18 Eylül 2012 Salı

KALIPLAR, KLİŞELER ve MUTLU SON



“Külkedisi saraya gitmiş ve prens ile kucaklaşmış! İkisi sonsuza kadar mutlu yaşamışlar…”

İşte size mutlu son! Bu cümle “Külkedisi” isimli masal kitabından alıntıdır. Kişiler ve olaylar gerçek olmayıp, tamamen hayal ürünüdür. Masalın bu alıntıyı yaptığım versiyonunda kucaklaştıktan sonra neler olduğu yazmıyor. Tercüme eden kişi muhtemelen çocuklar için bu kadarının yeterli olduğunu düşünmüş. Kucaklaşsınlar yeter. Çocukların hemen hepsinin “Evlenmişler mi? Evlenmişler mi? Diye sorduklarına eminim. Özellikle kız çocukları kitabı göğüslerine bastıracaklar ve mutlu sonu hayal edecekler. Çünkü bütün kız çocukları için mutlu son eşittir evliliktir. Hayır çocuklarım, kucaklaşma olmuş, ayıptır söylemesi, biraz daha fazlası da olmuş ama evlilik olmamış. Oğlan tarafı yan çizmiş. Külkedisi prensin metresi olmuş. Belki evlenir diye hamile kalmış. Kumistan Krallığının varisi prenses Kumkedisi ile evlenme hazırlığı yapan prens buna çok bozulmuş. Nayır, nolamaz deyip külkedisini ormana götürmüş. Bu bir çocuk masalı olduğu için bundan sonrasını çok açık yazamıyorum. Çünkü hiçbir masalda bıçak, kasatura, döner bıçağı, altıpatlar gibi şeyler olmaz, insanlar hele de kadınlar uluorta öldürülmez. Ölmüş gibi yapanları da ya bir kurbağa, ya da yakışıklı prens öper ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar...

KALIPLAR, BASMAKALIPLAR

Sonsuza kadar mutlu yaşamak, masalların vazgeçilmez klişesidir. Hiçbir masalda külkedisinin sonsuza dek bulaşık yıkayacağı yazmaz. Mutlu son bir klişedir. Evlenmek her zaman mutlu sondur. Klişeler sorgulanmaz. Klişelerle konuşmak kolaydır. Anlamak da kolaydır. Neyin sonu diye sormak gereksizdir. Mutlu son sonrasızdır.

Sadece bu konuda değil, farkında olarak veya olmayarak, ki bu ikisi arasında pek fark yok, yaşamın her anı için kullanılan hazır klişeler var. Sağda solda, gazetelerde, haberlerde, her konuşma ortamında kalıplaşmış ezberler veya ezberlenmiş kalıplar, klişeler uçuşmakta. Basmakalıp sözler benim kafamı fazlaca meşgul ederken, bazılarını düşünme, yorumlama gibi kafa yorucu işlerden kurtarıyor. Her sorunun belli ezberlerle açıklanması sinirimi bozuyor.

Bunların bir kısmı son derece masum ifadeler. Neden öyle söylediğimizi bilmeden, aslında olduklarından çok farklı anlamlar yükleyerek kullandığımız kelimeler… Örneğin dünya evine girilmesi “mutlu son” oluyor. Ya da sıcak bir yaz günü Ege’nin mavi sularına dalınca “dünya varmış” diyoruz. Bir İngiliz bunları duysa ve “bu ne??” dese, tabii ki İngilizce, nasıl tercüme edilir, nasıl anlatılır bilemiyorum.

Diğer bir grup ise insanların saf ve aptal olduğu farz edilerek kullanılan klişelerdir. Bu gruptaki kalıp ve klişelerin bir asli, bir de gizli görevi vardır. Asli görevleri bizim saflığımızla ilgilidir. Bizi kimin, nasıl iğfal ettiği konusunda hiçbir fikrimiz yoktur. Diğer anlam veya anlamları ise şifrelere gizlenmiştir. Bu kısım da milleti aptal yerine koyanlarla ilgilidir. Bereket versin 7’lerin, 14 ve 19’ların şifrelerini, İbrahim suresinin ve hatta daha geriye giderek Maya takviminin şifrelerini bile darmadağın eden halkımız bu şifreleri de çatır çatır kırmaktadır…

