24 Temmuz 2012 Salı

KUDÜS VE SAİRE...


BİRİNCİ KISIM; CİNLERİN HİKAYESİ

Evrende var olan her şeyin bir hikayesi vardır. Ben "şeyleri" bu hikayeleri ile severim.

Suriye çöllerini, Tsavo'nun kızıl kumunu, Santorini'nin lav kırıntılarını ceplerime doldurup eve taşımam ondandır. Sfenksten düşmüş bir kireç taşı, Petra'nın gülkurusu kayalarından bir parça, Marakeş'te yediğim sümüklü böceğin kabuğu odamın bir köşesinde, doğdukları yerleri anlatmak için bekler. Bu "şeyler" benim için birer zaman yolcusudur. Evde hiç kimse yokken, yanlarına oturup onlara kulak verir, hikayelerini dinlerim.

Arada bir durup, dalıp gitmem ondandır.

Dinlemesini bilene, her taşın, her kuşun ve ağacın anlatacak bir hikayesi vardır. Deniz dibindeki midyeler soyu tükenmiş canlılardan bahseder. Alaska fiyortlarındaki buzullar, Konya ovasındaki bir istiridye fosili veya Karakum çölündeki gemi iskeleti bize bir şeyler anlatır. Kontiki'nin sırrını And dağlarındaki Balsa ağaçları fısıldar. Odysseus'u Homer'e ilk anlatan, Ege'nin gümüş kanatlı martılarıdır. O martılar ki argoyu pek severler, en geveze yolcularıdır dümen suyunun. Biraz dedikoduya bulaşık, her bir sır bir simite karşılık, bir ayrık bir barışık, ille de küfürle karışık hikayeler anlatırlar. Dinlemezseniz çılgına dönerler. Çığlık çığlığa bağırmaları ondandır.

Cami avlularında güvercinlerin uçması boşuna değildir. Güvercinler ki, demkeştir namları, camilerden de eski bir hikaye anlatır. Boğuk üveymeleri kanat esintisine karışır, sabah serinliği gibi dolaşır minareleri.  En kızgın yürekler kanat sesiyle soğur. Güvercinlerin çokca kanat çırpmaları ondandır.

Zeytindağı'nın hikayesi bir güvercinin ağzındaki zeytin dalıyla başlar. Zion dağındaki veya tapınak tepesindeki işlere ise cinler karışır. Cinleri anlamak için cince bilmek gerekir. Kuş dilini Filistinlilerden, cinceyi de cinci hocadan önce söken Süleyman, gönül işlerine Hüdhüd kuşunu, yapı işlerine cinleri memur etmiş.

Filistinlilerin ağızlarıyla kuş tutamamaları ondandır.

Cinler taş üstüne taş koyup Süleyman'a bir duvar, tanrıya da bir ev yapıp, tapınak no 1 demişler. Bu ev, saray veya tapınak ne derseniz, Downing no;10'dan önceki en ünlü ev olmuş.

İngilizlerin sayı hesabıyla buralara bulaşması ondandır...

Adı sulh, selim, selamet anlamına gelen, Salomon'dan gelme Süleyman, allah selamet versin, 700 karıya kocalık yaparken, doğal olarak, asasına dayalı dimdik ölüvermiş. Herşeyi bilen cinler, hazretin gaibini bilememiş. Sırf bu yüzden, biraz da prestij derdinden, bu topraklarda ne olsa karışır olmuşlar...

Filistin işlerine cinlerin karışması ondandır...

Kudüs'ü anlatmaya başladığımda olayı uçağa kadar getirmiş, hatta uçağı Telaviv'e indirmiştim. Belli bir mantıkla çok iyi gidiyordu. Sonra işe cinler karıştı. Yaptığım bir değişikliği düzeltmeye kalkarken bütün yazdıklarım bir anda uçtu gitti. Kahroldum. Her zaman yedekli çalışırken, bu sefer hiç yedekleme yapmamıştım. Aynı şeyleri bir araya getirmem de mümkün değildi. Oturup yeniden yazmaya başladım. Fakat aklıma in ve cinlerden başka bir şey gelmedi. Bir de duvarlar.

İKİNCİ KISIM; HAZIRLIK ve YOLCULUK

Kudüs görmeyi en çok istediğim şehirlerden birisiydi. Kendimce şöyle bir plan yapmıştım. Önce Suriye, Mısır, Lübnan ve Ürdün'ü görecek, sonra sakıncalı damgalarla dolu pasaportu atıp yeni bir pasaportla İsrail'e gidecektim. Öyle de yaptım. Araya yeni pasaportumla bir de Alaska seyahati sıkıştırıp, kapı gibi Amerika vizesini de alınca kaymaklı ekmek kadayıfı oldu. Tam "yeme de yanında yat" durumu! Artık İsrail'e gidebilirdim. Derken, daha "ne zaman gitsem?" sorusunu sormadan olay kontrolümden çıktı. Bir akşam Emel geldi ve Miraç kandilinde gidelim dedi. Önce biraz duraladım. Zamanlama dini ritüelleri izlemek açısından enteresan olabilirdi. Kabul ettim. Bu sırada grubun karmakarışık olacağını, farklı hedefleri ve beklentileri olan insanlardan oluşacağını hiç düşünmedim. İdare ederiz dedim, fakat yanıldım. Bu yanılma kısmı gezinin son günü yaptığım bir yorumdur.

Her zamanki gibi ön çalışmalara başladım. Tam mayıs ayında yayınlanan, epeyce kalın bir Kudüs kitabı aldım (K.Balcı, A. İnce). National Geographic dergisinin eski sayılarında, tam oniki kere, farklı şekillerde Kudüs'ün anlatıldığını keşfettim. Ortadoğunun dinler tarihine baktım. Herod'un hikayesini okudum. Masada'yı öğrendim. Haritaları çıkarttım. Yöre bu kadar kutsallıkla dolu olunca, kutsal bilgi kaynağı Wikipedi'ye başvurdum. Antik Kudüs'ten başlayıp günümüze kadar geldim. Bu arada bir hafta sonu tamamen tesadüf olarak Kariye müzesine gittim. Ne ilgisi var derseniz, Kariye'deki mozaiklerin, Kudüs'ün hristiyanlıkla ilgili tarihine rehberlik ettiğini gördüm. Artık hazırdım...

Recep ayının yirmialtıncı gecesi, saat 0.55'te Telaviv'e müteveccihen yola çıktık. Yarın recebin yirmiyedisi, yani Miraç kandili. Göğün kaçıncı katı olduğunu bilemediğim onbininci metrede, göklerden inenlerin ve çıkanların hikayelerini okuyarak uçtuk gittik. Bir hayal dünyasındaydım. Sağımda solumda nebiler dolaşıyor, bulutların üstünde melekler raksediyor, başımdan aşağı kutsal sular dökülüyor, biraz ötemde bir at uçuyordu...

Pilotun sesiyle uyandım; kemerlerinizi bağlayın, iniyoruz...


Birisinin uçup gitmekte olan aklımı ve cismimi yere indirdiği iyi oldu. Yumuşak bir iniş yapıp gözlerimi açtım. Muhteşem bir hava meydanındaydım. Gördüklerimin en değişik ve güzellerinden birisi. Geniş ve aydınlık camlar, bir çemberin çevresinde yürüyerek gelinen çıkış koridoru, tekerlekli çantaların yanınızda kendi kendine kaydığı hafif ve tatlı bir meyilde altı-yedi dakikalık yürüyüş ve bavul teslim alanı. Bundan sonrası dünyevi işler; abartıldığı kadar olmayan pasaport kontrolü, neden geldin, ne zaman döneceksin, giriş damgası ister misin istemez misin sohbeti, oldukça kolay bir ÇIKIŞ ve İsrail'e GİRİŞ... Otoparkta bekleyen otobüs, motor sesi, yol işaretleri, sağa dön, sola dön, Kudüs 55 km, kum renkli evler, kum renkli yeşil, tek tük insan, tek tük cami... Bir cami önünde durduk. Sabah namazı kılınacak. Dışarıdayım. Hafif, ılık bir esinti var. Ağaçta bir kuş ötüyor. Bülbül olabilir. Bülbül olsun istiyorum. Uzakta başka bir kuş aynı nakaratla cevap veriyor. Ne soruyorsa ona cevap veriyor. Süleyman olsaydı anlardı şimdi kuşun ne dediğini... Silkiniyorum ve tekrar cami avlusuna dönüyorum. Olsa olsa "gel çiftleşelim" diyordur. Öbürü de cevap veriyordur; bunlar gitsin de sonra gelirim...

ÜÇÜNCÜ KISIM: HAYAL ve GERÇEK

Pireler berber iken kaybolan şehirlerde sadece cinler yaşar. Eriha'nın kat-kat, yirmi kat altında onbirbin yaşında cinler vardır. Kayıp ülkeleri, kayıp şehirlerin kayıp halklarını cinler anlatır. Tarih boyunca bir yıkılıp bir yapılan şehirler, tapınaklar, gidip gidip yeniden gelen halklar bu cinlerin konusudur. Cinlerin dilinden en iyi İmhotep, ondan sonra Hazreti Süleyman anlar. Fakat Kudüs'ün hikayesi onlardan çok önce başlar. Hikayenin odak noktası Kudüs'ün orta yerindeki bir taştır. Ya da oralarda bir taş diyelim. Çünkü bu taş Kudüs'ten önce de vardır. Kudüs'ten de, insandan da önce... Bir ihtimal; bu taş dünyanın göbek deliğidir!

Kudüs'e "umblicus mundi, dünyanın göbek bağı" denmesi ondandır...

Türkiye'den gelen rehberimiz diyor ki "Kudüs dünyada gökyüzüne en yakın yerdir. En ünlü astronomi alimleri de ölçtüler, doğrudur dediler". Zeytindağı'ndan aşağıya doğru bakıyorum. İleride Kubbet-üs Sahra gözüküyor. O zaman ben şu anda dünyanın biraz üzerinde oluyorum. Göğün birinci katı burası olabilir. Rehber biraz akıllı olsa "Cennete en yakın yer" derdi. O zaman ölçmeye de gerek kalmazdı. Devam ediyor:

- Zeytindağı Kudüs'ün doğusundadır. Tufanın sona erdiğini Hz Nuh'a haber veren güvercin, zeytin dalını bu tepeden alıp götürmüştür. Önümüzde gördüğünüz mezarlar yahudilerindir. Dünyanın en pahalı mezar yeridir. Fiyatlar yüzbin doları geçer. Eski şehrin etrafı Sultan Süleyman'dan kalma surlarla çevrilidir. Surların dibi Müslüman mezarlığıdır. Aradaki vadi Kidron vadisi'dir. Kidron demek ceviz denektir. Ahir zamanda sırat köprüsü buraya kurulacaktır. En aşağıda Davud'un büyük oğlu Absalom'un kabri bulunur.

Absalom'un kulesi rehbere başka, bana başka bir hikaye anlatıyor. Davut'un büyük oğlu Absalom, babası kendi yerine Süleyman'ı kral yapınca bu kuleyi yaptırmış. Tepesine de inat için bir yumruk dikmiş. Yahudi milleti babasına isyan eden bu çocuğa çok kızmış, ona ders olsun diye, bu kuleyi asırlarca taşlayıp durmuş. Sonuçta kulenin tepesinde yumruk filan kalmamış. Rivayet o ki; Sfenksin burnunu hacamatlama suçundan şartlı tahliye olan Napolyon buraya kadar gelip "bana ha!" demiş, yumruğu al aşağı etmiş. Gerçek şu ki, Napolyon Kudüs'e hiç gelmemiş. Kuleyi de Absolom değil, birinci yüzyılda başkası yapmış. Neyse, gerçekler kimin umurunda? Hikaye güzel, her taraf taş dolu... Dediklerine göre zaman zaman o kadar çok taş birikiyormuş ki, kule görünmez oluyormuş!

Rehberden sıkıldım. Gruptan uzaklaşıp, zeytin ağaçlarının altında, karşıdaki tapınak tepesini ve daha ötesini gören, sakin bir köşe buldum. Manzaradan etkilenmemek imkansızdı. Güneş arkalarda bir yerden yeni doğuyordu. Karşı tepeler henüz ağır bir nem bulutunun altında, hayal meyal seçiliyordu. Güneş yükselirken önce kıyamet kilisesinin tepesindeki haçlar aydınlandı. Sonra kayanın kubbesi, Kubbet-üs Sahra! Sabahın grisi beyaza dönerken eflatun bir gölgenin perdesiyle örtüldü. Tepenin en orta yerinde, O muhteşem kubbe altın sarısı rengiyle sislerin arasından çıktı. Sadece bu an bile Kudüs'e tekrar gelmeye değerdi!

Zeytin ağacına "sırat köprüsü nerede kurulacak?" diye sordum. Ne bileyim, diye tersledi. Birisi "kimseye söyleme" diye tembihlemiş olmalı. Muhtemel sırat köprüsünün muhtemel ayağının nerede olabileceğini hesaplamaya çalıştım. En stratejik yerler yahudiler tarafından kapılmıştı. Müslümanım desem zaten hiç şansım olmaz. Parasıyla değil mi desem, o da yok! Rahmetli Cemal Paşa bunların hemşerisi sayılır. Netekim, ondan torpil istesem? "Paşam bu harbe niçin girdik?" diye konuyu açıp, vatan millet sakarya sıcaklığında; paşam desem, şu yahudilerden birine bir iyiliğiniz olmuştur. Madem ki ahir zamanda köprüden önce onlar geçecek, ben de birinin arkasına takılsam, sırat köprüsünü ön sıralarda geçsem, karşılarda iyi bir yer kapsam? Kafasını iki yana sallayarak "fesuphanallah" çekti. Torpil, rüşvet? Enver Paşa'nın casusu musun nesin? Git işine kardeşim!!! diye homurdandı. Silkinip kendime döndüm. Güneş iyice yükselmişti. Rehber devam ediyor, daha doğrusu son noktayı koyuyordu:

- Otobüslere binip Mescid-i Aksa'ya gidiyoruz. Kadınlar baş örtülerini alsın, uzun etekler giyilsin, kollar kapansın.

DÖRDÜNCÜ KISIM; KUDÜS'ÜN HİKAYESİ

Kudüs, milattan yaklaşık 1000 yıl kadar önce Davut tarafından fetholunup, Yahudi ve İsrail krallığının merkezi yapılmış. Davut önceleri elinde sapanla dolaşan, bir yandan da babasının yanında kısmi zamanlı çobanlık yapan kendi halinde bir çocukmuş. Filistin devi Calut'u sapan taşıyla halledince, Yahudi milleti çocuktaki cevheri anlayıp onu kendilerine kral yapmış. Çobanlık o zamanlardan beri, kral, peygamber ve biz Türklerin çok aşina olduğu şekilde, başbakan ve cumhurbaşkanı yetiştiren bir serbest meslek dalı olmuş.

Kabilelerden bir krallık kuran Davut, boş zamanlarında davudi sesiyle mezmurlar okumakta, beste yapıp şiir yazmaktaymış. Şiir kitaplarını kimse almayınca sıkılmış. Boş duracağıma kutsal sandığın yuvasını yapayım diyen krala, "sen otur Zebur'u yaz, inşaatla uğraşma" şeklinde bir vahiy gelmiş. Bunun üzerine ondokuz oğlundan Süleyman, hem inşaata, hem de krallığa talip olmuş. Tapınağın bitmesiyle din işleri devlet işlerine karışmış. Tüm milletler için yaptım, dese de kimse inanmamış...


Buraya kadar olan kısımda Davut-Goliath (Calut) savaşı, onların Süleyman, birinci tapınak, birincinin yıkılışı, ikinci tapınak, ikincinin yıkılışı, bir duvarın yıkılmayışı, Hristiyanlığın çıkışı, İslamın doğuşu, kısa kesip uzun atlayalım; Osmanlının avdeti, bizim Süleyman, Süleyman'ın rüyasında dört kızgın aslan gibi bir sürü hikaye var… Meraklısı aslan mı leopar mı diye araştırırken biz devam edelim; Şehir tarih boyunca defalarca yıkılmış, kuşatılmış, işgal edilmiş, kurtarılmış, insanlar sürgün edilmiş, sürgünden dönmüş, isyanlar, savaşlar, idamlar ve intiharlarla dolu çileli bir yolculuktan sonra bugünlere gelmiş (Buradaki “sonra” kelimesi lafın gelişi. Yolculuk halen devam etmekte). Üç büyük dinin yolu bu şehirde kesişmiş. Bir şehir, bir allaha inanan üç dinin kutsalı olmuş. Sonrası malum; senin kutsalın, benim kutsalım derken, olanlar olmuş. Bence bütün zorluk bir ve üç sayılarının asal sayı olmasından ileri geliyor. Detaylar için isteyen matematik, isteyen din, istemeyen tarih kitaplarına bakabilir.  

Biz gene Filistin’e dönelim. Birinci Dünya savaşında İngilizler yöredeki Osmanlı hakimiyetine son vermiş. 1947’de Birleşmiş Milletler (BM) Filistin’de arap ve yahudi devleti kurulmasına, Kudüs'ün BM yönetiminde tarafsız bölge olmasına karar vermiş. 1948’de İsrail emr-i vaki ile bağımsızlık ilan etmiş. Araplar bunu kabul etmeyip savaş açmış. Sonuçta Kudüs’ün batısı İsrail’e, doğusu Ürdün’e kalmış. Doğu Kudüs, Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu en kritik kısım. İnsanların “ölmeye ölmeye geldik!” dedikleri cinsten bir yer. 1967’de İsrail, bize bundan fazlası vaadedilmişti deyip iman gücüyle dört koldan saldırmış. Altı gün süren “Altı gün savaşı” sonunda doğu Kudüs’ü, Batı Şeria'yı, Golan tepelerini ve Sina yarımadasını işgal etmiş, yedinci gün dinlenmişler!

