 basamağı tırmanacak vaktimiz yoktu. Yukarıdaki resimde ne görülüyorsa biz de onu gördük.

Beş dakika kadar sonra asıl hedefimiz Mithimna'ya (Molivos) geldik. Burası ortaçağda nasılsa, aynen öyle kalmış bir ortaçağ kasabası. Uzaktan panoraması çok muhteşem. Tepesinde eski bir kale, eteklerinde çok güzel plajlar ve kafeler var. zaten bu kafeler yüzünden başka yere gidemedik. iyi mi yoksa kötü mü oldu bilmiyorum, ama deniz kıyısında oturup pina colada içerken çok mutluyduk (başka bir şey içmiş olabiliriz, hatırlamadığım için bunu yazdım. İsmi çok havalı!). Önce kaleye çıkıp Edremit körfezini bu sefer de alt tarafından, yani güneyinden seyrettik... Adatepe'deki Zeus altarından bakarken "şurası da Midilli" dediğimiz yerdeydik! Kaleden aşağıya taş döşeli dar bir yoldan, Osmanlı çeşmeleri, taş evler, sardunyalar arasından dolana dolana indik. Sahildeki kafelerden birinde oturup soğuk birşeyler içmek için sabırsızlanıyorduk. En güzel müziğin geldiği kapıdan "Congas" kafeye girdik. Çok iyi bir tercih yapmışız. Tüm adalar içinde ayağımızı suya soktuğumuz tek yer burası oldu. Açık söylemek gerekirse bunu da sadece Jale yaptı.

Keyif anları bitmeden zamanımız bitti. Vapur gezilerinin en kötü tarafı belli bir saatte gemiye dönmek zorunda olmak. Bu durumda ne Petra'ya girebilirdik, ne de Sigri'ye gidebilirdik. Petra neyse ama Sigri'ye gidemediğime üzüldüm. Fosilleşmiş sekoya ağaçlarını göremeyecektim. Kendimi "20 milyon yıl beni beklemiş, biraz daha beklesin, tekrar gelirim" diye avuttum. Ayvalık'tan bir tekneye biner, 3-4 gün kalır, doyasıya gezerim dedim. Sigri ayırımını geçip Mitilini yoluna saptım.

Mitilini MÖ onuncu yüzyılda kurulmuş. Antik Yunan devrinden sonra çeşitli istilalar ve ardından Bizans ve mutlu Ceneviz dönemi geliyor. Özetle;

...while retaining Byzantine traditions (bu dönem Cenevizlilere denk düşüyor), the island enjoyed a second period of peace and prosperity at that time, before succumbing to the Turks in 1462 (bundan sonrası mafiş demek istiyor). Lesvos was liberated in 1912 (Balkan savaşı sonundaki oldu bitti olayı). After Asia Minor disaster (1922) many Greek refugees established themselves here.

Şehrin panoramasında en önemli yeri, Ayios Terapon kilisesi kaplıyor (Agios Ioannis Therapondas). Gayet fotojenik olan bu kilise, sabah saatlerinde deniz tarafından çekilen fotoğraflarda muhteşem gözüküyor. Gemi Limana girerken bunu farketmemiştim. Mitilini'ye döndüğümüzde de ışık durumu oldukça kötüydü. Klasik fotoğrafçı mazeretleri gibi gözükebilir, ama ne yazık ki durum böyle. Kilise antik Asklepion tapınağının bulunduğu yere yapılmış. Demek ki antik kalıntıları temel taşı yapma alışkanlığı onlarda da varmış. Kordon boyundaki güzel yapılar genellikle 19. yüzyılda ve 20.yüzyıl başında yapılmış. Hemen hepsinin alt katları kafe ve restorana dönüşmüş.

Gemiden indiğimizde, liman çıkışında bekleyen iki çocuk elimize Türkçe bir kağıt parçası tutuşturmuştu. Bu broşürü "eski çarşı derneği" hazırlamış. Salvarli semtindeki sergi, hamam ve mağazaları tanıtan kağıdı akşam dönüş yolunda okuduk. Gideriz dedik ama buna da gidemedik. Çarşı 18:00'de kapanıyormuş! Kalenin etrafında arabayla turlayıp, şehrin liman dışındaki sahilini dolaştık. Kale fazla büyük değil. Beşyüzlü yıllarda Jüstinyen'in başladığı inşaatı 1373'te Cenevizliler bitirmiş. Şimdilerde içi kültürel etkinlikler için kullanılıyormuş. Önünde de güzel çamlık bölge ve bir halk plajı vardı. Kaleyi ve amfi tiyatroyu geçtikten sonra, bakımsız, köhne evler, konak kalıntıları önünden bir kaç km kuzeye doğru gidip geri döndük. Limanın arka taraflarındaki meşhur çarşı bölgesini (Ormos Ermon) başarıyla bulduk. Tahmin edeceğiniz gibi bütün dükkanlar kapalıydı. Yolun diğer ucunda Terapon kilisesi vardı. Önünden geçip tekrar sahil yoluna çıktık. Bir kafede oturmaya bile vaktimiz kalmadı. Biraz güvercin kovalayıp, gemimize döndük.


MİKONOS
2 Ağustos 2011


Burası tanıtım kitapçıklarında en kısa yazılan, fakat gemilerin en uzun kaldıkları Yunan adası. Adını Apollo'nun torunu Mykons'tan almış. Kiklad (Cyclades) adalarından birisi, jet sosyetenin favorisi.



Salı günü sabah saat 08:00'de Mykonos limanındayız. Yarın sabah 5'e kadar burada kalacağız. Görülecek fazla birşey olduğundan değil, gece eğlencelerine bar sefalarına karışmak için. Liman kasabanın 3 km kadar dışında, yürüme mesafesinde. Ayrıca limandan otobüsler kalkıyor. Geminin servisiyle giderseniz 10 Euro, otobüsle giderseniz 1,60 ödüyorsunuz.

Burası Bodrum'un bir başka türlüsü. Beyaz evler, mavi boyalı pencereler, her renkten begonviller, sardunyalar, dar ve karışık sokaklar, tepelerde yeldeğirmenleri ile oldukça aşina bir ortamdayız. Kendi nüfusu anca 9000 kişi kadar. Ama o kadar çok turist var ki, sokaklarda ilerlemek mümkün değil. Limanda bizimkinden başka 4 büyük gemi daha vardı. Kalabalığın bir sebebi de bu. Gemiler yaklaşık aynı zamanlarda yolcularını indiriyor. Sokaklarda yalnız insan olsa iyi. Bebek arabaları, kamyonetler, yük arabaları, ne ararsanız var. Kafeler, bar ve restoranlar cıvıl cıvıl insan dolu. Ada gündüz ailelere mahsus, geceleri kötü kızlara. Gece yarısına doğru ortalıktaki tipler yavaş yavaş değişiyor. En popüler mekanları "Paradise Beach". Geceyarısına doğru kasabanın arkalarından cennete (!) servis otobüsleri kalkıyor.

Adada fiyatlar biraz pahalı. Pahalı mücevher, incik boncuk satan yerler, resim galerileri, el işi sergileri "kalite satarız, paramızı da alırız" havalarında. Ayrıca burası jet sosyetenin (!) favori mekanı! Jet, ne demekse?
Mikonos'ta bizi çarmıha gerilmiş ahtapotlar karşıladı. Bu zavallılar için "ahtapot hakları mahkemeleri" kurulmalı! Doğada en fazla işkence edilen hayvanlar bunlar olsa gerek. Kimi kayalara çarpıyor, kimi güneşe asıyor! Thera'nın katırları hallerine şükretmeli. Ahtapotlar; (muhtemelen) yesinler de bu işkence bitsin diye inliyor. Vicdan denen şey balık hafızalıdır, genellikle azabı kısa sürer. Hepimizin aklından aynı şey geçti; gitsek de bir ahtapot yesek!

Kasabada şöyle bir tur atıp, güzel bir restoran bulduk. Begonvillerin sardığı bir masada oturup, keyifle biralarımızı içtik. Sonra kasabanın arka sokaklarına daldık, biraz yüksekçe bir yerdeki yel değirmenine ulaştık. Rüzgardan uçmamaya çalışarak altımızdaki kasabayı seyrettik. Sonra kıyıya indik. Yolda Petrus ile tanıştık. Petrus bey, doğduğundan beri Mikonos sokaklarında dolaşan bir pelikan. Tek tek dükkanlara uğrayıp esnafla yarenlik ediyor. Favori mekanı sahildeki kafeler. O insanlara, insanlar ona alışmış. Gelen geçen başını okşuyor, ağzına birşeyler atıyor. Petrus adeta adanın maskotu olmuş. Her tarafta onun resimlerini ve biblolarını görmek mümkün. Biraz da Petrus'un arkasından yürüdükten sonra sahile, "Little Venice" denen yere geldik.

"Küçük Venedik" tanımına ancak "fifty-fifty" doğru derim. O da "little" kısmı için! 7-8 tane yalıya Venedik demek biraz fazla abartılı olmuş. Fakat abartısız, Mikonos'un en sevilen yeri burası. Bu evlerin 4-5 tanesinin altında kafeler var. Gece-gündüz insan kaynıyor. Belki onlar da kıyıya vuran dalgalarla ıslandıkça, bu oyuna kendilerini kaptırıp, "Venediğe gitmiş kadar olduk" diyorlardır. Halbuki ortada ne bir gondol var, ne de bir kilise. Mikonos'ta satılan kartpostalların çoğunda buranın fotoğrafı var. Sonra sahildeki yel değirmenleri, Petrus ve sokak fotoğrafları geliyor. Sokak taşları çok tipik bir şekilde boyanmış. Sokağa masa çıkaran her kafenin önünde oraya özel boyanmış bir alan var. Masalar bu sınırı aşmıyor. Yayaların geçtiği kısımlarda boyama şekli bundan biraz daha farklı. Farkı yaratan beyaz boyalarla çizilen dairelerin boyutları ve şekli. Karşıdan bakınca çok hoş ve estetik duruyor. Beyoğlu belediyesine duyurulur!