Gazetecilerin ve de siyasilerin raflarında her ahval ve şerait için kullanılmak üzere hazır kalıplar dizilmiş, duruyor. Münferit hadise kalıbı, konu yargıya intikal etti kalıbı, bölücü kalıbı, tahrik kalıbı gibi… Devamlı bir zihinsel boşluk veya lüzumsuz yoğunluk içindeki beyinler klişelere sığınmış durumda. Ne zararı var derseniz, tabii ki elle tutulur bir zararı yok. Ve maalesef, sözün çıktığı ağız kadar, sözün girdiği kulaklar da bu kolaylıktan veya kolaycılıktan memnun. Örneğin, kürenin yuvarlak bir şey olduğunu ilkokuldan beri bilen insanımız,  küreselleşme lafı geçince soruyu tam anlamasa da "yuvarlanıp gidiyoruz işte" deyip işin içinden çıkar. “Kardeş ülke” denilince Suriye’nin kastedildiğini, “Hazırlıksız yakalandık” denince bir yeri sel bastığını, “kanı yerde kalmayacak” dendiğinde, “sözün bittiği yerde” olduğumuzu ve bir yerlerde dağın taşın “sıfır hatayla” bombalandığını hemen anlar.

Niyetim siyasi konular üzerine ahkam kesmek değil. Kırmızı hatlar hiç değil. Bahsetmek istediğim konu, gözümüze gözümüze sıkılan siyaset gazı yüzünden körleştiğimiz insan yaşamı ile ilgili. Sıradan insanların sıradan yaşamları ve sıradan ölümleriyle ilgili. Biraz daha özelleştirecek olursam; diğerlerinden daha çok üzerinde duracağım klişe kısmen evlilik, kısmen ölümle ilgili. Ne ilgisi var derseniz, beyaz kumaştan başka, ikisinin de “son” la ifade edilmesi diyebilirim. Farkları; ilkinde soyut olan “son” kavramının, ikincisinde mutlak olması. Bir de (ölçmedim ama) harcanan kumaş miktarı…

MUTLU SONA DOĞRU

Konu çocuksuz aileler gibi kolay dağılıyor. Felsefi labirentlere dalmadan esas amacımı açıklamalıyım. Mevsimsel olarak artan düğün dernek muhabbetleri dolayısıyla, yukarıda “masum” gruba soktuğum "mutlu son" lafına, dönemsel olarak artan erkek zulmü ve kadın ölümleri dolayısıyla da aynı lafın özellikle “son” kısmına takmış ve de takılmış durumdayım. Ne yazık ki "takdir-i ilahi" deyip geçemiyorum. Önce mutlu sonla başlayayım;

Çarşıdan, pardon karşıdan elektrik alınır. Önce burçlar sorulur. Kahveler içilip fincan ters çevrilir. Niyet tutulup baş üstünde iki defa çevrilir. İskambil falı açılır. Yıldızlara bakılır. Kız oğlana senin olmak istiyorum der. Oğlan kıza artık benimsim der. Oğlanın başı bağlanır. Arabanın arka camına "mutlu son" yazılır. Hayatlar birleşir, dünya evine girilir. Seninim-benimsin muhabbeti en başta veya sonda olabilir. Her bir cümle tek başına takıntı sebebi olabilir. Benim için farketmez. Ben mutlu sona takıkım. 

Takıntı dedim ya, sanal âleme daldım, düğün davetiyelerine baktım. Basım evlerinin hazırladığı davetiye örneklerini, müstakbel evlilerin günlerce düşünüp yazdıkları deyişleri, manileri araştırdım. Baktım ki her biri popart kıvamında bir sanat eseri, akla zarar deyişler, millet arayıp da yorulmasın, internette kaybolmasın diye bir kaçını aldım, aşağılara yazdım...  
Yürüyoruz mutlu bir geleceğe / Gün değil - Ay değil - Yıl değil / Bir ömür boyu beraberliğe / Tutuştuk el ele / Sesleniyoruz bekar gençlere / En mutlu şey evlilik diye / Bekliyoruz sizleri de / Düğün merasimine...

MÜNFERİT GELİŞMELER

Bekar gençlere "en mutlu şey evlilik" diye sesleniyoruz, ama daha bir kaç ay öncesine kadar "bekarlık sultanlık" değil miydi? Elini sallasa ellisi değil miydi? Sonra ne oldu da sultanlık sona erdi? İhtilal mi oldu? Balyoz mu? Yakamoz mu, yoksa ayışığı mı? Sultanlık devrilince mi mutlu son oldu? Ya da sultanlık devrilince mutlu son oldu mu? 