İsrail yönetimi 1980 yılında (gece karanlığında) çıkardıkları bir kanunla (torba yasa olabilir) Kudüs’ü “bölünmemiş başkent” kabul etmiş. BM, 67’deki işgale ve Kudüs’le ilgili bu karara önce “bana ne!” sonra da “onlar beni tanımazsa, ben de onları tanımam” deyip itiraz etmiş. Bu kararı kimse takmamış. Onlar takmazsa ben takarım diyen Yaser Arafat Filistin Kurtuluş örgütünü (FKÖ) kurmuş. Terörle bir yere varılmaz diyenlerin ilk yenilgisi Filistinde olmuş. 1988’de Ürdün, Batı Şeria üzerindeki bütün haklarını Filistin Kurtuluş Örgütü’ne devretmiş. 1995’te Gazze şeridi ve Batı şeria’nın bazı bölümleri Filistin Ulusal Yönetimi’ne bırakılmış. Mescid-i Aksa ise özel durumu dolayısıyla Müslüman bir vakfın yönetiminde kalmış ve yahudilerin girişi yasaklanmış. Kapılardaki tam teçhizatlı İsrail askerlerinin “herkes girsin, ne var bunda” kayıtsızlığıyla, sivil müslüman görevlilerin ille de dinsel “kanıt” kaygısı bundan ileri gelmekte…

Kudüs’te ABD dahil, hiçbir yabancı ülkenin elçiliği yok.  Bununla beraber İsrail parlamentosu, hükümetin tüm unsurları, başkan ve başbakanın evleri ile anayasa mahkemeleri Kudüs’te bulunmakta. Filistinliler de BM’nin 1967 öncesi duruma dönülmesi ile ilgili (halen geçerli) kararı uyarınca Doğu Kudüs’ü başkent yapmak istiyormuş. İşte zurnanın zort dediği nokta burası. Ayrıca BM kararında şöyle bir ifade var; bölgedeki tüm devletlerin güvenli ve tanınmış sınırlar dahilinde varolma hakkına saygı duyulması…

Bunları Kudüs’ü tanımaya ve anlamaya çalışırken yazıyorum. Çünkü Kudüs “evet, gittim, çok beğendim. Naneli çay içtim, felafel yedim. Hava da çok sıcaktı” diye iki satıra sığacak bir şehir değil. Çoluk çocuğun neden boyna asker taşladığını, ya da cenazelerin neden koşarak taşındığını anlamak için şehrin geçmişini de biraz bilmek gerekiyor. Geleceğini bilmek ise hiç mümkün değil…

Kudüs elektrik yüklü bir şehir. İlk gördüğünüzde çarpılmanız ondandır. Yakınlaşıp elinizi uzattığınızda, ve biraz da değdiğinizde sinir uçlarınızın titreşmesi de ondandır. Kudüs’ten aldığınız elektrik, onu sevme ihtimalinden doğan bir elektrik değildir sadece.  Kabloları birbirine dolanmıştır. Yedi düvelin mühendisi bir araya gelse, hangi kablonun inceldiğini, hangisinden duman çıktığını, hangi kıvılcımın nereyi yakacağını bilemez.

Elektriği biraz olsun boşaltmak için olsa gerek, her tarafta gerekli gereksiz “barış” vurgusu var. Sağda, solda, levhalarda, ilan tahtalarında, utanç duvarının üstünde bile en çok görülen kelime barış. Bu kadar ortalığa dökülünce, eksik bir şey mi var? diye soruyorum. Belli ki, İsrail yönetimi de barış için başka ne yapabiliriz diye  kafa yormakta! Sonunda bulmuşlar. “Şehrin arapça isminde barış yok, herhalde ondan savaşıyoruz” gibi dahice (!) bir düşünceyle olsa gerek, şehrin arapça isminin Ursalim-al-Quds olmasına karar vermişler. Barış politikası diye buna derim! Quds bildiğimiz kutsal anlamına geliyor, S-L-M kökü ise barış…(Salem, Shalem, Salam, Shalom). Wikipedi’nin yalancısıyım. Barış kenti Kudüs! Zion tepesinde paslanmış demirden güvercin heykelleri, Kidron vadisine bakan panellerde, en turistik köşelerde, adeta sağlıklı yaşam yürüyüşü yapan insan resimleri… Resmin bir köşesinde mutlu bir köpek… Bütün savaşların barış için yapıldığını hatırladım. Belli ki İsrail yönetimi ölümlerin soğukluğunu, barış kelimesinin sıcaklığıyla ısıtmaya çalışıyor. Bilmezler mi bazen “kelimelerin kifayetsiz” olduğunu?

Kudüs kaybolması zor bir şehir. Bir anlamda zor, bir anlamda kolay. Hangisini seçeceğiniz size bağlı. Ben olsam, zor da olsa kolay da, kaybolmayı seçerdim. Tıpkı Mardin’de seçtiğim gibi. Kudüste de sokakların darlığı, karışıklığı, kemer ve abbaraları, evleri, hasılı eski şehrin tüm anatomisi aynen Mardin gibi. Farkı şu ki, her köşe başında, her direkte onlarca kamera var (belki şimdilerde Mardin’de de vardır). Direklerin olmadığı yerde, gökyüzünde, altında onlarca kamera asılı olan balonlar dolaşıyor. Bunları anlamak, bir Türk olarak daha kolay. Büyük abi bizi izliyor, allah razı olsun, çoluk çocuk kaybolursa kolay bulunur, güvenlik filan deyip geçebilirsiniz. Sadece ortalık yerde burun karıştırmamak veya kıçını kaşımamak yeterli. Fakat burada çok net bir abartı var. Devamlı izlenme baskısını siz de her an hissediyor ve küntlük derecenize göre er veya geç soruyorsunuz, ne oluyor?  

TAŞLAR VE KAYALAR 

Tur rehberiniz anlatıyor;  Kanuni Sultan Süleyman 1538'de şehrin etrafındaki surları yaptırmış.1860'lara kadar şehir, sadece “Eski Kudüs” denen  bu kısımdan ibaretmiş. Sonradan büyümüş. Haram-al-Sharif muallak kayayı çevreleyen tüm alana Memluk ve Osmanlılar tarafından verilen isimmiş. Kubbet-üs Sahra kayanın kubbesi demekmiş, Kubbenin altındaki kaya Muallak" namlı kayaymış. Muallak kaya çok muallakmış. 621 yılında, tam da bugün olan  recebin 27sinde Hz. Muhammed Burak atına atlayıp bir gecede Mekkeden Kudüse gelmiş. Atını şuraya bağlayıp, bu koridordan geçmiş, oradan göğe yükselmiş. Taş heveslenipben de geliyorum diye havalanmış. Gaipten bir ses Portakal, sen burada kal demiş, kayanın kafası karışmış, havada öylece muallak, kalakalmış!
Başka  bir taş hikayesi de Via Dolorosa sonundaki Kutsal Kabir (Holy Sepulcher) veya diğer adıyla Kıyamet Kilisesi'nde var. Via Dolorosa'nın bir ucu, Mescid-i Aksa'ya girmek için geçtiğimiz Aslanlı Kapı'dan başlıyor. Mescide doğru dönmeyip batı istikametinde ilerlerseniz "çile yolu"nu buluyorsunuz. Yaklaşık 600 metrelik bir yol. Her cumartesi günü bu yolda Fransisken rahipleri törensel bir yürüyüş yapıyor lar. Tören, son 5 durağın bulunduğu Kutsal Kabir Kilisesi'nin içinde devam ediyor. Bu duraklar İsa'nın çarmıhı taşırken geçen olayları temsil ediyor ve yol üzerinde bir takım işaretler ve küçük şapellerle vurgulanıyor. Benim orada bulunduğum gün de tesadüfen bir cumartesi günüydü ve kendimi (yine tesadüfen) bir anda, ilahiler okuyarak yürüyen, kahverengi giysili rahipler arasında buldum. Doğrusu fotoğraf çekmeye önce biraz çekindim. Ne de olsa kutsal bir törenin içindeydiler. Grubun en önünde, başında fes olan iki adam vardı. Bu da eskiden kalma bir adetmiş. Vakt-i zamanında, yürüyüş sırasında rahiplerin güvenliğini Osmanlı askerleri sağlarmış. Şimdi bu gelenek, fesli Filistinlilerle temsil ediliyormuş. Kilisenin ön kapısından girer girmez, yerdeki  dikdörtgen şeklinde bir taş dikkatimi çekti. Çekmeyecek gibi değildi. Gül kurusu renkli bu taş Hz. İsa'nın çarmıhtan indirildikten sonra meshedildiği musalla taşıymış. İnsanlar bu taşı görünce cezbeye geliyor, üzerine kapanıp ağlıyor, yanlarında getirdikleri bilumum eşyayı bu taşa sürüp kutsuyorlardı. Muhtemelen döndüklerinde kutsal hediyeler olarak dağıtacaklar. Gelelim arkeolojik gerçeklere. Taşın yerinde önceleri haçlıların, İsa'dan neredeyse bin yıl sonra, müslümanların musalla taşından esinlenerek koydukları bir taş varmış. Sonradan bu taş bitmiş! Gelen giden koparıp götürünce ortada taş kalmamış. Sebebi Kudüs'ten giden taş parçalarının Avrupa'da iyi para etmesiymiş. "Broker" mantığıyla, muallak kaya mı yoksa bu taş mı daha çok kazandırır diye hesapladım. Kesinlikle bu taşa yatırım daha karlı olur! 1810 restorasyonunda aynı yere şimdiki taş konulmuş. Ayrıca geçenlerde televizyonda seyrettiğim bir arkeoloji araştırmasında, kilisenin kalbindeki Golgotha taşının da çarmıhın dikildiği kaya olamayacağı gösteriliyordu. Şu andaki Çile yolu güzergahı da, (zamane fen işleri müdürü tarafından) 18. yüzyılda belirlenmiş. İsrailli arkeologlar buna da bir kulp taktılar. Böyle bir şey hiç olmamıştı diyecekler ama lafı biraz uzatıyorlar...
Miraç gecesi bu yola bir kere daha gittik. Bir gün önceki Mescid-Aksa ziyaretimizde, tüm alan cuma namazına gelenlerle doluydu. İbadet faslı neredeyse 3 saat sürdü. Ortalık çok kalabalık ve hareketliydi. Hatta sonuna doğru hilafet isteyenlerin bir gösterisine de şahit olduk. Pankartlar astılar, konuşmalar yapıldı, coşkulu bir şekilde dualar okuyarak, allahü ekber sesleri arasında uzaklaştılar. Bir de cenaze vardı. Bu cenaze toplantının bir parçası mıydı anlamadık. Tabutun üzeri açıktı. Ellerinde uzun palmiye yaprakları taşıyan gençler, adeta koşar gibi cenazeyi alıp götürdüler. Mezarın üzerine konan palmiye yaprakları kuruyuncaya kadar, ölünün kabir azabını azaltırmış. Cuma gününe kıyasla Miraç gecesi oldukça sakindi. O kadar kalabalık da yoktu. İnsanlar namazlarını kılıp ayrıldılar. Biz de batıdaki Pamukcular kapısından çıkıp önce Ağlama Duvarı'na gittik. Cumartesiydi, Yahudilerin kutsal saydıkları şabat gününün bitmesine 30-40 dakika vardı. Kimlik kontrolünden ve adam boyu turnikelerden geçtik. Kameralara nanik yapıp geniş bir alana çıktık. Burada eskiden, duvarın önünde bir duvar daha varmış. Alan genişlesin diye Osmanlıdan kalan bu duvarı yıkmışlar. Birisi yanımıza gelip uyardı; 30 dakika daha kaldı, lütfen şabat bitene kadar fotoğraf çekmeyin, dedi. Şabat, gökte üç küçük yıldız gözükür olunca bitiyormuş. Duvarın önü yahudilerle doluydu. Musa'nın dördüncü emrini yerine getirmiş, ufak kağıtlara yazdıkları dilekçelerini taşların aralıklarına sokuşturmaya gelmişlerdi. Dördüncü emre her hafta uyup, 6, 9 ve onuncu emirleri es geçmeleri hayret verici. Esasında hayret etmemek lazım, hayret diye yazmam lafın gelişi. Yahudiler on emiri sadece kendi cemaatleri ile ilgili olarak yorumluyorlar.  Örneğin "öldürme!" emrinden anladıkları, başka bir yahudiyi öldürmemek...

Musa bu günleri görseydi ağlamakla kalmaz, "sadece sizi kastetmemişti" diyerek kafasını duvarlara vururdu!  Birisinin ortaya çıkıp, "yanlış anlaşıldım" demesi lazım!

Ağlama duvarından ayrılıp tekrar çile yoluna gittik. Ortalık çok sessizdi. Evlerine döndükleri belli olan bir kaç kişi geçti. Birisi eliyle duvarın bir yerine değip parmaklarını dudaklarına götürdü. Yoldaki dükkanların hemen hepsi kapalıydı. Biz de ortamın dinginliğine uyup konuşmadan yürürken karşımıza bir kahvehane çıktı. Önündeki alçak iskemlelere oturup hem dinlendik, hem de "Turkish" kahvemizi içtik. Çay-kahvehanenin sahibi kahve hasbıhalinden Türk olduğumuzu anladı. Bu bize 10 puan daha kazandırdı. Yanımıza gelip oturdu ve anlattı.

Hulasa;


Ne Filistin insanı ne de yerel rehberler kayanın, taşın derdinde... Ağlama duvarının değil, yaşamlarına örülen duvarların derdinde. Hem soyut duvarları, hem somut duvarları yaşıyorlar. Satsan beş para etmez duvarlara ağlıyorlar. Onlar gizli şifreleri değil, açık ve de apaçık Filistin sorununu anlatıyorlar. Oraya gelen insanların hayalleri değil gerçekleri öğrenmesini istiyorlar. Üstünde bulundukları Mescid-i Aksa’nın altının oyulduğunu, arkeolojik çalışma kisvesi altında yeni dehlizler açıldığını, dehlizlerin Kubbet-üs Sahra’nın altına kadar uzandığını, bir gün tüm alanın çöküp yok olacağını söylüyorlar. Yaşam zorluklarından bahsediyorlar. Bu yaşam zorluğu dediğim, sizin bizim bildiğimiz geçim zorluğundan çok fazlası. Tam anlamıyla bir yaşam ve yaşama sorunu. Anlamayanlar veya Kudüs’ü sadece müslümanların ilk kıblesinden ibaret sananlar için  “Yaşam” kelimesini biraz daha açalım.

BEŞİNCİ KISIM; DUVARLAR




Duvarlar duvarlar
Ötedekini
beridekinden ayıran duvarlar...




El Halil ve Beytlehem’e gidiş

Gezimizin ikinci günü programımızda El-Halil ve Beytlehm (Bethlehem) şehirleri var. El Halil (Hebron) şehri , tıpkı Beytlehm, Eriha, ve Ramallah gibi, İsrail'in "west bank" adını verdiği batı Şeria'da, Filistin otoritesine bağlı bölgede bulunuyor. Kudüs’ten 30 km uzakta. Özelliği, Bizim grup için özelliği İbrahim Camisinin burada bulunması. Genesis kitabına göre; 3700 yıl önce Hz. İbrahim burada eşi Sarah'ın cenazesini koymak için bir mağara satın almış. Sonradan bu alana Hz. İbrahim Camisi yapılmış. Haram El Halil de denen caminin içinde Hz. İbrahim, eşi Sara, Hz. İshak ve Hz. Yakup’a ait sandukalar var. İçlerinde ne var bilmiyorum. Kudüs'ün sadece 8 km güneyindeki Bethlehem'de ise Hz.İsa'nın doğduğu mağara üzerine yapılan "Nativity" Doğuş Kilisesi görülecek. Şehrin isminin etimolojik kökü enteresan; Beth veya Beyt ev, Bet lahm (lahmacundaki lahm) et evi, Bet lehem ise ekmek evi anlamına geliyor.
Yola çıktıktan kısa süre sonra Batı Şeria’yı çevreleyen duvarları gördük. Şimdiye kadar 7 metre yüksekliğinde 760 km duvar örülmüş. Yol üzerinde de kontrol noktaları var. Buralardan geçebilmek için önceden izin almak gerekiyor.  İzin alamazsanız, turist olsanız bile işiniz zor. Örneğin daha güneydeki Masada bölgesine giderken, İsrail bölgesinde olduğu halde, kestirme yol Filistin bölgesinden geçtiği için, İsrail yetkililerinden izin almak gerekiyor. Bu takdirde yol 60 km kadar sürüyor. İzin alamazsanız gideceğiniz yol, Şeria’ya girmeden çevresini dolanacağınız için 160 km oluyor. Duvarın ne kadar engelleyici olduğunu görebilmeniz için bir harita bulup yan tarafa koydum. Açık gri ile gösterilen yerler Filistin kontrolünde olan yerler. Haritada otobüs ulaşım ağı gösterilmiş. Açık gri bölgelerde oturan Filistinlilerin bu ulaşım hizmetinden yararlanabilmelerinin zorluğu çok net görülebiliyor. İlle de binmek istiyorlarsa İsrail yönetiminden izin almak zorundalar. Zengin olmak da pek fazla bir şey değiştirmiyor. Bir örnek vereyim. 
El Halil’de yaşayan Zengin bir Filistin tüccarısınız. Arabanız var, benzininiz var, paranız, herşeyiniz var ve Kudüs’e gitmek istiyorsunuz. Soruyu sorunları test usulü çözebilen halkım için özetliyorum; El-Halil’den Kudüs’e arabanızla kaç saatte gidersiniz? Şıkları görelim; a) 3 saat, b) 1 saat, c) 5 saat d) hiçbiri. Sizin yerinize düşünüyorum. Cevap “a” olamaz, bu caydırıcı şıktır, “b” olsaydı kolay olurdu, içimden bir ses “c” diyor, “d” hem saçma, hem anlamsız! Sevgili halkım, doğru cevap maalesef hem saçma, hem anlamsız “d” şıkkı. Çünkü sorudaki kilit kelime; arabanızla… Filistinliyseniz, Filistin bölgesinden çıkıp Kudüs’e kadar kendi arabanızla gitmeniz mümkün değil. Kontrol noktasında arabanızı terketmek zorundasınız. Evraklarınız kontrol ediliyor ve yaya olarak duvarın diğer yanına geçiyorsunuz. Ondan sonrası allah kerim.
Diğer bir örnek National Geographic Haziran 2009 sayısından. Hristiyanların durumu da pek farklı değil. Kısaltarak naklediyorum:
"Mark Beytüllahim'li. Batı Şeria'dan. Yani kimlik belgeleri Filistin Yönetimi tarafından verilmiş ve bu ziyaret için de İsrail'den izin belgesi alması gerekiyor. Ailesi Eski Kent'te yaşayan Liza ise İsrail kimliği taşıyor. Bu nedenle, beş yıldır evli olmalarına ve Kudüs banliyölerindeki bu apartman dairesini kiralamış olmalarına rağmen, İsrail yasalarına göre aynı çatı altında yaşayamıyorlar. Mark, anne-babasıyla Beytüllahim'de yaşıyor. Aradaki mesafe dokuz kilometre ama, aralarında İsrail'e ait bir kontrol noktası ve Duvar olarak bilinen yedi metre yüksekliğindeki beton bariyer var
...İsrail'de ya da Filistin topraklarında yaşayan herkes için stres, yaşamın bir parçası. Ama 1894'te nüfusun yüzde 13'ünü oluştururken bugün genel nüfus içinde yüzde 2'nin altında bir orana sahip olan ve toplam sayıları 196 bin 500 kişiden oluşan Filistinli ve İsrailli Arap Hıristiyanlar, gergin İsrailli Yahudiler ve gergin Filistinli Müslümanlar arasında, benzersiz bir şekilde oksijene aç bir alanda yaşıyor."