Küçük Venedik bizim de epeyce vakit geçirdiğimiz bir yer oldu. Gündüz "Veranda" kafenin alt katında, denize sıfır bir setin üzerinde biralarımızı yudumladık. Tuscer, Klimanjaro ve Mosi'den sonra Mythos'u da tatmış olduk (favorim Tuscer). Gecesinde dönüp dolaşıp gene aynı yere geldik. Biraz yana kayıp, "Sunset" barın sandalyelerinde demlendik. Gündüzden farkı kalabalığın ve müzik sesinin istiap haddinde oluşuydu


SANTORİNİ (THERA)
3 Ağustos 2011

Santorini hakkında en çok yazılan Yunan adası. Başlı başına bir efsane! Adalar içinde en heyecan verici olan. Tarihteki ilk isimleri Kalliste (en güzel), Strongyle (yuvarlak olan) ve Thera olarak geçiyor. Thera'nın ne anlama geldiğini pek anlayamadım. Bazı Budist rahiplere verilen yüceltici bir san olduğuna dair bir şeyler okudum. Pek emin olamadım. Gerçekten buna benzer bir kelime kullanıyorlarsa, en azından Yunanca değildir. Ayrıca kelime Budistler için doğru olabilir, ama bir Ege adasına bu ismi vermek kimin aklına gelir? Derken, ne alaka diyeceksiniz, (geziden 3 ay sonra) Gümüşhane ili hakkında birşeyler okurken, burada daha önceleri (MÖ 700) İyonya'lıların yerleştiğini ve şehre Thera adını verdiklerini öğrendim (Haydaa!!). O kaynakta Thera'nın anlamı "gate, doorway" olarak yazılmış. Kapı, giriş yolu, geçit diye tercüme edilebilir. Kutsal Wiki kaynaklarında da aynı bilgi var. Yunanca yazılışı bile aynı (Θήρα)! Eğer bu bilgi doğruysa "nereye giriş? sorusu akla geliyor. Atlantis'e filan mı? Yoksa sadece şeklinden dolayı verilen bir isim mi? Görüyorsunuz ki bu sularda her şeyin arkasında bir gizem aramak mümkün. Mit, gizem, masal, palavra, artık size hangisi uyarsa... Uzatmadan (!) konumuza dönelim; Santorini adı 13. yüzyılda Saint Irene'ye atfen verilmiş. Ondokuzuncu yüzyıldan beri de resmi adı Thera. Fakat Santorini ismi daha popüler. Bizimkiler de adaya vaktiyle "Santoron" veya "Santurin" diyorlarmış.

Thera'ya ilgim Marduk'la başladı. Feyza arkadaşımın kanıma girmesiyle okuduğum bu kitap bir anda başucu kitabım haline geldi. Arkasından (doğal olarak) Zecharia Sitchin amcaya merak sardım. O olmasaydı Halep ve Baalbeck gezilerim çok yavan geçecekti (Bakınız; Suriye ve Lübnan gezileri). Çoğu yerde kendimi frenlediğim halde, epeyce ukalalık yapma fırsatı buldum. Şimdi bakıyorum da gezilerimin akışı da Zecharia amcanınkine uymaya başlamış. Seyahatname 2010, 2011 derken "Dünya tarihçesi keşif seferleri" İlhan versiyonu yazılmaktaymış. Mısır ve Girit'e de uğradığıma göre, sırada Meksika ve Kudüs var demektir. Allah allah, taammüden seyahat mi ne? Belki de tanrılar öyle istedi. Malum, buralarda tanrıların parmak, pardon burun sokmadığı hiçbir olay yok.



Midilli anakaraya çok yakındı. Gözümüzün bir kenarı hep doğuya dönüktü. Denize yeni yeni alışıyorduk. Mikonos'u hep Bodrum'la kıyasladık. Sonra karayla ilgimiz koptu. Doğu-batı birbirine karıştı. Eski denizciler gibi güneş ve yıldızlarla baş başa kaldık. Gece kuzey yıldızı arkamızdaydı. Ortalık ışırken güneşe doğru döndük. Önümüzde bir yerde bir ada olmalıydı. Geçtiğimiz her adadan daha farklı bir ada. Adı Thera. Thera dışında herşey beynimin labirentlerinde kayboldu... Geminin baş tarafında, küpeşteye yaslanmış denize bakıyorum. Tanrı Hypnos'un düşleri sulardan yükselip etrafımı sarıyor. Zaman anlamını yitiriyor... Tarih henüz yazılmaya başlanmamış. Yıl 9000, belki de 10000. Binlerin önemi yok. İsa henüz doğmamış. Altımda, altımdaki suyun altında Atlantis var. Bildiğimden değil, o öyle demiş ya, Solon'un yalancısıyım. O da Mısırlı rahiplerin yalancısıymış. Dalgalar geminin burnundan ikiye bölünüp yavaşça arkaya doğru kayıyor. Zaman dalgalardan daha hızlı akıyor. Yıl 1450. 1500 de olabilir. İsa hala yok. İleride Thera'yı görüyorum. Sonra göremiyorum. Her taraf toz duman, gökten kül yağıyor. Thera patlıyor. Tanrılar gazaba gelmiş. Minos uygarlığı sizlere ömür. Tanrılar ne derse o olur! Uzakta Mısır, henüz Mısır değil, Kemet. Ama biz Mısır diyelim. Onlar da kendi tanrılarıyla bozuşmuş. Musa'nın tanrısı daha insaflı. Musa Mısır'dan çıkamazsa On emri kime verecek? Önümde dalgalar yükseliyor. Bunlar daha büyüyecek, büyüyüp tsunami olacak, Mısır'a kadar gidip Musa'yı kurtaracak! Gemi ilerliyor. Az önce çöken kratere girdik. Ortada bir ada oluştu. Tepesi hala tütüyor. Kraterde ilerliyoruz. Karşımızda dik bir yar var. neredeyse 1500 metre, dimdik bir uçurum. Arkası adanın çökmeden kurtulan parçası. Gemi kıyının 200 metre kadar açığında demirledi. Tam öğle üzeri. Biz uçurumun altındayız. Tepesinde, uçurumun tam tepesinde evler var. Beyaza boyanmış kübik evler, mavi kubbeli kiliseler, şapeller... Yıl 2011, Ağustos'un üçü... Santorini'deyiz.



Bizim turcular bu adayı gezdirmek için de adambaşı 60 Eu fiyat koymuşlar. Şöyle bir bakınca adanın her tarafı gözüküyor. Yürüyerek bile gezeriz deyip turcuları yolcu ettik. Bize gözdağı vermek için olsa gerek, yukarı çıkan merdivenlerin 400 basamak olup, ne kadar yorucu olduğunu, katırların bile zor çıktığını, teleferik kuyruğunun saatlerce bitmediğini anlattılar. Gerçekten de adaya yanaşırken bizden önce gelmiş 7-8 gemi daha görmüştük. Baş rehber (biraz yumuşak olur!) son koz olarak yollardaki katır pisliklerini ve kötü kokuları kullandı. Ne bunlar, ne de pisliğe basıp bir tarafımızı kırma ihtimali bizi caydırabildi. Tur almayacaktık. Gemiye filikalar yanaştı. Önce kadınlar ve çocuklar değil, 60 Eu ödeyenler bindi. Biz beleşçiler, sonraki filikalara bindirildik. Sonrası çok kolay oldu. Karaya çıktık. Hiç kuyruk yoktu. Teleferik hemen geldi. Kolayca bindik ve yükselmeye başladık. Üç dakika sonra Fira (Phira) kasabasının ortasındaydık. Bu sırada rehberler, muhtemelen, tur yolcularına bizim yollarda nasıl rezil olacağımızı anlatıyorlardı.

Evet, Santorini gerçekten güzel ve heyecan verici bir ada. Gidin ve Firon iskelesinden karaya çıkın. Athinios iskelesi ada merkezine uzak kalıyor. Merkeze uzak, fakat Akrotiri'ye yakın. Otobüs turları ve otomobil kiralayanlar için doğru seçim. Adayı tabanvayla keşfetmek isteyenler için (bunlar biz oluyoruz) hedef Firon iskelesi. İskelede turistik bir-iki basit dükkan, teleferik durağı ve insanları yukarıya taşımak için bekleyen katırlar var. Bence katırlara kıymayın. 400 basamak merdiveni katır sırtında çıkmanın hiçbir eğlencesi yok. 4 Eu verip teleferiğe binin. İneceğiniz yer kasabanın tam göbeği. Vaktiniz varsa hemen sağ taraftaki, uçuruma sarkmış kafede bir kahve için. Sonra aylak aylak etrafı dolaşın. Adanın en güneyinde, büyük patlamadan hatıra, Akrotiri kalıntıları var. Meraklısına not; burada geç neolitik dönem (MÖ 4000 filan) ve bronz çağı denen dönemden, ayrıca Minoan uygarlığından izler bulunmuş. Sonrası Pompei durumları... Zaten Atlantis mi? soruları bu bulgulardan sonra sorulmuş. Biz bu bölgeye gitmedik. Fira'yı 15-20 dakikada turlayıp kuzeye yöneldik. Sizde öyle yapın. Mutlaka, ama mutlaka kıyıdan kıyıdan (deniz değil, uçurum kıyısı!) kuzeye doğru yürüyün. İster fotoğraf çekin, ister kenardaki alçak duvarlara yaslanıp manzarayı seyredin. Ağır aksak yürüyüşle 20-30 dakika sonra Firostefani'ye geleceksiniz. Bir mola verme zamanı. Galini Kafe sizi bekliyor. Etrafta son derece pahalı oteller var. Biz akşama döneceğimiz için bizi ilgilendirmez, ama sizi ilgilendirebilir. Ben İkastikies diye bir yeri gözüme kestirdim. Neden derseniz, kapıdaki amblemini sevdim!