El Halil kentinde Halilül Rahman camisine gidiyoruz. Otobüsten indikten sonra 15 dakika kadar yürümemiz gerekiyor. Çarşının içinden geçiyoruz. Hiçbir özelliği olmayan sıradan dükkanlar, evler vs. Yol giderek daralıyor. Bir yerden sonra dükkanların çatı seviyesinde, üstümüzde bir tel örgü beliriyor. Tel örgülerin yan tarafında dikenli teller var. Birisine sordum. Yahudiler sokaktan geçenlere bazen taş filan atıyorlarmış. Teller onun için yapılmış. Derken yol iyice daralıp tünel haline geliyor. Karşımızda gene bildik, adam boyu turnikeler, makineli tüfekler, dik dik süzen askerler... Caminin yanında iki yol daha. Bizimle ilgili değil. Buradaki halkla ilgili. Bize sadece bir gün, onlara her gün... Birinde tel örgülü bir kapı. Diğerinde bir turnike daha. Turnike tek yönlü. Girmek var dönmek yok. Dönmek var ama izne tabi. İzin yukarıdaki tel örgüden geliyor. Asker aşağı bakıyor. Bu geçebilir diyor. Turnike ters dönüyor. Çocuk geçiyor. İçeri su taşıyor. Bu geçemez diyor. Kadın paketi demirlerden içeri uzatıyor. Biz neredeyiz? İçerde miyiz? Dışarda mıyız? Neresi içeri oluyor? Camiye gitmiyor muyduk? Namaz? Din? İnanç? Bir allah? Aynı peygamber? Aynı hazret, Hazreti İbrahim filan? Bir turnike daha, gene İsrail askerleri, gene dik bakışlar... Nasıl bir yere geldik? Anlatayım.

1994 yılında fanatik bir İsrail'li İbrahim Camisi'nde dua eden Filistinlileri öldürmüş. Bunun üzerine Filistinliler buradaki güvenlikleri için İsrail'den garanti istemişler. Tekrar tekrar şiddet olayları yaşansa da 15 Ocak 1997 tarihinde Hebron protokolü imzalanmış. Buna göre İsrail askerleri El Halil'in %80'inden çekilmiş. Şehir H1 ve H2 olarak ikiye ayrılmış. Tamamen Filistinlilerden oluşan H1 bölgesi Filistin yönetiminde kalmış. 400 Yahudi ile 40.000 Filistinlinin yaşadığı H2 bölgesi İsrail yönetimine verilmiş. Eşitlik diye buna derim. Kardeşlik neyse de, özgürlük nasıl olacak?
Aslında, Hebron'a özgüymüş gibi gözüken bu H1-H2 bölünümü İsrail'in her yerinde geçerli. Sayı hesabıyla, bakın 1 numarayı da size verdik, daha ne istiyorsunuz durumu...

İsrail'in tamamı F1 adalarından oluşan bir İ2 okyanusu. Size internette bir web sayfası öneriyorum. "Visualizingpalestine" Burada ayrımlı yol sistemi "segregated road system" diye bir kısım var. Bir nevi "tahsisli" yol. Fakat kelimenin ayrılmaktan daha sert, tecrit gibi bir anlamı daha var. Ben buna ırk ayrımı gibi bir anlam yükledim. Resme bakınca sorunun ne kadar kördüğüm olduğu bir bakışta görülebiliyor. Filistinliler ve İsraillilerin plakaları farklı renkte. Plakanın rengi, hangi yolları kullanabileceğini dikte eden bir kod. Haritadaki diğer kodlar da yolların renkleri. İlk dikkati çeken, sarı renkle gösterilen yolların ne kadar yaygın olduğu. Bu yollar İsrail'lilere vaadedilmiş (!) yollar. Batı Şeria'da bile bazı yollar sadece İsrail vatandaşlarına ayrılmış. İkinci sırada kırmızılar var. Filistinliler kırmızı yolları resmi izinle kullanabiliyor. Yolların Batı Şeria'da olması farketmiyor. Beyaz renkli olanları seçebilirseniz eğer, ne kadar sınırlı olduğunu ve devamlılıkları olmadığını göreceksiniz. Bunlar Filistinlilerin kullanabildiği yollar. Yol Batı Şeria'da olsa bile, bir Filistinlinin iki büyük yerleşim yeri arasında özgürce yolculuk yapma şansı yok. Yol sorunu bu kadarla bitmiyor. Haritanın sağında yolların tipolojisi verilmiş. Onlara da resmin üzerine tıklayıp büyüttükten sonra kendiniz bakın. Benim içim bayıldı...

Meraklısı oyalansın diye bir alıntı yapayım:

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (BM, 1948)
...Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildiri'de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Bundan başka, ister bağımsız ülke uyruğu olsun, isterse bağımlı, özerk ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke uyruğu olsun, bir kişi hakkında, uyruğu bulunduğu devlet ya da ülkenin siyasal, adli ya da uluslararası durumu bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir...
ALTINCI KISIM: MASADA - LUT GÖLÜ - ERİHA
Üçüncü gün Masada'ya gittik. İzinlerde bir sıkıntı çıkmadığı için kestirmeden güneye indik. Bir süre sonra deniz seviyesini gösteren işareti geçtik ve aşağıya inmeye devam ettik. Yerleşim yerleri bitti, etraf çölleşti, yaklaşık 1 saat sonra Masada'ya geldik. Masada, aralarında bir vadi bulunan iki büyük kayalıktan ibaret. Esas önemli olan doğudaki, 400 metre yükseklik olan kayalık. Bu durumda tabanı Lut Gölü, üst noktası ise yaklaşık deniz seviyesinde oluyor. Dağın eteklerinde bir alışveriş merkezi ve teleferik istasyonu vardı. Kapıda bizi Masada sığırcıkları karşıladı. Sadece buralarda yaşayan özel bir tipmiş! Gözleri boş boş bakan, zombi kılıklı tuhaf kuşlardı. Başka kuşların buraya yaklaşmaması gayet normal.

Kayalığın tepesi romboid şeklinde, gayet düz bir plato ve kenarları kale surları ile çevrili. Masada kale anlamına geliyor. Rivayet o ki, Kral Herod burayı icabında kaçıp gelir, bi yerinde saklanırım diye yaptırmış. En kuzey ucuna, kartal yuvası gibi bir yamaca da sarayını oturtmuş. Herod burada keyif sürmüş mü bilmiyorum. Bana keyif sürülecek bir yerden çok, inziva yeri gibi geldi. Kayalığa doğal yollardan çıkmak imkansız denecek derecede zor. Bizim aramızda bu imkansızı başarabilecek inatta sadece Ayşe vardı. Onu zorla ikna edip teleferiğe bindirdik. Biraz sonra plato kısmında, surların içindeydik. Kalenin gezi düzenini çok iyi ayarlamışlar. Yürüyüş patikaları belli bir mantık sırasıyla işaretlenmiş ve her önemli kısmın önüne, gerçekte olması muhtemel şeklinin maketini yerleştirmişlerdi. En üst noktaya çıkıp etrafa baktım. Doğuda Lut gölü, biraz kuzeyde En-Gedi yerleşimi gözüküyordu.
Kudüs'teki ikinci tapınağın Romalılar tarafından yıkılmasından sonra (MS 70) bir grup Yahudi burayı Romalılara karşı bir direniş üssü olarak kullanmış. Romalılar da gelip Masada'yı kuşatmışlar.  Sarnıçlar vs ne kadar büyük olsa da, direniş ancak 2-3 ay sürebilmiş. Sonunda Romalılar kaleyi almışlar. İçeri girdiklerinde kaledeki direnişcilerin topluca intihar ettiklerini görmüşler. Masada efsanesi böyle başlamış. İnternete bakınca olayın teferruatını ayrıntılı olarak bulmak mümkün. Kaç kişiymiş, nasıl ölmüşler, atlamışlar mı, boğazları mı kesilmiş hepsi mevcut. Çünkü israil'liler bu efsaneye çok önem veriyorlar. İsrail ordusunun ilk üç aylık eğitim sürecinden sonra yapılan törenlerde, askerler geceyarısı bu dağa tırmanıyorlar ve yemin ediyorlar; Masada asla tekrar düşmeyecek! Bir yerde, sporcuların bile büyük şampiyonalara böyle uğurlandığını okumuştum...
Romalı ve Filistinli sporcuların işi zor...
Dönüşte teleferiğin alt istasyonundaki dinlenme yerinde, hediyelik eşya seçer gibi yapıp oyalandık. Yukarıdaki korkunç sıcaktan sonra burası bir vaha gibiydi. Klimayı kastediyorum. Biraz soluk alıp rahatladık.
Masada'dan sonra Lut gölü'ne geçtik. Gölün batı kıyısı boyunca sadece tek bir tesis vardı. Ürdün tarafıyla karşılaştırınca, hem sayı hem nitelik olarak son derece yetersizdi. Filistin yönetimi tarafında olması, muhtemelen yatırım yapılamasının başlıca sebebi. Bulduğumuz tek tesiste göle girenler oldu. Geçen sene Ürdün tarafında denemeseydim ben de mutlaka girerdim. Bu sefer bir çam ağacının altına uzanıp, daldaki kozalakları saydım. Uyumuşum...
Sırada Eriha var. Lut gölü boyunca kuzeye çıktık. Sağımızda Ürdün sınır kapıları solumuzda yer yer, tepelere yerleştirilmiş füze rampaları vardı. Bir yerde iki kayanın arasında uzun boynuzlarıyla bir dağ keçisi gördüm. Bir iki salise sürdü sürmedi. Tüm yolda füze rampasından başka bir şey görmemiş olsaydım üzülürdüm.
Eriha kuş bakışı bakınca diğer bütün yerleşkelerden farksız, sıradan bir  ortadoğu şehri. Tevratta adının nasıl olup da "palmiye ağaçlarının şehri" diye geçtiğiniz anlamak zor. Bizim için önemi burasının, dünyanın ilk yerleşkelerinden biri, belki de birincisi olması...  
Otobüs teleferik istasyonunun önünde durdu. Masada'dakinden sonra son derece ilkel bir yerdi. Teleferiğe atlayıp Eriha arkasındaki tepelere doğru yükseldik. 350 metre yükseklikte, bizim Sümela Manastırını andıran, "Temptation" Manastırı var. İsa vaktiyle burada 40 gün 40 gece oruç tutmuş. Sebebini merak eden açsın baksın. Manastır aynı isimli tepeden Ürdün vadisi ve 3 km kadar uzaktaki Eriha şehrine bakıyor. Sümela'dan daha sonra, altıncı yüzyılda yapılmış. Filistin bölgesinde olmakla beraber ortodoks kilisesi tarafından yönetiliyormuş. Teleferiğin durduğu yerde gayet güzel manzaralı lokanta ve kafeler var. Manastıra ulaşmak için bunları geçip epeyce yokuş çıkmak lazım. Biz ağırdan alınca, bu işi Ayşe yaptı. Biraz sonra geri döndü. Manastırın kapısı kapalıymış. Birisi de; kapalı kardeşim! demiş. Haydaa..
Manastır pazar günleri dörtte kapanıyormuş. Bugün pazar ve saat dördü biraz geçiyor. Kös kös geri döndük. Aşağıda birisi uyarsaydı ya! Kahve içebilirsiniz ama manastıra giremezsiniz deseydi ya!
Eski Eriha kalıntılarını teleferikle inerken ve çıkarken üstten gördük. Orası da kapalıymış. Kalıntıların bulunduğu tepeye Sultan Tepesi diyorlar, "Tell es-Sultan"
Kudüs'e dönüyoruz. Anlatırken bile yorulduğumu hissediyorum. Ritmim yavaşladı. Otobüs de yavaşladı. Tekrar Zeytindağı'nda, oteldeyiz.

YEDİNCİ KISIM: KUDÜS'TEN SONRA

Kudüs'ten ayrıldık. Tekrar Eriha tarafına gideceğiz. Bunun anlamı; günümüz bol bol duvar seyrederek başlayacak. Önce ağlama duvarına kısa bir ziyaret, sonra yola çıkış, duvar,  dikenli tel, duvar, Musa'nın makamına kısa ziyaret, tekrar yola çıkış, duvar, yol, mola, deve, oturan deve, tuvalete kısa ziyaret, yol, duvar, sıcak, tekrar duvar, utanç duvarı, utanç kapısı, utanç balonları, solda Eriha, sağda Ürdün, bi yerin sınırı, bi şeyin çıkışı, bi şeyin kontrolü, silahlı adamların otobüse dalışı, tırnak kontrolü, silahlı adamların otobüsten inişi, Ürdün sınırı, yine füze, yine sıcak, yine füze, bir dağ keçisi, toprak, kum, sıcak, yine Ürdün sınırı, virgül aralarında incir ikramı, erik, kayısı, sağımız Ürdün, Şeria'dan çıkış, giriş mi çıkış mı, kafam karışık, bi yerde hurmacı, istikamet Taberiye, Taberiye dibinde Ürdün Nehri, Ürdün nehrinin dibinde Yardenit.
Ürdün nehri tuhaf bir nehir. Lübnan sınırına yakın bir yerden çıkıp güneye iniyor, genellikle deniz seviyesinin altında akıp, sonunda Lut gölüne dökülüyor. Aktığı vadinin, Afrika'daki Rift vadisiyle ilgisi var. Anlaşılan vadinin güneyi insanlığın geçmişini aydınlatırken, kuzeyi geleceğini karartıyor. Ürdün nehrinin bu bölgedeki varlığı sınırları ve sınırlar için yapılan savaşları belirliyor. Bakınız; altı gün savaşı! Bu bölgede her keyfe uygun bir yer bulabilirsiniz. İlle de savaş diyenler için; Golan tepeleri. Savaşma, seviş diyorsanız; ılıca ve su sporlarıyla Galilee... Dünyada mekan, ahrette imansa derdiniz, tam Yardenit'e göresiniz...
Yardenit, Ürdün nehrinde İsa'nın John tarafından vaftiz edildiği yer: "...when he came up out of water, immediately he saw the heavens opened and the spirit descending upon him like a dow, and a voice came from heaven: Thou art my beloved son, with thee I am well pleased...". Umarım anladınız. Anlamadıysanız "amin" demeniz yeterli. Duvarlarda her dilden bu yazı var. İnsanlar kendilerine verilen uzun beyaz gömlekleri giyerek suya giriyorlar. Suyu yaralara berelere de iyi geliyormuş, şefin tavsiyesi! Bizden de birileri girdi, ama doğrusu kedi büyüklüğündeki su fareleriyle aynı banyoyu paylaşmak istemedim.
Şöför Nasıra'ya uğrayıp uğramamak konusunda bir hayli kararsızdı. Nasıra'lı İsa işte, ne var bunda? Ben Gazze'li Ahmet'im diye Gazze'ye gidiyor muyuz? der gibi bir hali vardı.

Şoförümüz Ahmet Nasıra'ya uğramak istemedi. Kalemim de istemedi. Ahmet sonunda karar değiştirdi ve Nasıra'ya girdi. Kalemim tereddütte, bir türlü konuya giremedi. İsteyen gitsin, isteyen açsın okusun dedi. Ben yazmam dedi. Neden diye sordum, yoruldum dedi. Yazmaktan yoruldum. Gene kilise, gene cami, bu sefer beyaz cami, İsa'nın koyunu, İsa'nın annesi, Meryem'in kuyusu, yine bir kuyu, yine Cebrail, Cebrail'in müjdesi, müjdenin kilisesi... İsteyen açar bakar. Herkes yazmış, bir de ben yazamam dedi. Haklı, kalemi kapatıp cebime koydum.




SEKİZİNCİ KISIM: BİR BAŞKA ÜLKE, AKDENİZ

Batı Şeria'dan uzaklaştıkça atmosfer yumuşadı. Çer-çöp azaldı, seralar, ekili araziler çoğaldı. Gerilim giderek düştü. Denize giden tatilcilere dönüştük.

Dağ tepe inip çıkarak ilerlerken, karşıda tüm ihtişamıyla Akdeniz gözüktü. Adeta başka bir ülkedeyiz. Bu ülkenin Başkenti Telaviv. En kuzeyinde, Lübnan sınırına 25-30 km mesafede Akka var. İkisinin arasında da Hayfa. Çeşitli tur programlarında bu üçlüye kuzeyde Armageddon ovası ve güneyde Caesaria antik kent ve limanı ekleniyor. Buralarda cami varsa mutlaka biz de uğrarız. Yoksa Allah kerim... Şimdilik ilk hedefimiz Akka’daki Cezzar Ahmet Paşa camisi. Rehber,  Napolyon’u yenen komutan diye sesini yükseltti. Tüm yolcular Osmanlı gururuyla yerlerinden doğruldu. Sanki surların üstünde Ahmet paşa’yı görecekler. Ne de olsa Tarih kitabından akıllarında kalan tek isim, Napolyon’a “dur, buraya kadar!” diyen koca Ahmet Paşa... Deve kasabı diyorum. Hani lakabını da bilsinler diye. Cezzar’ı hepsi bilirler de Cezzar’ın anlamını bilmezler diye… Bir çete savaşında 70 kadar bedeviyi kesince Araplar “cezzar, deve kasabı” lakabını takmışlar. Bizim de çok hoşumuza gitmiş. Osmanlı hoşgörüsü bu olsa gerek…
Cezzar Ahmet Paşa camisinden sonraki 24 saatimiz, yani Telaviv hava meydanına girişe kadar olan kısım,  hızlandırılmış bir metro yolculuğu gibi geçti. Ne yoldan bir şey anladım, ne duraklardan… Woody Allen kursa gidip hızlı okuma tekniğini öğrendikten sonra Tolstoy’un “Savaş ve Barış” kitabını okumuş. Eser hakkında düşüncesini soranlara “olay Rusya’da geçiyor…” demiş. Benim de okurlara söyleyebileceğim bu kadar; Deniz kenarında üç şehir var!
Daha? Diye soranlar için, daha uzun bir cevap; Akka, Hayfa ve Yafa…
Akka’da gideceğiz, gezeceğiz diye söz veren rehbere kanıp gruba uydum. Onlar camide namaz kılarken, elektronik pranga mesafesinde dolaşım. Akşam oldu, otele gittik. Otel deniz kenarındaydı, fakat arada aşılmaz tel örgüler vardı. Yandaki otelden sahile geçerim dedim. Ayşe’yi alıp komşu otele girdim. Orada da Yahudilerin “bat mitzva” eğlencesi varmış. Bu, bar-mitzva’nın kızlar için yapılanı oluyor. Kapıdaki güvenliğe ters ters bakıp içeri girdik. Arkamızdan bir takım sesler, çığırtılar geldi ama kulaklarımızı kapadık. Tam kız tarafı havalarındayız. Fakat denize ulaşma girişimi burada da sonuçsuz kaldı. Tel örgüler, parmaklıklar her yerdeydi. Otelden çıkıp otoparka geçtik. Duvarda bir delik, arazi, kumsal derken denize ulaştık. Oteldeki adamların el kol işaretlerini anlamadık. Sahilde uzun ve keyifli bir yürüyüş yaptık. Güneş Akka kalesi üzerinden battı.
Akka, Lübnan sınırına çok yakın olduğu için akşamları böyle bir güvenlik tedbiri alınıyormuş. Sabah güvenlik elemanları geliyor, parmaklıklardaki birkaç kapı açılıyor ve sahile çıkışa izin veriliyormuş. Kendilerince bir mantığı vardır. Benim için o anda kafesten başka bir şey değildi. Kafesten çıkmam ve dur dedikleri yerde değil de, yürümek istediğim yerde olmam gerekiyordu.
Ertesi sabah otobüslere binip Akka’nın kıyısından şöyle bir geçerek Hayfa’ya doğru yola çıktık. Kalenin dibinden geçerken fotoğraf bahanesiyle inip, 15-20 dakika kadar eski şehre şöyle bir göz attım. Buna ancak göz atmak denir. Diğer tur yolcuları beni beklerken ilk sabır testinden ikmale kaldılar. Bu, rehbere verdiğim bir göz dağı olarak kaldı.
Hayfa’dayız. Şoförümüz şehrin içinde biraz dolaşıp, çıkıp gidecek gibiydi. Sonra; sizi sevdim, bir de Karmel tepesine çıkarayım dedi. Esas amacı meğerse daha önceden anlaşma yapılan yerel rehberi aramakmış. Neyse, bir yerde adamı bulup aldı, Karmel tepesine çıkıp durdu. Durduğumuz yerde, tepeden başlayarak tüm yamaç boyunca, teraslar halinde aşağıya uzanan yemyeşil bahçelerin ortasında, müthiş etkileyici bir tapınak var. Aşkabad ve Şikago’da da buna benzer tapınaklar kurulmuş. Hayfa’dakinin farkı, içinde Bahaullah’ın mezarının bulunması ve bu nedenle, dünyadaki 5 milyon Bahai’nin merkez üssü olması…
Bahaizm, 19. yüzyıl ortalarında İran’da rejim baskısının çok artıp insanların iyice bunaldığı bir dönemde, sizi kurtarayım bari diyen mehdi etrafında toplanan halkın başlattığı bir inanç birliği. Bu pek kolay olmamış tabii. Öğretilerinde, tüm dinlerde olduğu gibi barış ve tarihlerinde bir sürü idam ve işkence var. Bu dinin büyük patronu “Bab” namıyla bilinen Seyid Ali Muhammed, İkinci adamı Bahaullah. İnananlarına da Babi veya Bahai deniyor. Meraklısı ansiklopedilerden bakar, aklı yatarsa “Bahai” olur. Bahai olmanın bir şartı da her ay Hayfa’daki bu merkeze 1 dolar göndermek. Ayda 5 milyon dolar fena para değil. Bu parayla ne bahçeler yapılır!
Karmel tepesinin parmaklıklarına yaslanıp 15-20 dakika etrafı seyrettikten sonra toparlanıp tekrar yola çıktık. Telaviv’le aramızda 2000 yıllık antik bir liman kenti var. Herod’un Caesarea, Türkçesi Kasara antik şehri ve limanı... Burayı görmeyi çok istiyorum. Birkaç kere rehbere söyledim. Duracağız dedi. Hakikaten de durdu, ama nerede?
Önce Kasara ile aynı adı taşıyan, farklı olarak Telaviv sosyetesinin flamingo yolu olan bir yere daldık. Rehber şöyle zenginler böyle zenginler, havuzlar filan diyerek bizi sokak aralarında dolaştırdı. Gittim, tekrar yanlış yerde olduğumuzu söyledim. Rehber bana ters ters baktı. Anladım ki bana kazık atmaya hazırlanıyor. Son uyarıyı tam yol ayırımında yapınca otobüs bir şekilde antik kente doğru yöneldi. Ve kentin kenarında durdu. Duracağım dedi ya, giriş kapısının neredeyse 1 km uzağında, toz toprak içinde durdu. Kapıya kadar yürümeye üşeneceğimi düşündü zahir! Adamın niyeti aşikar; işte burası da antik liman deyip, denizi göstermek, milleti erkenden Yafa’ya götürüp cızlamı çekmek. Ben bir sinirle arabadan inip kent girişine yöneldim. Zeynep de arkamdan…
Tüm gezi boyunca program dışında, yoldaki her camide durduk, arazide durduk, sabırla ibadetlerini yapmalarını bekledik. Program dışı bu duruşlar için ne haber verildi, ne izin istendi, ne de süre verildi. İstediğim sadece bize de verilen sözlerin yerine getirilmesiydi. Bol bol zamanımız vardı ve gidileceği söylenen yerler görülmeliydi. Ben sabır sınavını geçmiştim. Şimdi onların sırasıydı.
Kasara gibi bir antik kenti 30 dakika içinde, adeta koşar gibi dolaştık. Hayıflandığım şey, burasının gerçekten vakit geçirmeye değer bir yer olmasıydı. Hatta içinde aktif bir cami bile vardı. Adamlar kapı girişine yazmışlar; 1-2 saatte ancak şunları, 2-3 saatiniz varsa şunları görebilirsiniz diye. Normal tur zamanını 6 saat olarak yazmışlar. Burası sadece gezmek için değil aynı zamanda hoşca vakit geçirmek için planlanmış bir sit alanı. Bir yanda yüzebileceğiniz bir plaj, güneşlenme terasları, büfe, kafe ve restoranlar, kitaplık, sinema salonu, ne ararsanız var. 2000 yıllık bu harikulade yerden 30 dakikada kaçar gibi ayrıldık. Otobüsteki millet ikinci sınavda da çaktı. Artık bir de kurtarma yazılısı yaparız. Ya sabır millet!
Kurtarma yazılısı mecburen Yafa’da oldu. Yafa, Telaviv’le fiziki olarak da yönetimsel olarak da birleşmiş. Şehrin adı Telaviv-Yafa olarak geçiyor. Bir tarafta uzun bir kumsal, sere serpe güneşlenen, yüzen, bisiklete binen insanlar, diğer tarafta fiyakalı apartmanlar görünce Telaviv’e geldiğinizi anlıyorsunuz. National Geographic, Telaviv’i dünyanın en iyi on plaj şehrinden birisi olarak ilan etmiş. “Out” dergisi de orta doğunun “gay” başkenti! Artık ne ilgisi varsa?
Yafa, daha güneyde bulunan kısım. Burası da eski şehir bölgesi ve kalesi ile ünlü. Geldiğiniz Abdülhamit’in saat kulesini görünce anlaşılıyor. Kulenin sağından, bit pazarının solundan geçip geniş bir kavis çizerek Ermeni kilisesinin önünde otobüsten indik. Bizim rehber uzaktaki bir minareyi kerteriz edip yürümeye başladı.  Jale, 17nci yüzyıldan kalma Al-Bahr camisinin tuvaletini denerken biraz geride kaldık. O sırada başımıza geleceği anladım. Gittikleri yerde 200 yıllık Mahmudiye Camisi vardı. Benim açımdan özelliği, mermer sütunlarının aslında Kasara’dan apartılmış olmasıydı. Güzelim mermer sütunları alıp, sütun başları gözükmesin diye ters çevirerek toprağa gömüşler! Bunu görmeye içim elvermedi ( tek sebep budur, vallahi, billahi ve tallahi!). Saate baktım, otuz dakikam var! Süratle bit pazarına daldım, bitleri izlerken baktım ki izleniyorum. Serap da gruptan ricat edip, saflarıma katılmış. Derken ileride Zeynep ve Ayşe’yi gördüm. Artık Yafa’yı fethedebiliriz.
Eski Yafa sokaklarında müthiş keşifler yaptık. Dar geçitlerde saklanmış resim galerileri, kafeler gördük. Abbara ve taş kemerlerin çevrelediği küçük bir açıklıkta bir portakal ağacına rastladık. Her sokakta bir burç, her burçta bir gelinle karşılaştık. El sallayıp mutlu sona uğurladık (neden sonsa? Ya da son olan ne?). Burçları izleyip burçlar meydanına geldik. Burada geri dönüp portakal ağacını açıklamam lazım. Ağaç herhangi bir ağaç değil. Cin fikirli bir sanatçı, Ran Morin’in eseri. Adam ağacı demirden bir yumurtanın içine dikmiş. Yumurtayı da yerden 1 metre yükseğe sabitlemiş. Şimdi tekrar geri, burçlar meydanına dönüp, dilek köprüsünden geçmemiz gerekiyor. Görüldüğü gibi, iki kere yapılınca geri dönmek, ileri gitmek anlamına da gelebiliyor! Bir de geri giderken, ileri gittiğini zannetme olayı var! Neyse konuyu dağıtmadan Dilek Köprüsü’ne dönelim. Köprünün kenar tutamaklarında oniki burca ait kabartma var. Yapmanız gereken, kendi burcunuzu bulup üstüne el basmak ve bir dilek tutmak. Ufak bir detay; yüzünüz denize dönük olmazsa dileğiniz yerine gelmiyor (muş)! 
Tam vaktinde otobüse dönmek üzereyken parkın bir kenarında toplanmış insan grubu dikkatimizi çekti. 20-25 kadar, Filistinli olmaları muhtemel genç, kızlı erkekli bir çember olmuş, bir şeyler yapıyordu. Merak edip izledik. Erkeklerden her biri sırayla, karşıdaki bir kıza name yakıyor, kız onaylarsa gelip erkeğin elindeki çiçeği alıyordu. Sonrası malum. Erkeklerin arkalarında sakladıkları kağıtlar ve çiçekler, beğendikleri kız için hazırlanmıştı. Derken erkeklerden birisi bizim Serap’a talip olunca, otobüsü bahane edip kaçtık. Millet namazını bitirmiş, saat kulesinin orada bizi bekliyordu. Tahmin ettiğim gibi sadece namaz kılmış, hiçbir yeri gezmemişler. Kendi seçimleri! Sabır sınavına gelince, sınav stresine girdikleri besbelliydi. Yükselen sesleri söylemeyeceğim. Sadece kurtarma yazılısından da çaktıklarını söyleyebilirim.
Sonrası rutin bir tur dönüşü. Hava meydanı, kemerler fora, bozukluklar çantaya, pasaport kontrolü, X-ray,  israil’e özgü arama-oyalama, didik didik didikleme, Türklere özgü poşet ve bilumum nevale, bagaj teslimi, su ve torba geri teslimi, tekrar pasaport kontrolü, uzun koridorlar, tekrar pasaport kontrolü, gidiyoruz işte kardeşim, son kontrol, sonunda geniş bir lobi, son durak, son şekeller sayıldı, agarotlar atıldı, son çaylar içildi, çişler yapıldı, bir tost, çay-kahve, su, soda, 10 şekel daha, bir gecikme, bir gecikme daha, saat geçti geçmedi,  uçak indi inmedi, kalktı kalkmadı ve sonunda kalktı…

DOKUZUNCU KISIM: ZEYTİN DALI

Zeytin dalına sordum; bitti mi?

Cevap verdi; Bitmedi. Bir zeytin dalının hikayesi hiç bitmez.

Zeytin Dağı’ndaki bir zeytin ağacından kopardığım zeytin dalı, ucundaki bir zeytin tanesiyle birlikte, Yardenit’ten aşırdığım kutsal şişenin içinden, kopardığım andaki tazelik ve aynı kızgınlıkla bana bakıyor. Şişede kutsal su yerine gliserin var. Malum, kutsal su ruhları kurtarır, benim zeytin dalımı değil…

Devam etti:

-        Biz oturduğumuz yerden insanları seyreder, köklerimiz olduğuna şükrederiz. Hiçbir zeytin ağacı bir diğerini kökünden söküp atmaz. Dallarımızdaki taneler bizim yavrularımızdır. Hepsi birbirine benzer. Bir ad koymadan, birbirinden ayırt etmeden severiz. Hiçbir zeytin ağacı bir diğerinin yavrusunu yok etmez. Biz onlar için yaşar, onlarla ölümsüz oluruz veya onlar bizi ölümsüz kılar. Hangisini istersen öyle yaz, dedi. 

-          Ben de seni ölümsüz kıldım, dedim. Burada her zaman yeşil kalacaksın. 

-          Beni yanlış anladın, dedi.

Ben zaten ölümsüzdüm. Kudüs’ü ve ondan öncesini gördüm. Nice savaşlar, nice ölümler, nice doğumlar gördüm. Nice tanrının unutulup yok olduğunu, nicesinin tanrı rolüne soyunduğunu gördüm. Dünyanın ne Hazreti Süleyman’a, ne de Sultan Süleyman’a kaldığını gördüm. Savaş çığırtkanlarının barış ödülü aldığını, nice kahramanın sonunda buzdolabı magneti olduğunu gördüm. Ak tolgaları da, çelik miğferleri de gördüm. En son gördüğüm beni koparan bir el, en son duyduğum dalımın kırıldığı andaki acıydı. Sana ancak buraya kadar olanı anlatabilirim. Şu dalımda gördüğün ufacık zeytin tanesi toprağa düşerse eğer, hem benden öncesini, hem de benden sonrasını anlatır sana…


Hem suçlanmıştım, hem de aklım karışmıştı;
-     Nasıl yani? diye sordum. 

-        Zeytini seversin, biliyorum, dedi. Öğrenmeyi de seversin. Şimdi sana bizimle ilgili bir sır vereceğim; Zeytin ağacını ölümsüz kılan bilgidir. Biz bildiklerimizi zeytin tanelerinde saklarız. Zeytinin lezzeti ondandır…

Başını kaldırıp, bir rüzgar bekler gibi durdu ve devam etti:

-          Gövdemiz sağlamdır ama yaşlı gibi gözükür. Soylu duruşumuz yaşımızdan değil, görüp geçirdiklerimizdendir. Zeytin ağaçlarını izlersen bilginin de aynı yoldan geçtiğini görürsün. Düşünür denen düşünenler, önce bizim gölgemize geldiler. Bilinmeyeni bilen bilgeler, zeytin ağacının izini sürdüler. Onlarla aynı suyu içtik, aynı topraktan beslendik. Onlar doğruları önce bize anlattılar. Bilgelerin ve zeytin ağacının ölümsüzlüğü ondandır.
Cinlerle başladık, nerelere geldik. Nasıl biteceğini, bitip bitmeyeceğini merak etmeye başladım. O, şişenin içinde havasız, ben dışarıda takatsiz, zeytin dalını dinliyordum. Sonra anladım ki o hiç susmayacak. Ben ona kulak verdikçe anlatacak. Bunu anlamak beni rahatlattı. Emekliyim, vaktim bol. Yarın, öbür gün, her gün veya bir diğer gün, ne zaman canım isterse, çekerim sandalyemi zeytin dalının önüne, sorarım; sonra?