Kafede deminizi aldıktan sonra bir arka sokağa geçin. Birazdan otobüs gelecek. 1,60 Eu, ver elini Oia! 10 dakika sonra adanın en fotojenik köşesindesiniz. Hani şu her ada tanıtımında görülen, mavi kubbeli şapellerin olduğu yer. Burası adanın olmazsa olmazı. Dönüş vaktine kadar burada kalın. En az Japonlar kadar tadını çıkarın. Sonrası malum, artık öğrendiniz, aynı yoldan tornistan...

RODOS
4 Ağustos 2011


Rodos'a doğru yol alırken kesin kararımı verdim. Limanda indikten sonra Rodos şehri dışında hiçbir yere gitmeyecektim. Ne araba kiralamak, ne müze, ne de uzun yürüyüşler... Turist gibi değil, emekli bir Rodos'lunun yaptığı gibi bir Rodos günü geçirecektim. Bunu açıkladığımda bizimkiler itiraz eder gibi oldu, hepsi o kadar. Limanda ayrıldık.

Şehrin etrafı surlarla çevrili. Romalılar, Makedonyalılar, araplar, persler, haçlılar, korsanlar derken adayı çiğnemeyen kalmamış. Kudüsten dönen tapınak şövalyeleri, bakmışlar ki her tarafa yakın, adayı mesken etmişler. Tevellüt 1300 filan. Birisinin aklına kale yaptırmak gelmiş. Ondan sonrası, Rodos'lulara göre "prosperity" dönemi. Sözlükte ne kadar karşılığı varsa hepsi bu döneme ait. Until 1522 when they succumbed to the Turks... Bu da şahsen Sülüman dönemi oluyor. Gerisini diziden izlersiniz.

Bu tapınak şövalyesi adı pek havalı. Aslı "Kudüs'ün St John şövalyeleri". Malta şövalyeleri de bunların akrabaları. Adalılar halen bu şövalyelerin mirasını yiyor. Ben de o dönemi hikaye eden bir çizgi roman aldım. Zırh taşımaktan daha kolay! İşte şehri çevreleyen surlar bu mirasın en somut parçası. Limanın hemen yanı başındaki ilk kapıdan girdim. Kapının resmi adı "Panagias". Vatandaşa göre, ismi lazım değil "Bakire" kapısıymış. Sebebi biraz ileride kasabanın bakiresinin kilisesi (Virgin of the Burgh) olması. Önü turist kaynıyor. Kale içinde başka bir kale içi daha var. İçtekini Bizanslılar yapmış. İki surun arasında, güneşli bir günde, güneş tanrısı Helios'un şehrindeyim. Emekli bir Rodos'lu ne yapar? Suriçi tam ona göredir. Evi eski şehirde de olsa, surların dışındaki yeni kısımda da olsa, hayat surların içindedir. Arkadaşları da... Surları anca şöyle bir limanı gezeyim, "Colossus" yerine geri dönmüş mü bakayım diye geçer. Bakar ki heykelin kaidesi üzerinde geyik heykellerinden başka bir şey yok, geri döner. Eh, ne de olsa yedi harikadan biri, kontrol etmek lazım. Bu kontrol de ayda yılda bir ancak yapılır. Hakikaten var mıydı yok muydu, bu da ayrı konu.

Emekli adamın rutini kahveye gitmektir. Evinden çıkar, değişiklik olsun diye her gün başka bir sokaktan geçip, bir meydan kahvesine gider oturur. Ben de öyle yaptım. Sokak arasındaki Minos kahvesi tenhaydı. Ömer'in fırınını, Pizanias taverna ve kafesini geçtim. Kafenin üstünü tamamen örten muhteşem "Fiscus" ağacını seyrettim. Soykırım anıtının bulunduğu meydana geldim. Kos ve Rodos yahudileri için "vah vah" deyip, kafelerde tanıdık birisi var mı diye baktım. Varsa da vazgeçtim. Devamlı anıta bakıp iç karartmaya gerek yok. Şaşkın turistleri görmek için Sofokleous Caddesini geçip Hipokrat meydanına gitmek, ya da Sokratous Caddesinden geçmek lazım. Burası vaktiyle rum, musevi ve türklerin birlikte yaşadığı Hora bölgesi. Sokrat'ın üst tarafında Süleymaniye camisi ve karşısında İslam kütüphanesi var. Buraya kadar gelince Şövalyeler caddesi ve Auvergne Sövalyeleri'nin sarayı da yakın ama her gün de gidilmez ya! Buraları turistlere daha çok uyar. Aşağısında da okumuş çocuklar için Arkeoloji müzesi var. Ben en çok Hipokrat meydanını ve ortasındaki baykuşlu çeşmeyi severim. En çok da çeşmeden su içen güvercinleri seyretmeyi...

Jale'ler otobüsle güneydeki Lyndos'a kadar gidip akşama doğru, turşu şeklinde döndüler. Telefon kullanmaya gerek kalmadı. Döndüler ve önüme kadar geldiler. Ne de olsa Rodos'a gelen her turistin önünden geçtiği Felicita kafedeydim.

GİRİT
5 Ağustos 2011

İsimlerin sırası tarihini de (geriye doğru) özetliyor; Yunan Creta, Kriti, Osmanlı Girit, Venedik Candia, Doğu Roma Chandax, Chandakas, Arap Agritish veya Igritish, rabd al-handaq... Aslında, 130000 yıl öncesinden, paleolitik dönemden bile kalıntılar var. İsmi bilinnen en eski yer neolitik dönemden Knossos (MÖ 7.Yüzyıl). Sonra Minoan uygarlığı geliyor (MÖ 2700-1400). Sonra da Yunan anakarasından gelen Miken uygarlığı... Bu dönemde bilinen en eski Yunan yazı örnekleri Knossos'ta bulunmuş. Sonrası Romalılara kadar uzanıyor. Roma-bizans-arap-tekrar bizans-Venedik ve Osmanlı...

Gece boyuna batıya doğru seyredip, sabah Girit'e, başkent Iraklio'ya (Heraklion) yanaşacağız. Niyetimiz bir araba kiralayıp Retimnon'a (Resmo) gitmek, vakit kalırsa Hanya'ya geçmek, Hanya'yı Konya'yı görmek...

Bu arada Knossos güme gidecek. Derken Hanya da güme gitti. Vakti ayarlayamadık. Başka bir deyişle Resmo çok vaktimizi aldı. Daha da doğrusu Resmo'yu o kadar sevdik ki ayrılamadık. Resimlerine bakınca iki kasaba da birbirine oldukça benziyor. Bu beni biraz avuttu.

Girit, ne vesileyle hatırlamıyorum, hafızamda babamın anlattığı bir anekdotla yer etmiş. "Tirit, fetholundu Girit" Ada uzun yıllar fetholunamayınca padişahlardan kim varsa bir daha Girit ismini duymak istemediğini söylemiş. Birinci İbrahim de, deli ya, kim Girit derse kafası uçurula demiş. Bu arada leventler padişaha çaktırmadan adayı almışlar. Yıl 1645. Fakat kim haber verecek? Vezirleri bir korku almış. İçlerinden birisi ben söylerim demiş. Aşcıya tirit yemeği yaptırtmış. Padişah önüne gelen tirit'i çok sevmiş. Sever ya. Nedir bu yemek? diye sormuş. Vezir cevabı yapıştırmış; Tirit, fetholundu Girit! Aslında bu sırada Giritin tamamı Osmanlının değilmiş. Kandiye kalesi ancak 1669'da, İbrahim'in oğlu Avcı Mehmet zamanında, Köprülü Fazıl Ahmet paşa tarafından alınabilmiş. Bunu neden yazdım? Bu da Hanya-Konya meselesi ile ilgili!

Bu terim; ısrarla yapılmak istenen bir iş olumsuz sonuçlandığında, gördün işte, başına neler geldi anlamına kullanılan bir deyiş. "Hanyayı Konyayı gördün işte" gibi kullanılıyor. Konya ile Hanya'nın nasıl bir araya geldiği hakkında rivayet muhtelif. Birilerine göre Girit'in Hanya'sına ilk yerleşenler Konya'lı Bektaşiler. Laf bir şekilde onlardan türemiş. Birilerine göre de deyişte adı geçen Konya, aslında Kandiye, yani Heraklion şehri. Burada bana babamın anlattığı anekdotla bir kesişme var: Kandiye ve Hanya uzun uğraşlara rağmen alınmayınca, gördün mü sonunda hanyayı kandiyeyi, çok ısrar ettin bak başına neler geldi" anlamında kullanılmış. Bu şehirler Osmanlı zamanında sürgün mekanları olduğundan içinde biraz da tehdit unsuru taşımakta. Kelimeleri bu şekilde anlamlandırma çabası bana "hoşmerim" tatlısını hatırlattı. Yorumsuz...

...'ye yolculuk eden savaşcıların hikayesidir bu...

Gelelim Knossos'a! Gelemediğimiz Knossos'a... Burası da bana Zecharia Sitchin amcamın emaneti. Bu amca Herakliondaki Kandia müzesine, savaşcılar, atlı arabalar ve fantastik varlıklar üzerinde uçan rokete benzer bir şeyi gösteren bir mührü aramaya gitmiş, bulamamış. Ona Atina'da olduğu söylenmiş. Aynı müzede Phaestos şehrinde bulunan bir disk sergilenmekte. Bu diskteki yazılar bilinmiyen bir dille yazılmış. MÖ 1700-1500'e tarihleniyor. Kile yazım şekli, o zamanlar kullanılan oyma veya çizme yöntemi değil, Gütenberg'in basma harf yöntemine benziyormuş. Araştırmacılar bu diskin başka bir yerden Girit'e geldiğine inanıyor. Fakat nereden gelmiş, hangi dille yazılmış, belli değil. Diskte dikkatini çeken, sorguçlu miğfer giyen bir savaşcı başı! Benzer şekil, eski Mısır'dada III Ramses zamanından kalan duvar resimlerinde ve Meksika'da, Chichen Itza'daki Maya kalıntılarında da varmış! Ayrıca Sitchin, Phaestos'taki kalıntılarda rastladığı bazı sembollerin, ne meşhur Lineer A ne de B yazılarına benzediğini, aksine Minoas uygarlığından önce, Sümerlerde kullanılan sembollere benzediğini iddia etmekte...