23 Mayıs 2012 Çarşamba

ALASKA

İyice alçalmış bir bulut, etrafa sıçratmaktan korkmadan, içindeki suyu denize boşaltıyor. Biz buna adada "yağmur" diyoruz. Fatih'te rahmet, Alibeyköy'de sel, İkitelli'de felaket diyorlar. Eyüp'te insanlar "hazırlıksız" yakalanıyor... Gök gürlüyor. Bulutların arasından, yanıp sönen bir fener ışığı gözüküyor. Fenerin arkasında İstanbul var, biliyorum. Fakat göremiyorum. Büyükada'da, denizin hemen bir karış ötesinden, balkona çıkmış, yağmuru seyrediyorum. Denizin bitip bulutun başladığı yeri arıyorum, göremiyorum. Belli ki ben de bulutun içindeyim. Yandaki çatıda büzülmüş oturan martılar da...

Gerilerden bir yerden bir martı çığlığı kopuyor. Üç beş deli martı yağmura aldırmadan buluta dalıyor. Biraz ilerimde, tam bulutun denize düştüğü yerde, tam da martıların uçtuğu yerde yunuslar görüyorum... Aynı yerde mi dalıp çıkıyorlar, aheste aheste yol mu alıyorlar, anlamaya çalışıyorum. Belli ki yunusların kahvaltı zamanı. Çayımı yudumluyorum. Martılar geri dönüyor. Bulutların arasından ilk vapur gözüküyor. Martılar sıcak simit kokusuna uçuyor...

Bir yunuslar heyecanlandırır beni, bir uçan balıklar, bir de balinalar (!)

Hoparlörden kaptanın sesi geliyor; büfemizde içecekler "free", elmalar adam başı bir tane, yiyecekler pakette, denize bir şey atmayın, durmamı isterseniz bağırın, sorunuz varsa sorun vesaire... Malum denizde "en yüksek rütbeli amir" kaptan oluyor, tartışmasız itaat zamanı! Kaptan devam ediyor; Balinalar için herkes dikkat kesilsin. Etrafta bir balina olduğunu anlamanın en kolay yolu ya havaya yükselen su huzmesini görmek, ya da bu sırada çıkan sesi duymak. Sırtını veya kuyruğunu da görebilirsiniz. şansınız varsa balina havaya fırlar, o zaman zaten görürsünüz.

Alaska yolculuğundan dönüşümüzün üzerinden bir aydan fazla zaman geçti. Büyükada'da yeni kiraladığımız, Jale'nin tanımıyla "gecekondu palas"ın geniş balkonuna açılan, dolayısıyla "leb-i derya" penceremin önünde Alaska'yı yazıyorum. Dışarıda yağmur yağıyor, karşıdan yunuslar geçiyor... Yer ve gök gri rengin serinliğinde... Başlamak için tam zamanı olduğunu hissediyorum. Yaşlandıkça insan önce en son öğrendiklerini unuturmuş (demans durumları). Onun için ben de anlatmaya en son günden başlıyorum. Ne olur ne olmaz, hikayenin tamamını bitirinceye kadar bu son günü unutabilirim. Örneğin Alaska'daki son günden sonraki 30 saatlik uçak yolculuğunu unuttum bile!

KENAI FİYORTLARI, "VAHŞİ YAŞAM TURU"

20 Nisan 2012. Alaska'dan ayrılmadan bir gün önce. Anchorage'tan saat sekizde ayrıldık. Minibüste 3 biz, 8 kişiyiz. Tekneye bineceğimiz yer güney kıyılarındaki Seward şehri. Yol gayet düzgün ve 160 km. kadar. Saat onikide "vahşi yaşam turu" başlayacak. Şöförümüz aynı zamanda rehberimiz, 70 yaşlarında ve hiçbir şey için acelesi yok. Dağ keçisi görüyor duruyor, güzel manzara diyor duruyor, "moose" var diyor, duruyor. Bu sonuncu geyik de boynuzsuz cinsinden. Rehberin dediği doğruysa bunların boynuzları her sene çiftleşme döneminden sonra dökülüp, baharda yeniden çıkıyormuş. Demek ki boynuzlu bir geyik göremeden döneceğiz.

Tam zamanında Seward'dayız.

Seward Kenai yarımadasının fyortlarından birisinin kuytusunda kurulmuş küçük ve güzel bir sahil kenti. Adını Alaska'yı 1867 yılnda Ruslardan satın alan politikacıdan almış. Tüm nüfusu bizimle birlikte 3020 kişi. Yaklaşık Heybeliada kadar! Kent merkezi yat limanıyla iç içe. Limana bağlı yat sayısı burada yaşayan aile sayısından fazla gibi! Kentin geri kalanı kıyı boyunca yayılıyor. Kutu kutu tahta evler, deniz üzerinde kalın kalaslar üzerindeki iş yerleri, kafeler oldukça şirin gözüküyor, fakat hepsi bu kadar. Gayet dar bir kıyı şeridinin hemen arkasında dağlar yükseliyor. Bu dağlarda 1908'den beri her yıl, 4 temmuz günü geleneksel "Dağ maratonu" yarışları yapılıyormuş. Gelenek dediğim, iki sarhoşun arasındaki "koşarsın-koşamazsın" iddiası! Bunlar diyelim ki sarhoştular, bir delilik yaptılar, iyi, güzel de, sonrakileri kim gaza getirmiş, belli değil. Koşu mesafesi 5 km ve büyük ödül sadece kan, ter ve çamur!!!

Dağların sedir, karaçam, ladin ve kayın ağaçları ve de kar ve buzullarla kaplı olduğunu ve de ne kadar muhteşem gözüktüklerini söylemeye gerek yok sanırım. Yazının tamamında dağ adı geçtikçe cümlenin gerisini bu şekilde tamamlayın lütfen. ben bir ara, tek düze ağaç ve karlı yamaç görmekten sıkılır gibi oldum (kibarca!). Siz de okumaktan sıkılabilirsiniz.

Limandan ayrılışımızdan 5-10 dakika sonra vahşi yaşamın tam ortasına düştük. Kıyılar sertleşti, Yamaçlar dikleşti. Doğanın coşkusuna kapılmış, olmadık yerlerden yükselen ağaçlara bakarken kaptanın sesini duyduk; bazen ayılar bu yamaçlardan aşağıya inerler! Vay ayılar vay! Burada ne işleri var? Biz ayı değil ama bu yamaçlara en yakışanı gördük; kel kartal! Sonra hava birden serinledi, yani daha serinledi. Eteğine Alaska markası işlenmiş bir soğuk hava dalgası kalın montlarımızın düğme iliklerinden içeri sızdı. Bu da bir buzul hizasından geçtiğimizin belirtisiymiş. Bizimkinin adı; Ayı buzulu... Erimeden gördüğümüz iyi oldu.

Alaska körfezinde dört saat kadar dolaştık. Kah hızlandık kah yavaşladık, durduk. Gözümüzü kırpmadan balina aradık. Sırtıydı, üfürüğüydü, kuyruğuydu diye çığlıklar attık. Önce bir tane gördük diye sevinirken, üç beş yedi oldu. Şansımıza nisan ayından mayıs ortalarına kadar balina sürüleri Meksika tarafından gelip kuzeye, daha soğuk denizlere göç ediyormuş. Grisi, kamburu derken epeyce balina kovaladık. Kayaların üzerinde tembel tembel yatan onlarca ayıbalığı, deniz aslanı ve en ulaşılmaz kuytularda binlerce deniz kuşu gördük. Fakat hepsi bir yana, "Sea Otter" denen hayvan bir yana! Sözlükte karşılığı "deniz samuru" olan bu yaratığın komiklikte karşılığı yok. Bir ara etrafını otlakçı deniz kuşlarının sardığı bir "otter" gördük. Görür görmez de kaybettik. Hayvan denize daldı, epeyce kaldı, bir süre sonra yüzeye çıktı. Sırtüstü yattı. Karnında beyaz bir şey vardı. Kaptan; sünger çıkartmış, dedi. Genellikle ahtapot yermiş. Karnına koyduğu nesneyi, taze bir ekmek gibi lokma lokma yedi. Bazen de istiridye filan çıkarır, diğer elindeki taşla vura vura açar, sonra yermiş! Dedim ya, manyak bir hayvan! 

Gezinin sonunda iskeleye bir kaç yüz metre kala, yanımızdan bir "liman foku" geçip bize el salladı. Demek ki onlar da bizden hoşnut kalmış!

ANCHORAGE

Anchorage Alaska'daki ilk göz ağrımız. Kenai dönüşü son akşamımızı, "Cook Inlet" ve tüm limanı gören "Snow Goose" nam kafede geçirdik. Ben bardağımdaki buzları ışıtan (fakat ısıtamayan) Alaska güneşini yakalamaya çalışırken, Zeynep "Alaskan Barley" şarabını deniyordu. Sonunda "acı bişi" olduğuna karar verdi. Güneş oldukça alçalmış, gölgeler uzamıştı. Buralarda bir parmak eşittir onbeş dakika olmadığına göre, gün batımının keyfini saatlerce sürdürebilirdik!

Anchorage 300 küsur bin nüfusuyla Alaska'nın en büyük kenti. Zaten doğru dürüst 3 kenti var. En yolsuz başkent Juneau, en kuzey kent Fairbanks ve en "Amerikan" Anchorage! "Yolsuz" dediğim, bizim alıştığımız anlamıyla yolsuzluk değil, kara yoluyla ulaşılamayan, "en amerikan" dediğim de çinlinin japonun ve de meksikalının (henüz) ulaşamadığı demek. Üstelik Anchorage bu ödülü üst üste beş sefer kazanmış. Hava durumlarına bakılırsa daha uzun süre rakipsiz kalacaklar demektir.

Şehir merkezi birbirini kesen beş-altı caddeden ibaret. Yürüyerek bir kaç saatte dolaşmak mümkün. Acıktığınızda yol üstü sosis tezgahları yardımınıza yetişiyor. Hoşumuza gitme ihtimali olan yerlerden "Bear Square" kapalıydı. Mevsimi değilmiş. "Ship Creek" üzerindeki tarihi (!) "Bridge" restoran da kapalıydı. Alaska'nın turizm mevsimi 15 Haziran'da başlıyormuş. Bu, planlı bir gezi yapabileceğiniz ve her yere girip çıkabileceğiniz dönem anlamına geliyor. Diğer bütün zamanlarda "hava muhalefeti dolayısıyla iptal edilebilir" uyarısı ile karşılaşılıyor.

Yukarıdaki "tarihi" ünlemini açıklamam gerekiyor. Şehrin resmi tarihi kaptan Cook'un denize saldığı çıpaya (anchor) kadar uzansa da, yüz yıl öncesine kadar buralarda en ufak bir yerleşim dahi yokmuş. Kuzeyde büyük maden yataklarının keşfi üzerine döşenmeye başlanan Alaska Demiryolu 1923'te "Ship Creek" mevkiinde sonlamış. İşcilerin, garın hemen dibinde kurdukları "çadır kent" kentleşmenin başlangıcı olmuş. Burası bizim kaldığımız otel çevresine denk düşüyor. Yukarıda resmi olan tahta köprü o zamanlardan kalma. Üzerine sonradan bir bar ve başka yer yokmuş gibi, neredeyse sırtına da yeni bir köprü kondurmuşlar. Bizim kaldığımız otelin arkasından geçen yaya-bisiklet yolu, bu köprüden başlayıp nehir yatağı boyunca kilometrelerce uzanıyor. Bu yol bizim için akşam yürüyüşlerimizin güzergahı oldu. Bizden az önce yoldan geçmiş geyik pislikleri arasından geçerek akçakavak ve kayın ağaçları arasında saatlerce yürüdük. Kah durup kunduzları izledik, kah buzların eriyişini, kah somonların geçişini bekleyen martıları. Klasik "gölge" dansımızı buzlara resmettik. Doğayla başbaşa denen şeyi yaşadık. Zaten Alaska dediğiniz başka ne ki? Alaska'daysanız doğa ile başbaşasınız demek. Peki, eski kent nerede? Söyleyeyim; suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Müzeye kaçtı. Müze nerede? Buralarda eski kentin izlerini aramak yerine, yapılacak en doğru şey, kent müzesine gitmekti. Biz de öyle yaptık. İyi de yaptık.

Anchorage müzesi şehrin orta yerinde, tamamı aynalı camla kaplı, geniş bir alanı kaplayan iki katlı bir bina. Burası orijinal halleriyle eskimoları gördüğümüz tek yer oldu. Tabii "doldurulmuş" halleriyle! Her zaman olduğu gibi işin "show" kısmı iyi planlanmış. Biz ekip olarak en fazla zamanı teknoloji kısmında geçirdik. Bu teknoloji kısmı özellikle bahsetmeye değer. Biz gittiğimizde içeride onlarca çocuk vardı. Hocaları sadece bir gözlemci olarak kenarda duruyor, hiç bir şeye karışmıyorlardı. Birbirine akıllıca geçişlerle bağlı olan odalarda deprem, volkan simülatörlerinden, mekanik kuvvetlerin iletimi, enerji ve elektrik elde edilişi, türbin örnekleri ve bunun gibi bir sürü model vardı. Çocuklar gelişigüzel dağılmış, modellerle kıyasıya oynuyor, kimse de kırılacak, bozulacak filan diye karışmıyordu. Bazıları da duvara dayadıkları defterlerine birşeyler yazıp duruyordu. Belli ki, ertesi gün okulda bu konuları tartışacaklar. Darısı bizim çocukların başına...
Here we go Aces, here we go!!!
Şehirden fanatik "Aces" taraftarları olarak ayrıldık. Rumrunners bar bizim favori mekanımızdı. Gözümüzü orada açtık, ilk biramızı orada içtik ve son gecemizde gene oradaydık. Burayı seçmemizin sebebi kesinlikle şortlu ve mini etekli garson kızlar değildi. Tamamen tesadüf! Bar, şehrin hokey takımı "Aces" taraftarlarının şamata yeriymiş. Önceki yıl Amerikan liginde şampiyon olmuşlar. Sonra da Amerika = Dünya hesabıyla kendilerini dünya şampiyonu  ilan etmişler. Son gecemizde bir "hokey" maçına denk düştük. Maç televizyondan naklen veriliyordu. Tüm kafe-bar, çoluk-çocuk mavi beyaz renklere bürünmüş, her sayıyı büyük çıngıraklar ve daha da büyük çığlıklarla kutluyorlardı. Sayı dışında televizyona bakan da pek yoktu. Arka planda da Bingo çekilişi sürüyordu. Kim maç için gelmiş, hangisi bingo için pek anlamadım. Pek de önemli değildi. Biz de bira bardaklarını kaldırıp yumruk sallayarak onlara eşlik ettik. Hurrah!
Bu insanlarla hemen kaynaşmak mümkün. Sadece "Ace" taraftarı olarak değil. Çoğu bir şekilde Türkiye'den ve de özellikle Adana, daha doğrusu İncirlik'ten geçmiş. Sadece turistik değil, uzun  süre kalan çok insanla karşılaştık. Bir de burada çalışan Türkler var.
Anchorage hava meydanında otele gitmek üzere kiraladığımız taksinin sahibi de bir Türkmüş. Dakika bir, gol bir! Taksiye bindik, aramızda Türkçe konuşurken şoför kızdan bir tepki; saçma! Evet, aynen Türkçe olarak, saçma! sonra diğer bildiği kelimeler sökün etti; iğrenç, pislik vs... Anladık ki bu taksinin sahibi bir Türk ve Türkçe eğitiminde gayet başarılı! Kasetteki MFÖ parçalarını ve nakaratlara eşlik eden şoförümüzü dinleyerek otelimize geldik. Bu samimiyet bize 3 dolarlık bir iskonto sağladı. Aynı akşam Rumrunners barda yemek yiyip bira içerken, yanımızdaki masada tek başına oturan bir kadın, giderayak selam verdi ve "İnşallah, you like Alaska" dedi!!! Bitmedi. Başka bir gün, başka bir taksiyle otele dönüyoruz, şoför lafa karışıp sordu: "Anne nerede?" O da arnavutmuş. Çanakkale'de akrabaları varmış. Tavsiyem Alaska'ya yolunuz düşerse aranızda alçak sesle konuşun, şoförlere ve yan masadakilere söylenmeyin!
ALASKA RAILROAD (ARR) WINTER VACATIONS - AURORA PACKAGE
Three night arctic circle adventure 885 USD
Bizim "Alaska" gezisinin temelini bu tur paketi oluşturuyor. Telefon ve e-posta maceralarını "Alaska'ya doğru" kısmında kısaca yazmıştım. Kısaca! Belirsizlikler Alaska'da da devam etti. Bu kadar kısa ve başı sonu belli bir gezi programının her safhasını "şimdi bizi karşılayacaklar mı? uçağı nasıl bulacağız? bizi alacaklar mı? Chena'ya nasıl gideceğiz?" endişeleriyle yaşadık. En azından ben yaşadım. Sonunda atalarımın tavsiyesine uyup, "olacağına varır" dedim ve her şeyi kendi akışına bıraktım. Baktım ki o kadar da endişelenecek bir şey yokmuş, su çatlağını buluyormuş!
Yolculuk Anchorage'dan başlıyor. Cumartesi sabahı trene biniliyor (Çünkü Fairbanks treni sadece haftada bir gün var, cumartesi gidiyor, pazar günü dönüyor). Akşam üstü Fairbanks, otele gidiş, ertesi sabah "arctic circle" ve "Brooks Mt" uçuşu, öğleden sonra Fairbanks turu, pazartesi uçakla Anchorage'a dönüş... Buna opsiyonel olarak "Chena" kaplıcasında ekstra bir gün eklenebiliyor. Ben ne olur ne olmaz, hava durumundan uçuş ertelenebilir, aurora denk gelmeyebilir filan diye kaplıca olayını 3 güne çıkarttım. Hiçbir şey yapamasak, en azından Alaska'da kaplıca keyfi yaptık, döndük derim, dedim. Bu yedekli planlama tüm sürprizlere hazır olmamızı sağladı. Zaten sürprizler de sırada bekliyormuş.

Otelden çıkıp kısa bir süre yürüdükten sonra gara geldik. Tren sekiz otuzda hareket etti. Trenin tamamı 2 lokomotif, 3 vagon, bunlardan birisi yemek vagonu, diğeri yük vagonu. Trende bizden başka bir grup turizm öğrencisi ve 9-10 tane yolcu vardı. Hepimiz o tek vagonu bile dolduramadık. Pencere kenarlarını kapıp kameraları hazırladık. Şehirden ayrılır ayrılmaz yolculuğun nasıl geçeceği belli oldu. Tren garı zaten şehrin kenarında olduğu için "şehirden çıkmak veya ayrılmak" gibi bir şey olmadı. Direkt araziye çıktık. İlk solukta "kurt - tilki -kurt - hayır tilki" teranesiyle camlara yüklendik. Tren hemen yavaşladı. Kabarık kuyruklu bir köpekgil şehir fonunun önünde yürüyüşe çıkmış! Ne gördüğümüzü bilemedik...

Hoparlörden makinistin sesi geldi; etrafta ilginizi çeken bir şey görürseniz bağırın, ben dururum!Durdu da! geyik dedik durdu, nehir dedik durdu, köprü dedik durdu... En önde kendisi bir şey görürse bizi uyardı; sağda ağacın üstünde bir kartal yuvası, solda uçan bir kel kartal, sağda ileride koşan geyik, duran geyik filan... Her seferinde yavaşladı, fotoğraf çektik, hızlandı. Yolda durağımsı yerlerden bir kaç insan daha bindi. Sonra solumuzda muhteşem McKinley Dağı gözüktü. Kuzeyin en yükseği (6196 m), hem en yükseği, hem en uzunu. Bu kavramları daha önce Jale'yle bir yerlerde okuyup bir yaşımıza daha girmiştik. İlgilenen bir bilene sorabilir. Dağ bu kadar haşmetli olunca, Alaska'nın yeni işgalcileri dağa hangi haşmetli başkanın adını verelim diye düşünüp taşınmış ve muhtemelen, zamane başkanının adını koyarlarsa kendilerine de bir faidesi olur diye gayet akıllıca bir karar vermişler. Athabascan yerlileri ise bu işe akıl erdiremeyip "Denali" demeye devam etmişler. Bir şey yüksek bi şeyse, ona "yüksek bi şey" denir, başka isme ne gerek var deyip burun kıvırmışlar. Bu yerlilere bayılıyorum. isim bulmakta hiç zorluk çekmiyorlar. Anchorage müzesini gezerken bir köşede, bir oylama  kutusu görmüştük. Dağa Denali mi diyelim, yoksa McKinley mi diyelim diye anket yapıyorlarmış. Bizim ekipten 3 Denali oyu çıktı.

Dağın eteklerinde harika bir göl var. Madem ki harika, adına "harika, Wonder Lake" diyelim. Gördüğünüz gibi gayet kolay!

Yolun ilk 4-5 saatlik kısmında epeyce oyalanacak şey vardı. Arada acemi turizm stajyerlerinin açıklamalarını dinlemek bile hoş geliyordu. Buzları yeni yeni çözülen nehirler, sarp yamaçlar, yarı donmuş göletler, kar, buz, kayın ağaçları, huş ağaçları, sedir, ladin, karaçam filan derken, olay giderek monotonlaştı. Hani güzelliğin de bir sınırı var yani. Gözüm kara toprak, çıplak tepe arar oldu. Biraz da insan ya-rab! Yandaki resim genel  durumumuzu gösteriyor...

Restoranda bira faslı, yemek, öne yürü, arkaya yürü, vakit geçmez oldu. Yarı yolda stajyerler de inince vagon Japonlarla bize kaldık. Arka vagona geçip, yük vagonunun açık kapısından fotoğraf çekerek biraz daha oyalandım. Trenin her sağa yatışında açık kapılardan kameralar uzanıyor, her kes aynı fotoğrafı çekiyordu. lokomotif de hiç bıkmadan aynı pozu veriyor, şu ağaçla da çekin, şu köprü de iyi, şu tepe de güzel çıkar, der gibi bize bakıyordu. Bir ara kamerayı kontrol ettiğimde, bu daha iyi diyerek çektiğim onlarca pozun birbirine ne kadar benzediğini gördüm. Yolu yarıladığımızı söyleyen kondöktör, benim o sıralarda bardağın sadece boş tarafını gördüğümün farkında değildi. Ne, sadece yarısı mı geçti?

Son saatler ileride yapmam muhtemel olan Sibirya treni gezisini yeniden düşünmeme sebep oldu. Sibirya'daki tren yolculuğu da aşağı yukarı buna benzeyecekti. Bunun en azından 5-6 saat sonra biteceği insanı ferahlatıyor. Sibirya treni ise 15 günlük bir gezi! 6-7 şehir ve aralarda Sibirya ormanları, tundralar, kayın ağaçları, ladinler, çamlar, kar, buz, karlı tepeler, donmuş göller, Sibirya mı Alaska mı? derken aynı şeylerin 15 gün boyunca penceremin önünden geçtiğini düşledim. Yarı uyku, yarı uyanıklık arasında Sibirya'ya gittim, geldim, ve gitmemeye karar verdim. Bunun 15 gün sürenine kesin katlanamam. Ancak kısa bir versiyonunu bulursam veya ayarlarsam belki!

Son dört saat de bir şekilde geçti ve Fairbanks'e geldik. Ha bir de yanardağ eskisi gördük...

FAIRBANKS ve KUTUP DAİRESİ UÇUŞU

Otelin servis aracına bindik ve "Pike's Waterfront Lodge" nam otelimize geldik. Resepsiyonda bizi bekleyen bir not vardı. Tren şirketini aramamız isteniyormuş. Aradık. Kutup dairesi uçuşumuz iptal edilmiş. Parası geri ödenecekmiş. Sebep? Bizden başka yolcu yokmuş. Üç kişi için uçak kalkmazmış. Olur mu? Olurmuş. Yani olmazmış... Bu trencilerle daha önce hiç bir sorunu çözememiştik. Bunu da çözmemiz mümkün değildi. Okey, tamam, sağol filan deyip telefonu kapadık. Bu, vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyordu. B planını devreye soktuk. Uçak şirketini arayıp sorduk;
- En az kaç kişi lazım? Cevap; dört.
- Tamamdır, dördünün parasını veriyoruz ve yarın sabah uçuyoruz.

Daha önce bir kere "yat" kapatmıştım ama, "uçak kapatma"nın zevki başkaymış!

Hava meydanı otele 10 dakika mesafedeydi. Sabah erkenden yola çıkıp, benim uçağa gittik.

Arctic Air ofisinde Amerikanın en tatlı kadını bizi bekliyordu, Katty. Müthişti. Bizden dördüncü yolcu parasını almadığı için yağ çekmiyorum. Gerçekten sevdik. Parayı almayınca tabii ki daha çok sevdik, ama belli etmedik. Önce bize "izin verirseniz uçakta bir yolcu daha olacak" dedi (biz uçağı kapattık ya, izin alıyor!!!). Parmağıyla son derece güzel bir beyaz köpek gösterdi. Yaralanmış, bakıma gelmiş, bakıcısıyla geri dönmesi gerekiyormuş. Bir anda, gözlerimizin önünden bizi ısıran tüm köpekler geçti. Hık mık ettik ama, köpek öyle güzel bakıyordu ki, bir de o ısırsın bari dedik, izin verdik. Ondan sonra Katty dördüncü yolcu parasını almayacaklarını açıkladı. Isırsın valla!!

Katty uçuş detaylarını, neler yapacağımızı, ne göreceğimizi anlattı. O kadar hoş anlatmasa uçuştan vazgeçebilirdik. Kollarını iki yana açarak böyle uçacaksınız, pilot birşey görürse böyle yan yatacaksınız diye gülerek, şen şakrak anlattı, anlattı. Korkmayın yan yatsa da aşağı düşmezsiniz, kemerleriniz bağlı olacak diye de bizi rahatlattı! Ne göreceğimizi "ağaç ağaç ağaç dağ bayır kar buz" şeklinde özetledi. Anladık ki göreceğimiz şey trende gördüklerimizden pek farklı olmayacaktı. Alaska tundralarını yandan görmüştük, bir de üstten görecektik. İlaveten; Birkaç gariban rezervasyon alanı, meşşşhur Dalton anayolunu, meşşşşhur Yukon nehrini ve birinci - ikinci - üçüncü - dördüncü - beşinci - altıncı ve de yedinci petrol boru istasyonlarını gördük. Aradaki çizgiler boru hattına karşılık gelmekte!

Uçak küçük olduğundan yanımıza fazla şey almamamızı söylemişlerdi. Çantalar tartıldı, kayıtlar yapıldı, fazla çişler boşaltıldı ve uçağa binildi. Katty kulağımıza şirketin en büyük sırrını fısıldadı; şu rehber kılıklı adam şirketin sahibi olur, ama kimsenin bilmesini istemez!

Pilot (Simon) pencereden içeri girdi. Kulaklıklarımızı taktık. Pervaneler dönmeye başladı. Bu arada hiç kimse can yeleklerini nasıl üfleyeceğimizi, düşersek başımızı nereye sokacağımızı filan anlatmadı (dönüşte bunu şikayet etmeyi düşünüyorum). Uçak suyun üstünde hız kazanmaya çalışan bir Alaska kazı gibi koşmaya başladı. Kanatlarımızdaki su zerreleri havaya karıştı ve yavaş yavaş yükseldik. Çok değil, nehirde yüzen buzları görecek kadar alçak, bulutlara değmeyecek kadar yüksek! Anladım ki böyle küçük bir uçakla uçmak başka bir zevkmiş. Ne gördüğün, nerede uçtuğun hiç önemli değil. Güzel olan uçmanın kendisiymiş. Bizim köpek de aynı şekilde düşünüyor olsa ki, tüm yol boyunca gıkı çıkmadan etrafı seyretti. Üstelik pervanelerin olduğu gibi içeri sızan gürültüsüne rağmen!

Birbuçuk saat kadar sonra Brooks Dağlarına geldik. Yüksek tepelerin arasında nereye ineceğiz diye bakınırken, baktık ki bizim pilot Simon da bizim gibi bakıyor. Ortalıkta piste benzer hiç bir şey yoktu. Fakat koçum Simon gözüne bir yer kestirdi ve bizim kuş buza yumuşak iniş yaptı. Yanda iniş anını görüyorsunuz. Neyse uzatmayalım, uçaktan indik. Buzdan ibaret bir alanın ortasında sağa sola şaşkın şaşkın bakan tipler olarak kalakaldık. Etrafta ne güvenlik, ne kontrol kulesi, ne de bir bina vardı. Hepsi arazi olmuş! 67° 15' 5" kuzey, Coldfoot namıyla maruf mahaldeyiz. Bu rakamların anlamı şu; 66° 33' 44" kuzey enlemi demek "kutup dairesi" demek! 67° küsur kuzey demek, kutup dairesini geçmişiz demek. Ne zaman geçtik, nasıl geçtik, anlamadık. Aşağılarda ne enine, ne boyuna hiç çizgi, daire filan da görmedik :)) Simon geçtik diyorsa, geçmişizdir...

Coldfoot, 1900'lü yıllarda madencilerin ve altın arayıcılarının en kuzeydeki adresiymiş. Başlangıçta adı başka bir şeymiş (Slate Creek). Adamlar zengin olma şehvetiyle, sabahın köründe Koyukuk nehrini elekten geçirmeye gider, akşamları ayaklarını sürüyerek geri dönerlermiş. Sonunda donuk ayaklarına bakıp, buranın adı olsa olsa "donuk ayak" olur demişler. Şimdi yeniden canlanıyor diyorlar! Prudhoe körfezine gidip dönen tırların tek durak yeri olması burayı canlandırmış! Canlılıktan kasıtları, biz İstanbul'lular için pek anlaşılır gibi değil. 2010 sayımında nüfusu 10 kişiymiş. Bizim Coldfoot'lu rehber şimdi 8 erkek, 6 kadın, 14 kişi olduğunu söyledi. Doğruymuş, kabaca %40 artış var! Darryl uçakta getirdiğimiz bira şişelerini taşırken 10 senedir burada olduğunu, artık geri döneceğini söyledi. Geç bile kalmış...

Petrol boru hattını tavaf edip, kızak köpeklerini acıyan gözlerle seyrettikten sonra, pencerelerinde dantelli perdeler olan bir kafeye girdik. Kafenin bir köşesi kamyon şoförlerine ayrılmıştı. Diğer kısmında Coldfoot nüfusunun neredeyse yarısı (!) ayaküstü çene çalıyordu. Pencereden bir takım barakalar görünüyordu. Bunlar bir takım turların aurora, kızak ve "wilderness" deneyimi için insanları getirdikleri eski madenci evleriymiş. İnternette yorumları okuyunca burada kalmaktan vazgeçmiştim. İyi yapmışım.

Dönüşte Katty bizi aynı keyifle karşılayıp otelimize bıraktı. Fairbanks'i ona sorduk. Gereksiz der gibi bir edayla "gidin, gidin" dedi, "iki bina, bir de park var". Mesajı aldık, fakat taa nerelerden gelmişiz, buraya kadar gelip görmeden dönersek ayıp olur dedik. Hani bir soran olursa!

FAIRBANKS ve CHENA

Alaskalılar kendilerini tanımlarken, daha doğrusu Amerikadan bahsederken "aşağı 49" diyorlar. Alaska da yukarıdaki oluyor (ellinci eyalet). Eyalet bayrağında büyük ayı takım yıldızı ve cezvenin üstünde kutup yıldızı var. Diğer bir deyişle; Alaska'nın büyük boz ayısı ve kuzeyin yıldızı! Bu bayrağı ilk defa Fairbanks'teki arabaların plakalarında farkettim. Fairbanks Alaska'nın ortalarında, 32000 civarında nüfusu olan küçük bir şehir. Burası da diğer her yer gibi, 1900'lü yılların başında kurulmuş. O zaman da küçük olduğu için ancak bir başkan yardımcısının adını alabilmiş :)) Pek fazla bir özelliği yok. Üniversitesi ve özellikle jeofizik enstitüsü kendisinden ünlü. Benim de Fairbanks ile ilk tanışmam bu enstitünün doğa olayları ile ilgili sayfaları dolayısıyla oldu. Şehir o kadar sessiz ve hareketsiz ki buzların çözülmesi bile işe yaramayacak gibi. Chena nehri kıyısındaki Griffin park, kenarındaki bir-iki kafe-bar şehrin biraz daha hareketli yerleri. Bir de şehrin bir köşesinde, merkeze 4-5 km mesafede "Pioneer Park" var. Fakat nisan ayında orası da kapalıymış. Servis arabasının şöförü açık bir kapı bulup içeriye girmese görmeden dönecektik. Kuruluş dönemindeki ilk evleri, barları, hatta ilk genelevlerini orijinal halleriyle buraya taşıyıp sergilemişler. Bizim şoför bu parktaki eski kilisede evlenmiş. Çarklı bir gemi de (paddle wheel steamer) bir köşede buzların çözülmesini bekliyor. Gemi, buzlar eridiğinde nehirde çalışmaya devam ediyormuş. Tabii ki sadece turistik.

Griffin parkının girişinde, ücretsiz girilen halk evi gibi bir yer vardı (Morris Thompson Cultural & Visitors Center). Alt kattaki salonlarında içi doldurulmuş yöre canlıları, yerli halkın yaşam şartları, kulübeleri sergileniyor, kulübelerin birisinin karanlık camından bakınca dışarıda aurora animasyonu izleniyordu. Biz de girip dolaştık. Bir köşede çocuklar ve yerde bir sürü ıvır zıvır gördük. Bu çocuklar kamp çantası nasıl hazırlanır, nasıl taşınır, bunu öğreniyorlardı. Bu kadar kuzeyde ve doğayla iç içe bir yerde çocukların eğitiminin de ona göre olması son derece normal. Ağır çantaları sırtlarken hiç bir öğretmen karışmıyor, çocuklar birbirlerine yardımcı oluyordu. Çocuğun teki ben bunu kaldıramam dedi. Öğretmen oralı olmadı. Kimse de evladımın beli ağrır demedi. Kızın teki geldi, oğlan aniden he-man kesildi. Demek ki onların yöntemi de buymuş!

CHENA HOT SPRINGS RESORT

Geziyi planlarken en fazla zamanı buraya ayırmıştım. Uçak uçmasa da, aurora görmesek de kaplıca keyfime kimse engel olamaz diye düşünüyordum. Sonuçta yüz yıllık bir kaplıca ve hiç kapanmamış. Iska geçme ihtimali yok.

Chena otelinin servisi ile  yola çıkıp Fairbanks'ten ayrıldık. Gideceğimiz yer 96 km kuzeydoğuda, yolun sonunda. Evet, ana yol gidiyor gidiyor ve kaplıcanın önünde bitiyor. Ondan sonrası Kaplıca alanı ve el değmemiş doğa... 

Buraya sadece kaplıca veya resort demek olayı fazlaca küçümsemek olur. Alaska'nın ilk jeotermal güç santrali burada kurulmuş. Üniversite ile ortak, alternatif enerji çalışmaları yapıyorlar. Tesiste çalışan tüm motorlu araçlarda, çöp ve sebze atıklarından elde edilen yakıt kullanılıyor. Seralarında ekolojik sebze üretimi yapılıyor. Hem kendileri tüketiyor, hem de başka yerlere satıyor veya dağıtıyorlar. Kısaca "kendi yağıyla kavrulmak" denen şey neyse, o; Chena oluyor. Bu konuda eğitim de veriliyor.