Biz oralara gitsek bu paragraftaki gizemli şeyleri bulamayacağımız kesindi. Phaestos diski de zaten malum. Mühür de yok. Saklıyor da olabilirler. Demek ki Knossos'u da bir başka bahara bırakabiliriz. Bu konuların benden başkasını heyecanlandırdığı da yok zaten.


Heraklion'da arabamız bir Polo'ydu. Resmo'ya Ayşe'yle gidip Zeynep'le döndük. Çok düzgün, hafif inişli çıkışlı, güzel manzaralı, fazla kalabalık olmayan bir yol. Gene de Resmo'ya varışımız 2 saate yakın sürdü. Bizdekiler gibi, yeni yapılan kısımları karmakarışık, eski şehir merkezi çok güzel bir sahil kasabası. Küçük bir limanı, limanın kıyısında balıkçı lokantaları, ve geride eski şehir merkezi var. Biz turlardan önce vardığımız için fazla kalabalık değildi. Yedi kardeşin işlettiği güzel bir balıkçı lokantası bulduk (Seven brothers familiy cafe taverna). Ahtapot, kalamar, barbunya, mezeler, biraz da uzo ile keyifli bir yemek yedik. Özellikle kalamar müthişti. Ahtapot da barbunya da çok güzel hazırlanmış, Ayhan Sicimoğlu'na layık kıvamdaydı. Tabi bize de. Yemekten sonra kızlardan ayrılıp (yoksa onlar mı bizden ayrıldı?) kasabaya daldık. İçeri kısımlarda Castelo gibi güzel tavernalar, La Strada ve Avli (favorim) gibi zevkli oteller var. Bir kaç günlük Girit gezisinde kalınabilecek yerler. Venedik ve Türk evleri, Küçük Mustafa Pasa Camii, Veli Pasa Camii, Arimonti Çesmesi derken yarım saatte bitti. Tekrar limana döndük. Bizimle aynı zamanda kalyon taklidi bir turistik gemi de limana girdi. Taklit dediysem cidiye almayın. Kötü bir taklit. Fotoğraf filan derken vaktimiz doldu. Biraz da İraklion'da vakit geçirelim diye Resmo'dan ayrıldık.

Arabayı, söz verdiğimiz saatten biraz geç kalarak saat 7 gibi teslim ettik. 2 saat vaktimiz kalmıştı. Ana caddede bir yürüyüş, bir kafede soda molası ve aynı yoldan geriye dönüş. Geride bıraktığıma üzüldüğüm ikinci yer oldu Girit. Birincisi Midilli'ydi. Bunu güzellik açısından söylemiyorum. Görülmeye değer köşeleri açısından söylüyorum. Belki de bir sene sonra ayrıntıları unutur, Girit'i de gördüm, çok güzeldi der geçerim...



ATİNA
6 Ağustos 2011


Cumartesi sabah Atina'dayız. Gezinin en sıkışık programı burada. Pire limanı yerine, çok kalabalık oluyor, liman işlemleri uzuyor diye, Lavrion limanında duracakmışız. Burası Atina'ya 70 km. mesafede bir liman şehri. Ne yapalım, etrafı da görürüz dedik (sanki başka bir şey yapabilir mişiz gibi..).

Otobüsler sabah sekiz gibi yola çıktı. 9'da Atina'daydık. Şehri şöyle boydan boya geçip Akropol'e yöneldik. Hemen hemen tüm binalar balkonlu, balkonlar çiçekli, hatta ağaçlı. terasları söylemeye gerek yok, ful yeşillik. Caddeler çok geniş değil ama yeterli, refüjler özellikle yeşil. Tramvay hatlarının çevresi bile yeşil. Hep aksi şeyler duyduğumuz halde, bizim ilk intibamız çok düzgün bir şehir olduğu şeklinde...

Zeus tapınağını dolanıp Akropole doğru yükseldik. Akropol, yukarıda olan demek. Attike ovasının ortasında 152 metre yüksekliğinde bir kayalık. MÖ 3000lerde bile üzerinde yerleşim varmış. Kolaylıkla anlaşılacağı gibi daha çok saraylar filan. Sonra Athena tapınağı yapılmış. Pers'ler buralara gelip tapınağı yıkınca Parthenon yapılmış. MÖ 480'lerden itibaren, Perikles zamanından başlayarak şimdi gördüğümüz hale gelmiş. Burası Athena'nın tapınağı ve Atina demokrasisinin sembolü. Eskiden orta yerinde fildişi ve altından yapılmış büyük bir Athena heykeli de varmış. Şimdi nerede olduğu bilinmiyor. Bizimkiler burayı önce cami sonra, hangi akla hizmet, cephanelik olarak kullanmışlar. 1687'de Venedikliler bombalamış. Tabii ki yıkıntıların vebali de bizim sırtımızda kalmış. Allahtan hırsız değiliz. Hırsızlık kısmı İngiliz tekelinde. İngilizler "yeriniz dar" diyerek, buradan götürdükleri eserleri geri vermiyormuş.

Akropole çıkmak zor olmadı. Kalabalığa karışıp herkesin gitttiği yere gittik. Parthenon'u dışarıdan seyrettik. Yine Athena için yapılan ikinci büyük tapınak Erekhtheion'u gördük. Rehberler buraya çok iyi çalışmışlar. Eski hali yeni hali, şöyleydi böyleydi derken iyice öğrendik. Bayrak direğinin altındaki platformdan aziz(!) Atina şehrini seyrettik. Japonların fotoğraf atraksiyonlarını izledik. Evde çalışırız diye kitaplarımızı da aldık ve geri döndük. Otobüslere giden yolda emekli bir Efsun askeriyle karşılaştım. Yukarıya çıkarken de görmüştüm ama fotoğraf çekmeye niyetlenince sırtını dönmüştü. Bu sefer 2 Euro'ya anlaştık. İki emekli asker olarak helalleştik. Bilseydim askerliklerimi giyerdim.
Otobüsten iki sefer daha indik. Birisi Stadyum'un önündeydi. Orada neden bu kadar vakit harcadığımızı hiçbirimiz anlamadık. Sonraki durak parlemento binasıydı. Binadan çok nöbet tutan, Efsun kıyafeti giymiş askerler ilgimizi çekti. Zavallı çocuk burnunu gıdıklıyan saçını bile çekemiyordu. Tekrar otobüse binip bir alttaki sokaktan geri döndük. Çok güzel binaların önünden geçtik. Bu sokakta mola vermek, stadyum molasından daha iyi olabilirdi. Sonra sahil yolundan ver elini Lavrion...

Limandan saat üçte hareket etmemiz gerekiyordu, fakat edemedik. Kaptana fırtına bilgisi gelmiş. Akşam 6'ya kadar limanda bekledik. Sonra denize açıldık. Hedef; İstanbul..

Özetle, gezimiz çok güzel geçti. Atina seferi dışında geminin rutin turlarını almamakla akıllılık etmişiz. Sadece Girit için aksini düşünüyorum. Yukarıda Girit'i yazarken bahsettiğim eksiklik duygusu zamanı iyi ayarlıyamadığımız için oldu. Rehberli tur bu bakımdan daha iyi olabilirdi. Dönüş yolu fırtına haberlerine rağmen sallantısız geçti. Havuzun etrafında keyifli dakikalar geçirdik. Sevgili gönülçelen'in doğum günü dansı gezinin unutulmaz anıları arasına girdi. Adam aslında göbekli, tombul bir Azeri vatandaş. Gönülçelen benim ona verdiğim isim. Kendini kaptırıp muhteşem bir Roman havası oynadı. Gönülçelen parçası onun favorisiydi, bizim de favorimiz oldu. Hergün akşam, saat altıya kadar herşey bedava diye bol bol bira içtik. Altıya bir dakika kala bira-votka ne bulursak yedekledik. Akşamüstleri kıç tarafında küpeşteye dayanıp saatlerce denizi seyrettik. Güneşin dalgaların üzerinden batışını izledik. Son gece Çanakkale'den karanlıkta geçtik. Anıtı görme şansımız olmadı. İstanbul'a girişimiz öğleyi buldu. Karaköy'e yanaşırken hepimiz hafifçe yorgun, fakat oldukça mutluyduk.

6 Haziran 2011 Pazartesi

ANNEM


Geçirdiği felç olayından sonra, 44 yıldır bekliyordu yürümeyi. Yıllardır evinde tek başına yaşıyordu, bir o, bir de bakıcı kadınlar. Çoğu Kırım'lıydı. En fazla bir sene dayanıyordu bu kadınlara. Ona sormadan iş çeviriyorlardı. Kadınlar dayanmak zorundaydı, ama o değildi. İyileşecek, çatır çatır yürüyecek ve tüm kadınları kovacaktı. Kadın dediğim, bakıcı kadınları. Yoksa Safinaz kalabilirdi. Son zamanlarda Jale de kalabilecekler arasına girmişti. Bu kadınlar onu zorla yıkıyor, yıkanırken de gelip orasına burasına vuruyorlardı. Saçını da onlar kesmişti. Kalkacak ve hepsini kovacaktı. Yapmak istedi mi yapar, gitmek istedi mi giderdi. Hani, Osmanlı kadını denen cinsten...

Bu sefer de öyle gitti. Günlerden pazardı. O gün gideceğini o da bilmiyordu biz de. Nezire'den salı günü için mantı pişirmesini istemişti. Yıllardır salı akşamları annemin evinde toplanır, birlikte yemek yerdik. Son zamanlardaki favorisi pizza partileriydi. 

- Eşref, sen pizzaları al, ben parasını veririm. Tolga da gelsin.
 