Tesisteki diğer bir atraksiyon "buz müzesi". İçeride zırhlı şövalyeler düello yapıyor, bir samuray nöbet tutuyor, köşede çıplak bir kadın duruyor, leoparın teki ortalıkta geziyor, ayılar kola içiyor. Ayının eline kolayı, çocukların ilgisini çeksin diye vermişler. Bu da bahanesi! Sanki burada çocukların ilgisini çekecek bir şey yok? Devam edelim; Işıklar her an renk değiştiriyor. Burayı büyük bir buzdolabı gibi düşünmek lazım. İçerisi her daim 4-6 °C. Ödüllü bir heykeltraş müze içindeki iki odada meraklılarına buzdan heykel dersi veriyor. Müze iyice dolu olduğundan şimdilerde sadece bardak yapmak için uğruyormuş. Bu bardaklarla ziyaretçilere "appletini" servisi yapılıyor. Yumuşaklığı (!) bazı dedikodulara yol açsa da son derece güzel bir içki. Meraklısı için tarifini de buldum; 1 1/2 oz. Smirnoff yeşil elma votkası ve 1 oz DeKuyper ekşi elma şnapsı karıştırılarak yapılıyor. Alaska'da bir kaç sefer içmeme rağmen buzdan yapılmış bardakta içmenin keyfi başkaydı. Müze ilk açıldığında otel gibi kullanılmış. Özellikle şapelinde nikah kıydırıp, ilk geceyi buzdan yatağı eriterek geçirmek çok revaçtaymış. Buzun üstüne serilen geyik postlarına rağmen yatağı her sabah yeniden yapmak gerekiyormuş. "Biz de her sabah yatak yapıyoruz, bunda ne var?" diye düşünebilirsiniz, ama yatağın bazasını her sabah yapmadığınıza eminim. Heykeltraş pes deyince bu uygulamadan vazgeçilmiş. Şu anda görevlilerin en büyük derdi, odaların tekindeki tuvaleti kullananlar (kibarca!).

KAPLICA

İşte benim favori kaplıcam! Dışarıda hava 12 derece. Geceleri sıfırın altına iniyor.  Fakat o her zaman 65 derece! Suyunun bileşimi dünyada sadece Karlsbad'dakine benziyormuş. İçeriğine girmeyip, içine gireceğim. Yeni demli bir çay gibi dumanı tüten havuz beni bekliyor. Suyun üstünde hafif bir kükürt kokusu ve neredeyse iki metre buhar bulutu var. Dalıyorum çıkıyorum. Zevkten ölüyorum derken, bir baktım sıcaktan ölüyorum. Kendimi hemen dışarı attım. Vücudum kıpkırmızı, adeta sıcaktan haşlanmışım. Başım dönüyor, gözüm kararıyor... Kendimi kenardaki bir şezlonga zor attım. Trendelenburg filan, iyi geldi. Karlı tepelerin soluğu çığ gibi üzerime çöktü, damarlarımı sıkıştırdı. Kan yeniden beynime, gözlerime yürüdü, kendime geldim. Kalkıp kana kana su içtim. Musluğun yanında bir yazı; ...Suda 10 dakikadan fazla kalmayın. Bol su için. Girmeden önce okusaymışım iyiymiş. Havuzun kenarında, açık havada mayoyla yatıyorum. Zeynep dışarıda, kaz tüyü gocukla geziyor. Toparlandım, havuza giriyorum, on dakika sonra su içmeye çıkarım, bu sefer dalma-çıkma yok, daha tedbirli ve terbiyeliyim. Gece yarısı tekrar gelir, gene girerim...


AURORA

Eveeet, sırada esas çocuk var.

Chena dağın başında bir yer olduğu için geceleri ortalık kapkaranlık oluyor. Gökyüzünü 180 derece gözlemek mümkün. Zaten gözlem için burayı seçmemizin sebebi bu. Ayrıca bir alarm düzeni kurmuşlar. Aurora başlayınca hemen uyarı geliyor. İlk gecemizde sistemin doğru çalıştığını anladık. Gece yarısına doğru telefonlar çaldı, hepimiz dışarı, karanlığa doğru fırladık. Gözlerimizi gökyüzüne diktik, saatlerce bakındık durduk. Buydu, oydu derken, vakit geçti. Hiç bir şey anlamadık. Önce Japonlar terketti. Onlar gittiyse bir bildikleri vardır dedik, biz de odalarımıza döndük. Biraz hayal kırıklığı oldu. Demek ki "low" dedikleri bu kadarmış dedik. Ertesi gün barda otururken bir defter bulduk. Bara içki için değil, Wii konsolunda tenis oynamaya gitmiştik. Defterde karşılıklı iki sayfa dikkatimizi çekti.  İlk sayfada el yazısıyla büyük bir hayal kırıklığı vardı. "Beni zaten zorla getirdiler, bull shit.." filan... karşısındaki sayfa ise buna nispet yapar gibiydi. Tek kelimeyle "gorgeous!!!" Bizim iki günümüz, yani iki şansımız daha var. Fakat enstitünün aurora tahminleri pek hoş değil. Aktiviteyi beş gün "low" olarak göstermiş!

İkinci gün buz müzesini birlikte gezdiğimiz rehber abla bizimle çok ilgilendi. Türkiye'den gelmiş olmamız bile başlı başına bir ilgi konusu oldu. Zaten bunu tüm Alaska gezimizde yaşadık. Bu abla bizi gezdirdikten sonra üşenmemiş, aurora tahminlerine yeniden bakmış. Akşam saat 10 gibi heyecanla bizi buldu ve müjdeyi verdi; bu gece "moderate" bekleniyor! Enstitü beş-on dakika önce tahminleri revize etmiş...

Geceyi zor ettik. Alarmı bile beklemedik. Araziye çıktık ve gözlerimizi gökyüzüne diktik...

O gece hayatımızın en güzel deneyimlerinden birini yaşadık. Sizlere partiküllerden, plasmadan filan bahsedecek değilim. Gördüğümüz şeyi en güzel tanımlayan, bir yerli kadının söylediği şu sözlerdi;

"Sizin  Aurora dediğiniz şey, bizim ölmüş atalarımızın gökyüzünde danseden ruhlarıdır. Eğer görecek olursanız, siz de onlar için dua edin".  Dua ettik.

Ben başlangıçta fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Bu da uzun hikaye. Sonra bıraktım. Çünkü olay sadece bir tarafta değil, bütün gökyüzünde meydana geliyor. Neredeyse iki saat kadar sürüyor. Bu iki saatin bir saniyesini bile kaçırmak istemezsiniz. Işıklar bir an doğu ufkunda dans ederken, aynı anda batıda birşeyler oluyor, ortadan başka bir ışık huzmesi yükseliyor. Hangi tarafa bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Tam 180 derecelik bir sahnede müthiş etkileyici bir renk ve ışık şöleni varken, fotoğrafla uğraşmak olayın ruhunu kaçırmaya yol açıyor. Uzun süre kalacak olsam ve bu şöleni izlemek için birden fazla şansım olsa o zaman başka. Şimdi iyi bir fotoğraf için ne yapmam gerektiğini biliyorum. Ama bir defa daha bu fırsatı yakalarsam fotoğrafla uğraşmam. Yere yatar, gözlerimi bir saniye bile ayırmadan gökyüzüne bakarım.

İstanbul'a döndükten sonra internetteki video görüntülerine tekrar baktım. Bizim gördüğümüze en yakın aurora videosunu aşağıdaki bağlantıda buldum. Bu ve yanındaki çok değişik videoları hala büyük bir zevkle seyrediyor, o anı yeniden yaşıyorum. Kendimi yere uzanmış, gecenin karanlığında yıldızları seyrederken düşlüyorum. Büyük ayıyı, küçük ayıyı, kutup yıldızını ve binlercesini... Ufak yudumlarla "appletini" içiyor, dudaklarımda buzdan bir kadehin soğuk temasını hissediyorum. Karanlıkların içinden yıldızlar kayıp geçiyor. Atalarımın ruhlarını bekliyorum. Gelecekler ve dans edecekler....

http://www.youtube.com/watch?v=ItaO7gnTOvY&feature=watch-vrec



NELER ÖĞRENDİK?

Bir daha "United" havayollarına binilmeyeceğini
Alaska'nın o kadar da soğuk olmadığını
Geceleri "hiç üşümüyorum" derken yavaş yavaş donulduğunu...
Yüksek şeylere, yüksek şey demenin daha doğru olduğunu
Alaska'da Amber birası içildiğini
Amerikada Çinlilerin girmediği bir yer olduğunu...
Tek düze güzelliğin dayanılmaz olduğunu...
Buz müzesinden hatıra olarak bir şey araklanamayacağını..
Altmışbeş derecelik suda, sualtında yüzülmeyeceğini...
Moose hayvanı hakkındaki gerçekleri...
Her köşeye yığılmış boynuzların, geyik katliamı anlamına gelmediğini...
Kuzey Amerika geyiklerine "Moose", erkeğine "boğa", dişisine "inek" dendiğini...
İnekten "dönme" olanlarda boynuz çıktığını...
Boynuzların sadece boynuz olmadığını...
Boynuzların (antler);
  • Seks hayatıyla ilgisini...
  • Kışın dökülse de, her bahar yeniden çıktığını...
  • en hızlı büyüyen organlardan birisi (!) olduğunu...
  • Kastre edilen hayvanlarda döküldüğünü, yeniden çıksalar da son derece şekilsiz olacaklarını ve İnuitlerin şeytan boynuzu dedikleri bu tuhaf boynuzları, bir damga gibi, ömür boyu taşıdıklarını...


25 Ocak 2012 Çarşamba

ALASKA'ya doğru....

Yıl 1958. Samsun'dayız. Ben 8 yaşındayım. Bir gazete haberi: Nautilus isimli bir atom denizaltısı kuzey kutbunun altından geçti! Nasıl yani? Babamın açıklamakta en çok zorlandığı sorularımdan birisiydi bu. Annemin en zorlandığı soru "Kinova'larımı kim yaktı?" sorusuydu. Babama düşen sorular daha çok gazete haberlerine dayanıyordu. Kutbun altı boş mu? Ayıların ini yok mu? Atom ne demek? Örfi idare ne demek? gibi...


Sonra Jules Verne ile tanıştım. Michel Ardan'la birlikte aya gidecek roket hesapları yaptım, Dünyanın ucundaki fenerde her fenerin ayrı bir dili olduğunu öğrendim. Kaptan Nemo ile denizaltına tam 20000 fersah indim (denizaltının adı: Nautilus!). Sonra baktım ki bana en uyanı "Around the World in eighty days". Seksen günde dolaşmak şart mı dedim ve karar verdim. 55 yaşına kadar çalışacağım, sonra gezeceğim. Neden 55 bilmiyorum. İnsan 20 yaşındayken 55 çok uzak geliyor. Artık yeter gibi bir his! Ablam Gönül 50'lerinde teşebbüs edecek oldu, olmadı, takside bağladı. Ufak ufak tamamlıyor devr-i alemi.  Demek ki taksitle de olabilirmiş.

Jack London! Fakülte yıllarımın favori yazarı. İlk okuduğum kitabı Martin Eden'di. Kitabı bulmam aylar sürdü. Şimdiki gibi internet filan olmadığı için kitapçı kitapçı dolaşmıştım. Her zaman olduğu gibi Varlık Yayınları yetişti imdadıma. Martin Eden'in son cümlesi hala aklımda ama konumuzla ilgisi yok. Jack London'un hayatını okuyunca romanlarında yazdıklarından pek fark olmadığını öğrenmiştim.

Buz tutmuş ırmağın iki yanında, uçsuz bucaksız, karanlık ve insanın içine korku salan çam ormanları uzanıyordu. Beyaz manto giymiş hissini veren ağaçlar, esen sert rüzgarlarla soyunuyor, gitgide solgunlaşan gün ışığının altında birbirlerine yaslanmış koca yaratıklara benziyorlardı. toprakta hiç bir yaşam izine raslanmıyordu, sanki sonsuz bir hüzün içindeydi. Hiç bir şey kıpırdamıyordu, toprak o kadar soğuk, o kadar terkedilmişti ki, karşısında düşünce kayboluyor, hatta hüzün bile yok olup gidiyordu. Bir tür gülümseme isteği uyanıyordu insanın içinde, Suhinx'inki gibi trajik bir gülümseme, donuk ve neşesiz bi gülümseme, varoluşumuzun boş çabaları ve yaşamın anlamsızlığı karşısında, edebiyatın acı alayı gibi bir şey. Wild'di bu. Kuzey toprağının yüreğine kadar buz tutmuş, vahşi wild'iydi bu... Jack London, Beyaz Diş 1977.

Çevirmen bu paragrafın sonuna "wild" kelimesini açıklama ihtiyacı duymuş. "Vahşi wild'iydi bu" gibi bir cümlenin tuhaflığını bilerek; Wild, makiler pampalar, bozkır, cangıl gibi belirli bir bölgeyi ifade eden ve kendisini oluşturan unsurlar türünün bütününü belirten, çevrilmesi güç bir terimdir. Wild, kuzey kutbu enleminin içinde kalan, normal olarak yaşamaya olanak vermeyen, sürekli buzullarla kaplı, kutbun ölü bir bölgesidir. Alaska, hemen hemen tümüyle buraya dahildir...

Köpeklerle pek samimiyetim yoktur. Ama bazı cinslere, örneğin Husky'lere sempati duyarım. Bu hikayede beni etkileyen; doğasıyla, havasıyla, insanıyla, köpeğiyle, her şeyiyle "wild" olgusuydu...

National Geographic, 1989; in the far north the aurora borealis, or northern dawn, illuminates night skies with ever changing green-andwhite light shows. But last winter's magnificient displays also bore tinges of red, a tint that rarely appears, and could be seen as far south as Florida... Yazı bu şekilde başlıyor. Aurora'nın nasıl oluştuğu ile devam ediyor. Yıl 1989. 1957'den beri en muhteşem aurora gözleminin yapıldığı yıl! Alaska Üniversitesi Jeofizik Enstitüsü'ne göre "solar maximum" her 11 yılda bir tekrarlanan bir fenomen. 1989+11= 2000, bunu kaçırdık. 2000+11=2011. Artı-eksi "1" desek, eder 2012, başka bir deyişle 2011-2012 kışı...

 


Ben gece-gündüz çalışmaktayken, Dr. Tarık Minkari dünyayı gezmekte. Gezmekle kalmayıp, nispet olsun diye, gezdiklerini yazmakta; Denizde yüzen aysberglere bakıyorum., koca buzulu gözlüyorum. Buz suda mavi yeşil görünüyor. meğer buz kitlesi, tüm öteki renkleri emer, sade maviyi itermiş. Buzulu 48 kez zumlayan videokameram ile filme alıyorum. Birden bir gök gürültüsü duyuyorum. Göğe bakıyorum, açık, bulut yok, peki bu ses nereden geldi? Diyorlar ki; Buzul, görmediğimiz bir yerde çöktü. İşte tam bu sırada objektifimin içine olağanüstü bir olay girdi. Heyecanlandım, durmadan çekiyorum. Üç beş saniye geçmedi, korkunç bir gürültü ile kocaman buz dağı çöktü. İzliyorum, on apartman boyunda bir buz parçası, homurdanarak çöküyor. Buzlar denize düşüyor, önce batıyor, sonra mantar gibi çıkıyor. İsim değiştiriyor, aysberg oluyor.... Yıl 1997; Alaska Kıyıları ve Kanada... 

Yıl 2000. National Geographic bir kitap çıkarttı; "Büyük Keşifler"
Kitabın altmışyedinci sayfasında başlık; Kürenin uçlarına doğru
Bir alt yazı; Buz, aldığını kendine saklar (Ernest Shackleton)
Bir resim; Arktik yalnızlık. Nükleer denizaltı USS Scate, 1959 yılının Mart ayında kuzey kutbundan 480 km uzaklıkta yüzeye çıkıyor. Skate, bu tarihi yolculuğu boyunca biri 17 Mart 1959 günü tam kuzey kutup noktasında olmak üzere on kez su üstüne çıkacak!

Bir anekdot; ...Yüzbaşı Lalor Jr; ... Aniden pusulamız sallandı ve ibresinin ucu geldiğimiz yönü göstermeye başladı. Kutbun bulunduğu noktaya tam olarak ne kadar yakın olduğumuzu sordum. Rota subayı Tom Curtis cevapladı: Kutbu delip geçtik!

Sözcüklerin kökleri her zaman ilgimi çekmiştir. Kökünün nereden geldiğini ilk merak ettiğim kelimelerden birisi de "arktika" olmuştur. Neden kutuplardan kuzeyde olan Arktika da, güneyde olan Antarktika? Birinde olmayan ne var diğerinde? Arktik (Arctic) kelimesi Yunancada Arktikos olarak geçiyor. Arktikos da "arktos" kökünden üretilmiş ve "ayı" demek! Bu durumda; Arktika üzerinde ayı yaşayan, Antarktika ise ayı olmayan anlamına geliyor. Demek ki beyaz ayılarla penguenler kuzeyle güneyi paylaşmışlar, bu senin, bu benim diye...

Alaska filan derken ipin ucunu kaçırıp kutba uzandık. Tekrar Alaska'ya dönelim. Buna Alaska'ya dönmek denmez ama, aklım fikrim Alaska'da ya, fikren gidişlerimden birisi de mavi gezi sırasında oldu. Yıllar önce Akdeniz'le Ege'nin karıştığı sularda dolaşırken Selimiye'ye uğramıştık. Burada çam ağaçları altında güzel bir motel görmüş, hatta merdivenlerine dizilip resim çektirmiştik. Adı "Aurora" idi. Sahibine sorduk; Aurora ne ola? diye. Aurora ile de böyle tanıştım.


Benim patron, hani gezecektin, hala neden çalışıyorsun deyip beni işten kovduğunda 59 yaşındaydım. Bunu bir fırsat belleyip, terapi için (!) Kenya'ya gittim. Çok güzel bir tatildi. Kuzeyi, ortası, batısı doğusu derken Afrika tutkusu böyle başladı. Sonra bir yerküre aldım. Gözümü kapadım, parmağımı bastım. Alaska çıktı. Biraz hile yaptığımı itiraf etmeliyim. En azından, yukarıdan bakınca güney yarım küreye parmak basma şansının olmadığını söyleyebilirim. Alaska'dan sonra küreyi bir de ters çevirip parmak basacağım!


Hemen üstüne, 59uncu yaş günümde bir hediye; Gezginler için unutulmaz yerler...

97nci sayfa; College Fiyortu, Alaska. College fiyortu'nun ücra konumu yüzünden, oraya bir gemi gezisinden başka bir şeyle gidilmesi olanaksızdır. Norwegian Cruise ya da Princess Cruise gibi şirketler, Seattle veya Vancouver'dan, Anchorage'a 3 saat uzaklıktaki Seward'a yedi gece süren sadece gidiş gezileri düzenliyorlar. Bu gezide Ketchikan, Juneau, Skagway ve Glacier Bay'e uğranıyor.... Kış mevsimi çok uzun ve şiddetli olduğu için oraya gitmek için en iyi zaman Haziran-Ağustos arasıdır.

2010. Bir gazetede Alaska'da Anchorage-Fairbanks arasında çalışan bir trene dair haber vardı. Üstü camlı bir vagonu varmış, yol boyunca müthiş yerlerden geçiyormuş, McKinley dağı, Kasırga geçidi, kanyonlar... İnternette fiyatlara baktım, gayet makul. Karar verdim; Alaska'ya gideceğim, bu trene bineceğim.

Hedefe yaklaşıyoruz. 3 Ocak 2011 tarihli bir gazete haberi; bunu yazmayıp kenara resmini koyuyorum. Bir gün lazım olur diye kesip saklamıştım. Yazıda 8 adres verilmiş. İlgimi Fairbanks çekti. Kafamda tren olayıyla birleştirdim; Alaska'ya gidiyorum, trene biniyorum, Fairbanks'te inip Aurora seyrediyorum!

Şubat 2011. Sahil yolunda bir kaza geçirdim. Hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçti" diyemeyeceğim ama, daha arabadan inmeden, aklımdan "Alaska'yı görmeden ölecektim" diye geçirdim. Not defterime ekledim; Bir kazadan alınan dersler..

2 Ekim 2011 Gezi planı için YKM şirketine gittim. Bu acenta daha önce Tanzanya, Zambia gezimi organize etmişti ve çok memnun kalmıştım. Aynı şeyleri orada da tekrarladım; Alaska'ya gidiyoruz, trene biniyoruz, Fairbanks'te inip Aurora seyrediyoruz! Aylardan mart veya nisan, nisanın ilk haftası hariç....

Aradan bir ayı aşkın bir zaman geçti, hala bekliyorum. Ne oluyoruz diye bir uğradım. Alaska'daki acenta üzerinden bir takım bahaneler... Pek tatmin olmadım ama nasıl olsa vaktimiz var diye üzerinde durmadım. 27 Ekim'de ilk program hazır oldu. Haziran ayı, Anchorage gidiş, Seward'a tren, Kenai fiyordu, otobüsle dönüş, buzul gezisi, Anchorage dönüş. Talkeetna'ya nehir yoluyla gidiş, jetboat gezisi,. Kantishna tur, Denali kanyonu, Anchorage dönüş. Bu nedir dedim? Ne aurora var, ne doğru dürüst tren? Ayrıca hiç bir zaman Haziran demedim ki? Benimle ilgilenen (!) görevli kız, Alaska'daki acenta böyle yapmış diyor, başka bir şey demiyor. Alaska'da turistik sezon mayıstan sonra başladığı için tren yokmuş, haziran iyiymiş, fyordlar güzelmiş vs vs... Biliyorum ama... bu benim gezim ve ben bunu bunu ve bunu istiyorum.... 23 Kasım'da yeni bir taslak hazırlandı. Sadece Alaska'daki kısmı kişibaşı 1859 USD. Üstelik tur Fairbanks'te başlıyor, Fairbanks'te bitiyor. Hadi treni ben ayarlarım desem, tren cumartesi günü gidiyor, pazar günü dönüyor. Dönüşü gene uçakla yapmak lazım. Uçakla (KLM) Fairbanks-İstanbul, biletler kasım ayında alınırsa adambaşı 1550 Eu. her geçen gün üstüne fiyat biniyor. Alaska'ya geldik, veya gittik diyelim. Coldfoot'ta konaklama, istenirse "arctic aurora expedition". Coldfoot bildiğim bir yer. Brooke dağında zevksiz bir konaklama yeri. Gece aurora ile oyalanırız ama gündüz yapacak bir şey yok. Gidiş-dönüş araba ile, Yukon nehri filan, kaç saat süreceği belli değil. Üstelik Aurora opsiyonel, ne demekse? Hepsinden kötüsü 7 Nisan'da Fairbanks'te olmamız gerekiyor. Halbuki 2 Nisan'da Antalya'daki geriatri kongresinde konferansım var.

Acentadan vazgeçip her şeyi kendim ayarlamaya karar verdim.

Bir pazar günü Ayşe'yle birlikte oturmuş, televizyonda film seyrediyoruz. Filmde arka planda görülen yerleri tanıyorum gibi geldi. Ayşe'ye; burası Fairbanks dedim. İnternetten baktık, hakikaten Fairbanks. Kırkyılda bir gündüz vakti film seyrediyoruz, sıradan bir çocuk filmi, karşımızda Fairbanks! Olacak iş değil. Demek ki zamanı gelmiş.

"Alaska Railroad Corporation" ile telefon görüşmesi yaptık. Daha doğrusu Ayşe yaptı. Tren şirketinin "Aurora package" programı tüm hedeflerimi kapsıyordu. Sonuna 3 günlük ekstra "Chena Hot Springs Resort" keyfi eklemiştim. İki gün sonra e-postadan "yol programı" geldi. 13 Nisanda başlıyor, 19 Nisan'da bitiyor. Herşey tam istediğim gibi, adambaşı 1425 USD. Başına-sonuna 3 gün Anchorage kalışı eklerim... Ne olur ne olmaz opsiyonu, bakarsınız ekstra bir şey karşımıza çıkar, kaçırmamış oluruz. Tek bir sıkıntı var; isim listesini, gideceklerin yaş ve kilolarını hemen istiyorlar. Bu bilgiler kutup uçuşu için gerekiyor. Uçak 7 kişilik ve uçuş planı için yolcu ağırlığı önemli (miş!). Yolcular kamera dışında herhangi bir eşya taşımayacak. Gidişini şimdiden söyleyebileceğim sadece Ayşe var, bir de ben...

Herşey tamam gibi ama irtibatımız kesildi. Ne telefon, ne de e-posta... Alaska'ya ulaşamıyoruz. Son gelen mektupta "I'm still waiting on confirmations from Chena Hot Springs and ERA aviation. Once I receive those I will charge your credit card" yazıyordu. Bunun ne kadar süreceği belli değil. Bir yandan da uçuş borsası hergün yükselmekte. Bizim uçuşun fiyatı 2 günde 50 pound yükseldi. 2 gün önce en ucuz uçuştu, şimdi dördüncü sırada. En ucuzundan alsaydın diyeceksiniz, ama o uçuşların süresi çok uzun; 30 küsur saat gidiş, 40 küsur saat dönüş! Yolda ihtiyarlayacağız....

Bu arada pasaportumu yeniledim. Daha süresi dolmamıştı ama vize sayfalarındaki Suriye, Ürdün, Mısır, Tunus sayfaları beni huzursuz etti. Gümrük memurları bakacak, adam arkasında dumanlar çıkararak dolaşmış! Bir sürü lüzumsuz soruyla karşılaşabilirim. Onun için pasaportu değiştirip gııcır gıcır yenisini aldım. Beyaz sayfa açmak gibi bir şey....

Niye bekliyorum diye düşündüm. Turu buradan ayarlayamasak bile Alaska'ya uçar, herşeyi orada hallederiz. Nisan ayında Alaska'ya kim gider? Uçak bileti kolay, tren bileti de kolay, kalacak yerleri de gönderdikleri yol planından seçeriz. Gerisi macera olur. Macera yaşamak için Alaska'dan iyi yer mi olur? 9 Aralık 2011, Uçak biletimi aldım. Ayşe Hazal Günay ve İsmail İlhan Günay Alaska'ya uçuyor. Jale para kazanmak, Zeynep öğrencileriyle kalmak zorunda. Tarih 12 Nisan 2012; Frankfurt üzerinden Seattle ve Anchorage. 21 saat gidiş, 30 saat dönüş. İki kişi 1800 Pound.


Yeni bir şey öğrendim. İnternette Alaska Fairbanks Üniversitesi'nin Jeofizik Enstitüsü her gün hava raporu gibi "Aurora tahmini" yayınlıyor (http://www.gi.alaska.edu/AuroraForecast). Örneğin 21 Aralık için tahminleri şöyle;
Forecast: Auroral activity will be quiet. Weather permitting, quiet displays will be visible directly overhead from Barrow to Fort Yukon and visible low on the horizon from Fairbanks to as far south as Nome, Talkeetna and Whitehorse, Canada.

Bahsedilen yerler anlaşılsın diye yan tarafa bir harita ekliyorum. Enstitünün sayfasında çok detaylı bilgiler var. Aurora dışında sismoloji, kar-buz durumları gibi olaylar anlaşılabilir bir dille açıklanmış. Aurora alarmı için kayıt da yaptırabiliyorsunuz. Ayrıca cep telefonu için de bir uygulaması var. Böylece aurora olayını saat-saat izleyebiliyorsunuz. Bunu hemen telefonuma kaydettim. Seçtiğim tarih oldukça iyi. Bu tahminlere göre 1 mayıs sonrası 65inci enlem kuzeyinde (benim oralar!) aktivasyon çok sınırlı olacakmış! Bu sayfaları okudukça ufak ufak sizlere sızdıracağım....
GEÇMİŞTEN BİR YAPRAK

Bu arada ilginç rastlantılar başladı. Orada burada "Aurore" kelimesi önüme çıkmakta. Bizim aurora ile ilgisiz ama görünce hoşuma gitti. Emile Zola'nın Dreyfus davası için Fransa Cumhurbaşkanı'na yazdığı mektubu hatırlarsınız. "...ama gerçek yürüyor ve onu durdurmaya kimsenin gücü yetmez..." Bu mektup 13 ocak 1898 tarihinde "J'accuse" başlığıyla yayınlanmış. Başlığı atan; gazetenin editörü Clemenceau. Gazetenin adı; L'Aurore! Fransızcada seher, başlangıç anlamına da geliyormuş.

TAZE BİR HABER
Dostlar, yeni haberler var; İki gün önce güneşte meydana gelen patlamalar 24 ocak'ta dünyadan görüntülendi. Malum, yol biraz uzun, trafik filan, dünyaya ulaşması zaman alıyor. Güneşin fotoğrafları muhteşemdi. Biz, dünyalılar ne hissettik derseniz, hiçbir şey. Benim hissettiğim; şimdi orada olmak hissi! Kozmik şamata, yani "sıcak plazma atom çekirdekleri" veya kozmik ışınım, artık ne demekse, coştu bir kere! Hemen Jeofizik Enstitüsü'nün sayfalarına baktım. Aurora aktivitesi 24 ocakta "extreme" olarak görünüyor, 9 üzerinden 5 almış. 25'inde 2'ye iniyor. Yukarıdaki haritada aktivite 1 dereceydi... Aşağıdaki haritada aurora aktivitesinin nasıl arttığı daha iyi görülüyor...
Bu arada Zeynep derslerini ayarladı, okuldan iznini kopardı, o hızla gitti, hepimizden önce ABD vizesini de aldı. Vize mülakatı çok havalı olmuş. Alaska'ya gidiyoruz ya! Adam şaşırmış. Böylece Alaska'ya bir-iki derken, yolcu sayısı 3 oldu...

FOTOĞRAF ÇEKME KONUSU

Alaska'da fotoğraf olayı özellik gösteriyor. Bir kere hava çok soğuk. Çoğu fotoğraf makinesinin, yani kameraların ısı limitleri buna uygun değil. Örneğin Sony alfa 350, ve Leica V-lux 30, benim kameralar, düzgün çalışma aralığı olarak 0-40 santigrad derece arasını (32-104 F) öneriyorlar. Bu ısılar dışında garanti yok! Kameraların çalışma standartları da 23 C derece ısı ve %50 nem oranı için verilmiş. Kısacası soğukta nasıl çalışacakları belirsiz. Fotoğraf çekmeden, olayı yaşamak da güzel, ama kanıt gerekebilir :)) Ne olur ne olmaz!!!!

Bu konuda fazla detaya girmek istemiyorum. Yazan yazmış zaten. Size kaynak göstermekle yetineceğim. İnternetteki en iyi sayfalardan birisine aşağıdaki web adresinden ulaşılabiliyor.

http://www.brighthub.com/multimedia/photography/articles/42911.aspx

UZAYDAN AURORA

Son yolcumuz Zeynep, internette bir fotoğraf keşfetmiş. Malum, dersimizi çalışıyoruz. Uzayda seyreden bir astronot tarafından çekilen bir "aurora" fotoğrafı. Kasım 2011'de çekilmiş. Yandaki fotoğrafta Şikago, St Louis ve kuzey ışıkları değişik bir perspektiften görülüyor. Bu manzarayı kendi başımıza göremeyeceğimize göre fotoğrafıyla yetinmek durumundayız.

YOLA ÇIKIYORUZ

Biniş kartlarımızı aldık, uçağa biniyoruz. Saat beş elli. Sabahın körü. Alaska'da dünün saat yedisi. Hava henüz kararmamıştır. Bu gece aurora durumları nasıl acaba? Belki de biz yolda kıvranırken orada tarihin en muhteşem göksel şöleni gerçekleşecek! Sonra sus pus... Ağzımdan, pardon aklımdan yel alsın...

İlk etap Frankfurt. Orada uçak değiştireceğiz. Hedef Seattle. Can yelekleri koltuğun altına. Suya düşersek bunlarla yüzeceğiz. İyice öğrendik. Kendisi açılmazsa yandaki borudan üfleyeceğiz.

Birer aspirin aldık. Varis çorabım ayağımda. Arada kalkıp yürümek lazım. Eğil kalk, sağa dön sola dön, şarap iç, koridorda yürü, şarap iç, beyaz, kırmızı, uyu, uyan, eğil, kalk, film seyret, bir film daha, uyu, uyan... Kafamda bir takım sorular. Biz çok yükseğe çıksak, dünya zaten doğuya dönüyor, Seattle altımıza gelse.. Geldik deyip atlasak... Hostes sıcak kompres dağıtıyor. 

Seattle uçaktan çok güzel gözüküyor. Deniz kıvrım kıvrım içerilere kadar uzanıyor. Bir sürü göl var. Göl mü denizin girintileri mi pek anlayamadım. Bütün kıyılar gezi tekneleriyle dolu. Buralarda herkes uykusuz mu? Bizim uykumuzun açılması başka bir "Sleepless in Seattle" durumu mu? Tom Hanks'mi Seattle'daydı, Meg Ryan mı?

Seattle havalimanı sigara olayını bitirmiş. Gaz odası bile yok. Döviz bozacak yer de yok. İlki değil ama ikincisi benimle ilgili. Bir Seattle kitabı aldım. Bulunsun. Jack London'un "Fotoğrafcı" kitabını bulamadım. Uçak değiştirdik. Son etap "United" ile Alaska! Bizim uçağa giderken üzerinde "Alaska Airlines" yazan bir uçak gördüm. Pek sevindim. Bizim memleketin uçağı gibi bir his! Kuyrukta sırıtkan bir eskimo resmi var.
                                                                                                      Yaklaşıyoruz. Yaklaştığımız yeşilin azalıp mavi ve beyazın artmasından belli. İrili ufaklı bir sürü ada, her birisinin tepesinde beyaz bir bulut! Sonra beyaz bulutlar beyaz dağlara dönüştü. Sarp, sivri tepeler, aralarında her an akıp gitmeye hazır buzullar... Biraz ileride denizde süzülen bir tekne gördüm. Ardında dalgalardan bir üçgen yaparak süzüle süzüle gidiyordu. Camdan fotoğrafını çektim. Kamerada büyütüp tekrar baktım. Tekne değilmiş. Ufacık bir buzdağı parçası kopmuş, başını almış gidiyor... 
Alçalıyoruz. Buzlar kirli bir renge döndü. Kıyılar çamur birikintisi gibi. Bolca taşlık, taş mı kaya mı, üstleri beyaz bir şeyle kaplı, kar, buz veya martı pisliği... Uçak başını aşağı çevirmiş, bulutların arasından süzülerek alçalırken bizim adaların martıları düştü aklıma! Kanatlarımızı açmışız... Gözlerim aşağıdan geçen şehir hatları vapurunu arıyor... Arkalarında bıraktıkları beyaz köpük izlerini.... Simit kırıntılarını... Bunlar daha çok yarı donmuş su matlığında bir şeyler... veya denizde yüzen ufak buz kırıntıları... Ötede bir buzul daha... Karlı tepeler... Buz denizi... İniyoruz... Denize mi, çamura mı iniyoruz ne? Can yelekleri nerede?

Vakt-i zamanında, Birleşik Kırallık kıralı III. George, Amerikalı adaşı numarasız George'la başa çıkamayacağını anlayınca, kaptan-ı deryası James Cook'a; git öbür tarafa, Büyük Okyanus filan bir bak demiş. O da üstüne kalın bir şeyler alıp kuzey denizlerine yelken açmış. Yıl 1776, bilemedin 1777. Yukarılarda bir yerde, Asya ile Amerika arasında bir bağlantı var mı diye araştırırken şimdiki Alaska kıyılarına gelmiş (kaç saatte geldi acaba?). Demir atıp adamlarını karaya çıkartmış. Demir atmak "anchor" olunca buranın adı da "Anchorage" olmuş. James Cook'a ne olmuş derseniz, onun aklı Hawai'de kaldığı için, buzlarla falan uğraşmamış, bu soğukta yaşanır mı deyip geri dönmüş.
Anchorage, AK. AK'den kasıt Alaska! Yirmibir saat sonra Alaska'dayız. Günlerden aynı gün, saat akşamın dördü.