Eşref'in oğlu Tolga diğer favorisiydi. Diğer demekten amacım, benden sonra geldiğini anlatabilmek için. Yattığı yerden, sol tarafta olan odaları Tolga'ya vermişti! Halbuki sol tarafta sadece tek bir oda vardı. Son zamanlarda, gençliğinde hiç olmadığı kadar cömertti!

- Bu odalar senin, derdi Tolga'ya.
 

Demek ki o salı akşamı mantı yenecekti. 

- Mantı sert olmasın, dedi. Mantıyı onun yaptığı gibi değil, kendi istediği gibi yapmasını istedi. 

Bu evde her şey onun istediği gibi olmalıydı. Ocak onun istediği kadar açılmalı, biberler onun istediği boyda olmalı, onun istediği bardaklarla çay içilmeliydi. Çayı ya İlhan, ya da Yalçın demlemeliydi. Gönül çay demleyemezdi. Zaten iki bardağı da o kırmıştı. Ama altını en iyi o temizliyordu. Ondan vazgeçemezdi. Bir de İlhan'dan. Parmaklarıyla saydı, iki gün sonra üç aylığını getirecekti. İlhan nerede? Son görüşünde ona, baş ve işaret parmağını birbirine sürterek, para işareti yapmıştı. 

- Ona kaç kere "hepsini birden getir" dedim, dedi. 

Yoksa getirmiş miydi? Aklı karıştı. Yanındaki torbaya baktı, bulamadı. Ceplerini karıştırdı, gene bulamadı. Ne aradığını unutmuş, sadece karıştırıyordu. Cepleri de aklı kadar karışıktı. Televizyonunun önünden geçen kara adamlar karıştırmıştı aklını... İlhan; "ayetül kürsi oku, giderler" demişti. Ayetül kürsi okudu, kara adamlar gittiler. Süslenmek istedi. En güzel kolyesini, mavi taşlı yüzüğünü taktı. Maviyi severdi. Mavi saatine baktı.  Sadece bakmış olmak için baktı. Çalışıp çalışmadığını anlamadı. Mavi saat hep elinin altında dururdu. Bir randevusu varmış da geç kalacakmış gibi, devamlı saate bakardı, bir de takvime. 
O gün takvimde gördüğü son gündü...

Yatakta doğruldu ve "Sen bir yere gitme" dedi Nezire'ye. Kovmaktan epeydir vazgeçmişti. Sırtı ağrıyordu. Nezire'den onu oturtmasını istedi.

- İlhan beye haber vereyim mi? diye sordu Nezire.
- Hayır verme.
- Yatırayım mı?
- Yatır,
dedi. 

Zaten yatıyordu. Son bir yıldır hemen hiç kalkmamıştı. Gene de yatmak istedi, yorgundu. Yatmak istedi, yatmak ve rahatlamak...

Annemin ki yatıp da gitmek gibi bir şey oldu. Nezire telefon ettiğinde gittiğini anladım. Bastonu kapının kenarında duruyordu. Belli ki almadan gitmişti. Yıllar boyu hep yürüyeceğini söyledi. Yürüyüp gidecekti. Kararlıydı. Yapamayacağını zannediyordum, onu da yaptı. Biz koluna girmedik, hiç bir yerinden tutmadık. Tutamadık. İnat etti, kendi başına, bastonunu bile almadan kalktı ve  gitti.

Akşamları annemin ondan daha önce yatmasını istermiş babam. Yatağı ısıtsın diye. Annem de gider, babamdan önce yatağa girermiş. Bu sefer tam tersi oldu. Önce babam gitti yatmaya, sonra annem.


30 Mayıs 2011 Pazartesi

NAİROBİ


14 Mayıs 2011

Bu sefer gezmek için gelmedim. Lusaka'dan İstanbul'a direkt uçuş olmadığı için Nairobi üzerinden transfer yapmak zorundaydık. Uçağımız 16:30 gibi Nairobi'de olacaktı. Kalkış ise aynı gecenin sabahında 4:30'daydı. O kadar saatin hava alanında geçmesi imkansızdı. Gerçi imkansız değildi ama, zamanı orada harcamaya değmezdi. Bu sefer Nairobi'nin merkezinde, yabancıların arasında değil, hava alanına yakın bir yerde, Nairobi'nin varoşlarında kalmayı planladım. Vaktimiz ve de keyfimiz olursa oradan Karen'in kahve bahçesine filan giderdik. Ne de olsa Nairobi benim için artık kapı komşusu olmuştu. Hava alanına teorik olarak 15 dakika mesafede, Harambee mahallesindeki Jimlizer otelinde bir oda ayırttım.

Otele ulaşmamız neredeyse bir saati geçti. O saatlerde trafiğin çok sıkışık olacağını zaten biliyordum. Onun için sürpriz olmadı. İşten dönen insan kalabalığı içinde, ki Nairobi'nin her tarafı böyledir, dura kalka, son derece bozuk bir yolda atlaya zıplaya zorlukla ilerleyip otele geldik. Mahalle kenar mahalle olunca, otel de tam bir kenar mahalle oteliydi. Rezervasyonum olmasına rağmen resepsiyonu güçlükle geçtik. Sebep; kredi kartının geçememesi, "cash" gerekmesiydi. Şilinimiz kısıtlıydı, dolar verdik o da olmadı. 2009 öncesi basılmış para istemiyorlardı. Jale her an patlayabileceği için onu zorlukla uzaklaştırdım. Anlayacağınız gibi, burada güvende olması gereken Jale değil, işi yokuşa süren kızlardı. Sonunda (biraz da karizmamı kullanarak) bir şekilde parayı denkleştirdim.

Otelde bizden başka kimse kalmıyor gibiydi. Jale bir kaç oda değiştirerek, sonunda keyfine göre bir yer buldu. Bu odanın pencereleri mahallenin en hareketli köşesine bakıyordu. Ufak bir pazar yeri, seyyar satıcılar, minibüs durakları, yanıp sönen ışıklar, diskolar, dükkanlar hepsi bu köşeye toplanmıştı. Korna sesleri, insan çığırtıları, diskodan gelen Afrika ritimleriyle tam istediğim gibi bir yerdi. Gerçek Nairobi!

Köşe böyle olunca sessiz sakin bir gece olmayacağı belliydi. Çıkıp biraz dolaştık, yaşlı bir kadından, kuruş büyüklüğünde bir parayla muz filan aldık. Yanımızdaki son şilinlerle de marketten biraz içecek alıp otele döndük. Otelin lobisi çok hareketliydi. Kızlar takmış takıştırmış lobide toplanmışlardı. Kimisi bir şeyler atıştırıyor, kimisi de arkadaş buldukça çıkıp çevredeki diskolarda kayboluyordu. Bir kaç saat önce bomboş olan lokanta cıvıl cıvıldı. Her köşede uzun bir gecenin hazırlığı vardı. Bizimkisi kısa bir gece olacaktı. Odamıza çıktık. Pencereden dışarıyı seyredip, Nairobi'nin seslerini dinleyerek çay bardaklarımızı tokuşturduk. Jale camın önündeki mumu üfledi. Dışarıda yanıp sönen ışıklar içeriyi yeterince aydınlatıyordu. O sırada tek dileğinin yatıp uyumak olduğunu tahmin ediyorum. Dileğinin tutması için haklı bir sebebi de var; bugün onun doğum günü!



25 Mayıs 2011 Çarşamba

ZAMBİA ve VİCTORIA ŞELALESİ


Mayıs 2011

Zanzibar'dan sonra Nairobi'de aktarma yaparak Lusaka'ya uçtuk. Aynı uçak Lusaka'dan sonra Zimbabwe'nin başkenti Harare'ye devam edecekti. Daha önce Zeynep'le Victoria şelalesi yolculuğu için çalışırken (!) planlarımızı hep Harare üzerinden yapıyorduk. Bunun en önemli sebebi de RCI aracılığı ile kalacak bir yer aramamızdı. Zambia'da ise RCI anlaşmalı bir yer yoktu. Sonuçta böylesi daha iyi oldu. Hem yol kısalmış oldu, hem de bir daha asla görmek istemeyeceğim Lusaka'yı ve tek bir insana adanmış Livingstone kentini görmüş oldum.

Zambia hava alanına gece yarısı 2 gibi indik. Tanzanya gümrüğündeki konuşmamı tekrarlamaya hazırlandım. Amacım adam başı 50 dolarlık vize parasını vermemekti. İstanbul'daki konsoloslukları bu konuda bilgi istediğimde Tanzanya girişinde 100 dolar, Zambia'da ise 50 doları mutlaka aldıklarını söylemişti. Dediğine göre yeşil pasaport olması da farketmiyormuş. Fakat Tanzanyadaki (şirin) memuraanım, "VISA not applicable" yazısını gösterince "pardon" deyip "complimentary" vize damgasını hemen vurmuştu. Zambia'da ise uykusuzluktan önündeki kuyruğa boş nazarlarla bakan insan irisi adamı görünce ümit barometrem aniden sıfıra indi. Gene de denedim. Ben "courtesy" isterim diye tutturdum, adam hükümetten yazı isterim diye! Ne hükümeti? dediysem de, sorunu çözen yine Amerikan hükümeti oldu. İki tane Benjamin verince kapılar açıldı. Kısacası bir yolunu bulamadım, paraları bayıldım (peki biz bu .oku neden yedik durumu!).

Kapının öbür yanında Yalçın ve Manfred sabırla bizi bekliyorlardı. Onlar olmasaydı ben o adama gösterirdim!!!!

LUSAKA

Pia ve Manfred bizi GİZ'in lojmanı olan evlerinde misafir ettiler. Havuzlu bir bahçesi olan, tek katlı bir evdi. Bahçe tropikal bitki ve çiçeklerle bezenmişti. Bir köşede ağaç gibi büyümüş, son derece canlı kırmızı yapraklarıyla, muhteşem bir Atatürk çiçeği vardı. Bu güzel evde sofra sefaları, barbekü partisi ve son gecemizde seyrettiğimiz "invictus" ile tadına doyulmaz günler geçirdik. Manfred'in enerjisi, Pia'nın doğallığı ve güleryüzü, her ikisinin özverili konukseverliği ile bir araya gelince Afrika'nın orta yerinde bir vaha bulmuş gibi olduk. Altı gün, adeta İngiliz kolonistler gibi yaşadık.

İngiliz kolonist derken kastettiğim; Afrikalınınkine "sıradan" dersek, "lüks" soslu sıradışı yaşam ve güvenlik kavramı. Zaten hemen tüm Afrika kentlerinde gezileri güvenli sınırlara çektiğinizde geriye sadece "turistik" kısmı kalıyor. Nairobi'de bu güvenlik duvarını delebilmiştik. Fakat burada misafir olarak bulunuyorduk ve program bir Alman disiplini içinde hazırlanmıştı. Biz de biat ettik! Onun için kent merkezinde genellikle cip içinde dolaştık ve sadece bildik pazar yerlerine, alışveriş merkezlerine girdik-çıktık. En çok da Pia'ların kendi mobilyalarını yaptırdıkları açık hava marangozlarında ve Manfred'in saçlarını kestirdiği berberin bulunduğu pazar yerinde vakit geçirdik. Buradan epeyce ucuza bir Angola adamı heykelciği satın aldım. Pia'nın "arkanı dön git, o gelir" taktiği işe yaradı. Çay-kahve molalarımızı birgün bir polo klübünde, diğer bir gün Livingstone Golf Klübü'nde verdik. İkisinin de nasıl bir yeşillik içinde olduğu ve ne işe yaradıkları isimlerinden belli. Golf kulübü 1908'de açılmış. Bizim oturduğumuz tek katlı ahşap bina 1936'da yapılmış. Mobilyalar, dekorasyon, tablolar ve hatta çalışanlar bile o zamanlardan kalmış gibiydi. Özellikle tuvaleti müthişti. Kolonist gibi yaşadık dedim ya, buna tuvalet de dahil....

Evet, Pia ve Manfred'in güvenli kollarında, Zambia'dayız.

Özetle;

Zambia, eski kuzey Rodezya, dönüştüren İngilizler, adını veren Zambezi nehri. Rivayet o ki İngiliz vali (yakın arkadaşı olur) Kaunda'ya "yaparsın, yaparsın" demiş, o da yapim bari demiş, 1964'te ilk başkan olmuş. Olmuşken 1991'e kadar kalmış. İktidarda aklı karışmış, biraz sola meyletmiş, Rusya, Çin derken dikta dönemi başlamış (normal). Sonrası olağan gelişmeler, ezenler, ezilenler, isyanlar derken doksanlarda memleket yeniden altüst olmuş, Kuanda çaresiz iktidarı bırakmış. Çok partili dönem başlamış. Yani ileri demokrasi gelmiş! Hadi hayırlısı.

Ülke İngiliz kolonisi ve adı Kuzey Rodezya iken ülkenin idari merkezi önceleri Livingstone'muş. Sonra ortalarda bir yer olsun deyip, başkenti Lusaka yapmışlar.

Lusaka fazla büyük bir kent değil. Yeri eski mezarlık "Manda" tepesi, kentsel dönüşüm 1905, dönüştüren demiryolu, adını veren Şef Lusakasa! Rakım 1300, nüfus 1700, tabii üç sıfır daha var. Birbirine paralel 4 ana yol, onları kesen bir demiryolu ve ona paralel bir ana yol daha... Kent merkezi aşağı yukarı bu kadar. Alışveriş merkezleri, çarşı-pazar bu kısımda. Buradan kenarlara doğru açıldıkça artan yeşillik, azalan kalabalık, artan villalar ve azalan gürültü... Bir de makbul bir Türk okulu var. Buralarda böyle bayrak filan görünce insanın hoşuna gidiyor. Bakır madenleri ve muhtemel diğer yer altı kaynakları dolayısıyla yabancılar ortalıkta cirit atmakta. Kuruluş döneminde tek tüfek olan İngilizler, sonradan bu kaynakları Almanlar ve son zamanlarda da Çinlilerle paylaşmak zorunda kalmışlar. Ana caddelerde her an bakır taşıyan büyük TIR'lar görmek mümkün. Çinlilerin en büyük faydası Dar es-Salaam'a giden demiryolunu yaparak madenlerin nakledilmesini kolaylaştırmak olmuş.

Şehirdeki en ana yolun adı Kahire Caddesi. Şehrin kaderini değiştiren demiryolunun adı da Kahire demiryolu. Evet, sıra Kahire demiryoluna gelince Zambia'nın ve belki de tüm Afrika'nın kaderini etkileyen 2 isimden bahsetmeden geçmek olmayacak. Cecil John Rhodes ve David Livingstone.

"All that red, that's my ambition"

Bu cümle Cecil Rhodes'in hayatını özetliyor. Victoria şelalerinin yanında, müzemsi bir yerde fotoğrafladığım bu tablonun ortasında 1892 yılında "Punch" dergisinde yayınlanan bir çizim var. Haber Cape Town ile Kahire arasında uzanacak telgraf hattıyla ilgili. Fikir Rhodes'e ait. Burada Rhodes, adeta antik Rodos heykeline benzetilerek resmedilmiş. Muhtemelen kendini de zamane kahramanı olarak gören bu İngiliz iş adamı, madenci ve politikacı bütün hayatını İngiliz emperyalizmine adamış. Bunu başarmanın en önemli aracını da kendine hedef edinmiş. Cape Town ile Kahire arasında bir demiryolu! O zamanlar tüm jeopolitik haritalarda İngiliz dominyonları kırmızı ile gösterilirmiş. Aç gözlü Rhodes de hedefini böyle ifade etmiş: Hepsi kırmızı olacak! Rhodes, hedefine ulaşamadan ölmüş. Anısına İngilizlerin hamiliğindeki Orta Afrika Federasyonuna onun adı verilmiş (Rodezya), fakat demiryolu olayı rafa kaldırılmış. Yol Kongo civarında bitmiş. Buna rağmen İngilizler, demiryolu olmadan da kırmızı hattı gerçekleştirmişler. Yani kıtanın en güneyinden kuzeyine kadar tüm doğu Afrika'ya egemen olmuşlar.

David Livingstone'u Zanzibar'da biraz tanımıştık. 3C ile köleliği sona erdireceğini söylüyordu (Christianity, Commerce, Civilization). Bu deyişi Victoria Şelale'sindeki heykelinin kaidesinde de gördük. Anlayacağınız gibi David amca aslında bir din misyoneri. Fakat rivayet o ki hayatında ancak bir kişiyi hristiyan yapabilmiş. Esir ticaretinin de el altından 1964'e kadar sürdüğünü yukarıda yazmıştım. Zaten Afrika'ya "Medeniyet" gelmeseydi esir ticareti olur muydu? Demek ki "medeniyet" de hikaye. Eh, geriye bir tek ticaret kalıyor. Onun da faydasının kimlere olduğu belli!

Peki İskoçya'lı David amca başka neler yapmış? Afrika'ya misyoner olarak ayak basışı 1840. Sonrası gerçek bir macera. Kesinlikle küçümsemiyorum. Fakat "kaşif" diye anılmasına bozuluyorum. Orta ve güney Afrika'yı keşfetmiş, Victoria şelalesini keşfetmiş, Shirwa, Nyassa ve bilumum gölleri keşfetmiş, vs vs şeklinde uzayıp giden uzun bir listesi var. Bence oraları ilk gören Avrupalı olma şerefi bile yeterdi. İkinci nokta da (bozulduğum), bu kaşiflerin (!) ilk defa gördükleri her yere, evvelden yokmuş gibi yeni adlar vermeleri. Özellikle de kraliçe Victoria'nın adını vermeleri. Örneğin Livingstone bir aralar Nil nehrinin kaynağını bulmaya uğraşmış. Fakat yanlışlıkla kaynağı Kongo nehri civarında aramış. Nil'in kaynağını ilk gören Avrupalı 1858'de John Speke olmuş. Kaynak Ukerewe (gergedanın gözü) gölünün kuzey tarafındaki Ripon şelalesi ile başlıyormuş. Bay Speke, Ukewere adını beğenmemiş olacak ki, göle kraliçe Victoria'nın adını vermiş (Yağcı!). Bir yerde, Speke'in bu sırada bir nedenle geçici körlük geçirdiğini ve gölü doğru dürüst göremediğini okudum. Ripon adı da Ripon markizinden geliyormuş. Yerli dilindeki adını bulamadım. Aynı olay Victoria şelalesinde de yaşanmış. Livingstone öncesi ve halen yerlilerinin dilinde bu muhteşem şelalenin adı Mosi-oa-Tunya (Gürleyen Duman). Gergedan gözü, gürleyen duman, ne kadar güzel isimler! Bizim gibi turistler ise Mosi ismini sadece bir bira markası olarak biliyorlar.

Livingstone'un ömrü güney ve orta Afrika'da, bu ülkelerin zenginliklerini denize ulaştıracak emin yollar aramakla geçmiş. Yazdığı kitaplar büyük satış rakamlarına ulaşmış. İngilte'nin ulusal kahramanı olmuş. Afrika'nın bu bölgesinde her köşeye adını kazımış ve 1873'de malarya ve dizanteriden ölmüş. Kalp ve iç organları öldüğü yere gömülmüş (kalbim Afrika'da kaldı durumu). Geri kalan cenaze İngiltere'ye götürülmüş.

LIVINGSTONE

Lusaka'da 2 gün kalıp iyice dinlendikten sonra bir sabah erkenden yola çıktık. İki ciple Livingstone'a gidiyoruz. Ben Manfi'nin sürdüğü cipteyim.

Manfi akşam 4 gibi hedefe varmayı planlıyor. O 4 diyorsa, tam 4'te orada olacağız demektir. Yol dümdüz, uzun ve heyecansız. Ufak tefek kasabalardan geçiyoruz. Zaten Zambia Afrika'da nüfus yoğunluğunun en düşük olduğu ülkelerden birisi. Ortalıkta in-cin yok, polisleri saymazsak. Tek düze yolculuğumuzu renklendiren polislere ayrıca teşekkür ederim!

Sakin sakin giderken, önümüzdeki araba giderek yavaşladı. yol dümdüzdü ama ortadaki çizgi geçme yasağını gösteriyordu. Manfi de önündeki arabaya uydu, yavaşladı. Ne yapıyor bu adam derken, şoförün yanındaki adam kolunu camdan çıkartıp geç işareti yaptı, iyice sola yanaştı (trafik İngiliz usulü, soldan). Biz de geçtik. Biraz sonra bir polis ekibi bizi durdurdu. Hatalı sollama!

Biz arabada otururken Manfi ruhsatı filan alıp polislerin yanına gitti. Biraz sonra döndü. Tuzağa düşmüşüz. Az önce bize geç işareti veren adamlarla polisler ortak çalışıyormuş. Polisler önce 250 dolar istemişler. Manfi makbuz istemiş. Makbuz almazsa 50 dolar demişler, derken, 50 dolara el sıkışmışlar. Benzer bir olayı şelalenin orada çıktığımız bir Baobap ağacında da yaşadık. Önce etrafta hiç kimse yoktu. Önüne kurulmuş bir merdivenden üstündeki platforma çıktık. Etrafı seyrettik. Tam iniyorduk ki bir polis belirdi. Adam başı X dolar istedi, şimdi hatırlamıyorum. ağaca çıkma parasıymış. Manfi gene sert çıktı, makbuz istedi. Polis makbuz yok dedi. Manfi; öyleyse para da yok, dedi. Böylece hiç bir ödeme yapmadık. Zambia'ya gideceklere kıssadan hisse...

Yolda Kafue nehrinin üzerinden, Kariba baraj gölünün yakınlarından ve Choma'dan geçtik. Choma'da kısa bir mola verip müzesini, müze bahçesinde baraj inşaatında kullanılan eski bir şimendifer ve gürzleri gördük. Şimendiferin özelliği, ağır yükleri ray üzerinde değil, kötü orman yollarında çekmek için yapılmış olması. Raylarda gitmediği, demir tekerleklere yakından bakınca daha iyi anlaşılıyor. Ayrıca Livingstone'un kuruluşunu anlatan bir kitapta, aynı makineyi orman içinde koca ağaç kütüklerini çekerken gösteren eski bir fotoğraf gördüm. Müzenin yanındaki bahçede, ağaçların gölgesinde bir süre oturup bir şeyler atıştırdık.

Nungwi'de tanıdığımız Magreth bize Kswahili dili öğretmeye çalışmış, hatta üşenmeden ufak çapta bir sözlük yazmıştı. Choma'da dinlenip karnımızı doyururken kendimize bir öğretmen daha bulduk. O da Magreth gibi garsonluk yapıyordu. Konuştuğu dilin hiçbir kelimesi aşina gelmedi. Halbuki son iki senedir yaptığımız yolculuklardan olsa gerek, Swahili diline iyice alışmıştık. Bu dil biraz daha kaba geldi. Ben de yabancı bir dilde bilinmesi gereken en önemli kelimenin Tongacasını sordum; Twalumba, Tonga dilinde teşekkür demekmiş. Zambia'da resmi dil İngilizce, fakat 85 tane bölgesel dil konuşuluyormuş. Tonga dili de bunlardan birisi. Zaten insanların tipleri de doğu Afrika'da gördüklerimizden farklı. Buralarda Kongo çanağının fenotipi hakim.

Tam Manfi'nin dediği vakitte, saat 4'te Livingstone'a geldik. Şehre 10 km. kadar kalmıştı ki, şehri görmeden, sesini duymaya başladık. Biraz daha yaklaşınca şehrin üzerindeki su dumanını gördük. Gürleyen dumanı...

Manfred şehrin hemen girişindeki Protea otel'de yer ayırtmış. Biz apart kısmındaki evlerde kaldık. Broşüründe "luxory and style" yazıyordu. Aynen öyle..

Biraz toparlanıp heyecanla tekrar ciplere atladık. Zambezi nehri ve Mosi-oa-Tunya bizi bekliyordu.



MOSİ-OA-TUNYA

Gürleyen Duman, nam-ı diğer; Viktorya Şelalesi

Akşam gün batmadan biraz önce Livingstone otelinin nehir kıyısındaki kafesindeydik. Bizim Protea oteli 5 yıldızsa burası 8-9 yıldız olmalıydı. Karşımızda Zambezi nehri 800-900 metre genişliğinde çağlayana doğru akıyordu. Bu genişliğin sadece bizim görebildiğimiz kısmı olduğunu söyleyebilirim. Şelalenin tüm genişliği 1,5 km'den fazlaymış. Nehir hemen birkaç yüz metre ilerimizde büyük bir uğultuyla kayboluyor, nehrin kaybolduğu yerden su damlacıkları bulut gibi yükseliyordu. Güneş nehrin diğer tarafından, tam karşımızdan batıyor, güneş ve ufkun rengi değişirken suyun üzerindeki girdaplar da renkten renge giriyordu. Böyle muhteşem bir manzarayı, son derece rahat koltuklarda kokteyl yudumlayarak izlemek kadar güzel bir şey olabilir miydi? O anda olamaz gibi gelmişti. Fakat olabilirmiş. Daha güzelini tekrar gelişimizde yaşadık. Ondan da güzelini, ondan sonra tekrar gelişimizde tekrar yaşadık...

Zambezi nehri Afrika'nın dördüncü büyük nehri. başlangıcı yine Zambia topraklarında. Nehrin uzun bir kısmı Zimbabwe ile sınırı oluşturup, en sonunda doğudan Hint okyanusuna dökülüyor. Şelale üç ülke sınırının birleştiği yerde bulunuyor. Zambia, Zimbabwe ve biraz ucundan Botswana. Esas parsayı toplayan Zambia ve Zimbabwe. Pastayı keserken büyük abileri böyle uygun görmüş. Cecil Rhodes'in hayallerini süsleyen demiryolu hattı çağlayanın hemen önünden geçiyor. Daha uygun yerler varken demiryolunu bu zor coğrafyadan geçirmek, yine Rhodes'in kaprisi. "Buradan geçenler bu harikayı görsün ve su bulutunu yüzlerinde hissetsin istiyorum" demiş ve sonunda köprüyü buraya yaptırmış. 1905'te biten köprü su seviyesinden 128 m. yüksekte ve 200 metre uzunluğunda. Boğaz köprüsünün sudan yüksekliğinin 64 metre olduğunu düşünün, tam iki misli! Köprünün ortasında Zimbabwe sınırı var. Üstünden motorlu araçlar ve demiryolu geçebiliyor. Yayalar köprüye pasaport kontrolü ile çıkıyorlar. Diğer tarafa günübirlik geçiş hakları var. Biz de ortaya kadar gidip resmen Zimbabwe'ye de ayak basmış olduk. Köprünün ortasına "bungee jumping" platformu yapılmış. Buradan isteyenler aşağı atlıyor, isteyenler uzun bir halat üzerinde kaymaca oynuyor. Tek atlayış 120, kayması 35 dolar, meraklısına.


Dünyanın en büyük çağlayanını karşısına geçip köprüden seyrettik, dökülme yerinden baktık, sis bulutları arasında metrelerce yürüyüp, aşağıya, döküldüğü yere indik, hemen önündeki "bıçak sırtı" köprüsünden geçip iliklerimize kadar ıslandık, fakat gene de tamamını göremedik. Bir dahaki sefere helikopterle üstünde gezip o muhteşem vadileri, "gorge" denen koyakları görmek lazım. Bıçak sırtı adı verilen köprü; yürüdükçe sallanan, kenarlara iplerle tutturulmuş, ancak tek adam geçecek genişlikte bir asma köprü. Bu köprü sizi şelaleye en yakın noktaya, hemen önüne götürüyor. Şelaleyi yalnız görmek değil, hissetmek için en doğru adres. Girişinde yağmurluklar kiralanıyor. Yere kadar uzun, kafayı tam saran yağmurluklar. Bunları giymek mutlaka şart, çünkü su her tarafınızdan giriyor, alttan, üstten, yandan, her taraftan. Dolayısıyla fotoğraf çekmek filan imkansız. Zaten burada başka bir şey düşünmeden, sadece olayı, o müthiş atmosferi yaşamak lazım. Dört bir yandaki gök kuşaklarının arasından yürürken, ayaklarınızın altındaki bir diğerine basmamaya çalışmak! Kolları iki yana açıp ıslanmak, doyasıya ıslanmak...





Günü önemli değil, başka bir gün de hızlı bir tekne ile nehir üzerinde gezinti yaptık. Bu da bölgenin "must"larından. Şelaleye yakın bir yerden binilip, geriye nehir boyunca gidilip geri dönülüyor. Adambaşı 100 dolar, aşağı yukarı 3 saatlik bir gezi. Enteresan su kuşları, timsahlar, hipopotamlar, kıyıda gezinen filler ve hepsinden güzeli nehrin kendisi. Öğle yemeğini, piknik yapar gibi, nehrin ortasındaki bir adada yedik. Dönüş saatini gün batımına rastlayacak şekilde ayarlamışlar. Nehrin ortasından fışkıran ağaçlar, aralarında slalom yapan bir tekne, korkuyla uçuşan kuşlar ve palmiye ağaçlarının arkasından batan güneş. Bu da gezinin bonusuydu.

Zambia’da safari; Toka Leya

Viktorya'nın önü, arkası, yukarısı aşağısı derken, sıra safari yürüyüşüne geldi. Gene erkenden kalktık. Sıkı sıkı sarınıp, her tarafı açık bir cipe bindik. Hava buz gibiydi. Titreye titreye vahşi doğa parkına geldik. İndiğimizde gün yeni ışıyordu. Bu, aynı zamanda birazdan ısınacağımız anlamına geliyordu. Buradaki vahşi doğa parkında yapılan safarilerin diğer adı " Rhino Safari". Bu gerçekten iyi bir rastlantı. Özellikle Jale için. İki sene önce Kenya'da günlerce dolaşıp, tek bir gergedan bile göremediğimizi yazmıştım. Zeynep'le ben, daha sonraki Kenya seyahatimizde 5 büyüğü tekrar tekrar gördük. O nedenle Jale hemen gaza geldi. Safarinin adı "rhino" ise adamlar garanti veriyor demektir! Benim duyduğum heyecanın sebebi ise, bu sefer vahşi bir ortamda yürüyerek gezecek olmamızdı..

Toka Leya safari alanında yaptığımız gezinin başlangıcı botanik dersi gibi geçti. En hoşuma giden Marula ağacı oldu. Bu bitkinin meyveleri içerdiği %17 alkol ile akşamcı fillerin favorisi. Yiyip yiyip kafayı buluyorlarmış. Amarula likörü de bu meyvelerden yapılıyor. Baileys benzeri bir likör. Meyvenin tadı likörü kadar güzel değil. Bu meyveden nasıl öyle kahve lezzeti geliyor, hayret.

Yerli rehberler aralarında ıslıkla anlaşıp gergedan görülen yerleri haber veriyorlar. Islığın geldiği yeri bile bulmak marifet. Önce iki Afrika mandası (buffalo) arasındaki bir anlaşmazlık haberi geldi. rahat rahat kavgalaşsınlar diye uzaklaştık. Sonra gergedan alarmı verildi. Bu sefer de yavrusu var diye uzaklaşacağımız söylendi. Sonunda dişimize göre bir gergedan topluluğu, evet, topluluğu haberi aldık. Rüzgarı hesaplayarak (nasıl? tam avcı jargonu değil mi?) o tarafa seyirttik. Cipteyken hiçbir esans vs sürmememiz söylenmişti. Ayrıca herkes birarada, sessiz ve hareketsiz durmalıymış. Böylece hayvan bizi tek ve tehlikesiz bir kitle, bir ot yığını, çalılık gibi görürmüş. Çünkü gözleri iyi görmezmiş. Söz dinleyen uslu çocuklara döndük. Gergedan hemen 50 metre ilerimizdeydi. Yavaş yavaş 30 metreye kadar yaklaştık. Muhteşem bir duyguydu. Hayvan, etrafı nöbetçi kuşlarla dolu, umursamaz şekilde otlanıyordu. O sırada siyah mı yoksa beyaz gergedan mı olduğu umurumda değildi. Fakat dönüş yolunda sormadan duramadım; nedir bu siyah-beyaz meselesi? Gene ırk ayırımı filan mı var?

Siyah ve beyaz gergedanlar yakın akraba oluyormuş. Üstelik her ikisinin rengi de aynıymış! Siyah veya beyaz diye bir şey yokmuş. Esas farklı olan yerleri boyutları ve dudak yapısıymış. Beyaz gergedanlar, siyahlardan daha büyük olurmuş. Bu çok anlamlı değil. İkisini yan yana görmedikçe işe yaramaz. Kafası ve kulakları daha büyükmüş; buradan tanınabilir, özellikle uzaktan bakılırsa... Daha yakına gelince dudaklara bakıyoruz. Nemli ve dolgun (!) olup olmadıklarına değil, şekillerine bakıyoruz. Beyazların üst dudağı düz, siyahların üst dudağı ise daha uzun bir üçgen şeklindeymiş. Allah allah? Öyleyse neden siyah veya beyaz denmiş? Dediklerine göre, Bu bir tercüme hatasıymış ve öylece yerleşip kalmış. Üst dudak geniş ya, bu hayvanları tanımlayan, güney Afrikanın ilk sakinlerinden bir Hollandalı bir yerlere "wijd" diye yazmış. İngilizler de "wide" anlamındaki bu kelimeyi "white" bellemişler. Rehberin yalancısıyım! Şimdi ingilizcede beyazlar "Square-lipped" siyahlar ise "Hook-lipped" olarak geçiyor. Böylesi daha iyi. Bu durumda bizim rino, siyah gergedan oluyor. Beyaz türü tanımlayan kelime "Ceratotherium simum" daki simus da Yunancada düz burun anlamına geliyor (muş).

Yiyip içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat derler ya, neden yalnız benim olsun? 2011 yılının mayıs ayında gezip gördüklerim aşağı yukarı bu kadar. Artık dönüş yolunda ne göreceksem bir de o var. Biraz da yiyip içmekten bahsetmek istiyorum. "Yiyip içtiğin sana kalsın" deyip sözümü kesmeyin diye bu kısmı en sona sakladım. Evet şimdi de yemekteyiz...


Tekrar Livingstone


Livingstone'da gittiğimiz lokantalardan birisi şehir içinde, kaldığımız otele yakın bir yerdeydi. Pia'nın seçimiydi. Fakat pazartesileri çalışmıyorlarmış. O gün de pazartesiydi. Kapalı olduğunu görünce başka bir lokantaya girdik. Açık havada, kandillerin loş ışığında güzel bir yemek yedik. Fakat Pia ilk seçiminde kararlıydı. Neden ısrar ettiğini ertesi gün anladım. "Heidi'nin yeri" gayet sade dekore edilmiş bir lokantaydı. Fakat esas güzelliği kuruluş amacı ve çalışma şeklindeydi. Bir nevi "mühim olan iç güzelliği" durumu. Buraya bir nevi halkevi diyebilirsiniz. Lokantanın gelirleri bu çatı altında yapılan eğitim çalışmalarına, folklorik faaliyetlere aktarılıyormuş. Eğitim gören çocukların bir kısmı da boş vakitlerinde, lokanta kısmında garson olarak çalışıyorlar. Pizza yiyip şarap içerken bu etkinliklere sponsorluk yapmış gibi oluyorsunuz. Karnımız tok, kafamız hoştu, paralar da hayır işine gitmişti, daha ne isterdik?

Manfred ve Pia'ya ne kadar teşekkür etsek azdı. Elimizden tutup, çocuklar gibi gezdirmişlerdi. Lusaka'dan ayrılırken vedalaşacak ve iyi dileklerimizi birbirimize aktaracaktık. Ama orası onların sahasıydı. Livingstone ise tarafsız saha sayılırdı. Burada yaşadığımız güzellikleri, Royal Livingstone otelinin bahçesinde, gürleyen dumanın hemen yanıbaşında kutlamalıydık...

Öncelikle otelin yeri muhteşemdi. Daha iyi bir fikir versin, giderseniz kolaylık olsun diye yan tarafa krokisini de koydum. Otelin yeri resmin sağında, alttaki mavi işaretin orası. Burası ilk geldiğimiz akşam demlendiğimiz yerdi. Nehir kıyısındaki banklarla restoran kısmı arasında oldukça geniş bir yeşil alan bulunuyordu. Arkasında otel kısmı, nedense (!), dikey değil de yatay olarak araziye yayılmıştı (gecelik ücreti 1250 TL'den başlıyor). İlk gidişimizde otoparka kadar girmiş bir zürafayla karşılaşmıştık. Kendi halinde, ağaç dallarını kemirmekle meşguldü. O öndeki geniş yeşillik de akşam saatlerinde zebraların geçiş alanıymış. Yani anlayacağınız, tek kusuru hayvanların doğal yaşam alanlarına yapılmış olması! Otelin yerinin muhteşem olduğunu söylememle bu "kusur" itirafı bir çelişki gibi duruyor, farkındayım. "Eh, burası Afrika" deyip, kadı kızını da şahit göstermekten başka çarem yok. İşte böyle bir ortamda, restoranın veranda kısmında gayet lüks bir ortamda, nefis bir akşam yemeği yedik. (Ödediğimiz parayı yazmak görgüsüzlük olur. Ama bunu da yazmadan duramadım!!!). Menüde neler yoktu ki? Maalesef neler olduğunu yazamayacağım. Çünkü hemen hiçbirisi aşina gelmedi. Timsah etinin nesi aşina gelsin? Evet, ahir ömrümüzde timsah eti de yemiş olduk. Tavuk eti deseler inanırdım.

Lafı Yalçın'a getirmek istiyorum ama bir türlü daha uygun bir yolunu bulamadım. Bulunca bu kısmı yeniden yazarım. Onun için konuya bodoslamadan giriyorum. Hepimiz aynı geziyi yaptık ama, en unutulmaz anıların Yalçın'a ait olacağı kesin. Birincisi; şelale önündeki yolda dolaşırken fotoğraf makinesi ıslandı, çalışmaz oldu. Bunu unutabilir mi? Bu biraz da kendi kabahatiydi. Giydiği yağmurluk oldukça kısaydı. Bacakları güzel olsa neyse! Alttan su alınca kendi değil ama kamerası battı! Otelde bütün gece kurutmaya çalıştık. Bir türlü çalışmadı. Geziye çıkarken almıştı, gezi bitmeden attı. İkincisi şapka olayı. Zambezi gezisinde bir tek onun şapkası uçtu. Ben: "ne güzel, uçmasın diye bağı da var" derken şapka uçtu gitti. Uçmadı, ben yapmadım diyemez! O sırada video kaydı yapıyordum, kayıtlara geçti. Ve son olarak; bir zebranın saldırısına uğradı. Saldırı mahallinde "zebralara arkadan yanaşmayın" uyarısı vardı. Yalçın arkadan yanaştı. Fotoğraf çekecek ya, kendini kaybetti veya önündekini ada eşşeği sandı! İkisi birlikte de olabilir. Zebra da cezayı kesti. Fakat çifteyi tam oturtamadı. Oturtsaydı unutulmaz bir anısı daha olacaktı!

Bundan sonrası Lusaka'ya dönüş, son saatler, hava alanına gidiş, good-bye Zambia, aufwiedersehen Pia und Manfred...