Diyelim ki bekarlık kötü bir şeydi. Sultanlık bize ağır gelmişti. Sultan da bizi eziyordu. Elimizdeki, avucumuzdaki her şey sultanlığa gidiyordu. Yol su elektrik olarak geri dönen bir şey de yoktu. Sultanlık yalnızlıktı, yokluktu. Uzatmaya gerek yok, balyozu indirdik, son dedik bitirdik. Bitirmekle kalmadık, bir de mahkeme kararı çıkarttık:
Gereği düşünüldü / Birbirine karşı mutluluk suçunu / İka etmiş olduklarından / Medeni Kanun'un 4721 Maddesi'ne göre / Evlilik cezasına çarptırılmışlardır. / Sizleri de aralarında görürlerse
        Suçları ömür boyu mutluluğa dönüşecektir...


Veya bekarlık iyi bir şeydi. Bekarlık dizisi yönetmeninin "rating" kaygısı yoktu. Yıllardır eveleyip geveleyip aynı senaryoyu çekiyor, millet de aynı şeyleri seyretmekten, ve de hep aynı şeyleri konuşmaktan mutlu, ne, neden, nasıl gibi sorulara hiç yer olmayan hayatlarını sürdürüyordu. Fakat hiç hesapta olmayan bir şey oldu, değişmeyen hayatlarında değişen bir şey oldu, esas çocuk yaşlandı. Bekarlık olayı azıcık zamparalığa, sonra da kart zamparalığa dönmeye başladı. Bu durum izleyicilerin canını sıktı. Altın günlerinin konusu dizilerden onun bunun "bey"ine kaydı. Semiha hanım evde Mediha yellozunun kocasını konu edince, Semiha hanımın beyi Semih bey "sizin başka işiniz yok mu?" diye terslendi. Arka odaya geçip telefonundaki SMS'leri sildi. Fakat dananın kuyruğu kopmuştu bir kere; "Rating" barometresindeki alçak basıncı hisseden yönetmen sultanlığın sonunu açıkladı, esas çocuk evlendirilecek! Oğlanın başı bağlanacak, sultanlık mutlu-mesut sonlanacak.

Başı bağlanma deyiminin anlamı sözlükte "serbest, özgür olmayan, bir yere bağımlı olan" diye yazmakta, öznenin kız mı erkek mi olduğu anlaşılmamaktadır. Çünkü gerçek hayatta esas kız için “serbest, özgür, bağımsız” diye bir konu yoktur. Kısacası başı bağlanan genellikle esas oğlandır. Bekarlığında "serbest, özgür ve bağımsız" olan esas oğlan evlenince bunları kaybeder, bu da mutlu son olur! Çelişkili gibi gözükmesi sonucu değiştirmez. Düğüne katılan herkes için “evlilik” mutlu sondur. Bu sırada esas oğlan kıs kıs gülmektedir.

Yazı gene istemediğim bir yöne doğru kayıyor. Biraz fazlaca “erkek tarafı” oldu. Tehlikeli sulara girmeden açıklayayım ve tornistan yapayım. Mutluluk kısmıyla bir derdim yok. Anlaşılan sultanlık kısmı insanları mutlu etmemiş, bekarlık bir dertmiş, iyi ki de bitmiş. Evde kalınmamış, kızlar kurumamış! Ama aşağıdaki davetiye öyle demiyor. İlk iki satıra bakın:

Elveda gençlik güzel günlere 
Biz çok mutluyuz darısı sevenlere
Bir yuva kuruyoruz ilerideki günlere
Bizi sevenler gelsin düğünümüze 

Mutluluğumuzu görmeye...


Çocuğun, kız veya erkek, aklı karışmış. Hem güzel günlere elveda diyor, hem de çok mutluyuz diyor. Ne de olsa bekar gözü kör gözü! Gene konumuza dönelim. Konunun biraz "son" kısmına, biraz da “dünya evi” kısmına girelim, daha çok da son kısmına…

Kaptırdık gönlümüzü
Mutluluk seline
İşte biz de gireceğiz dünya evine
Bütün dostlar buyursun
düğün törenimize..


Bu dünya evinin nasıl bir şey olduğu belli değil. Coğrafik mekanın dünya olduğu kesin. Ev de bildiğimiz ev olmalı. Fakat ikisi bir araya gelince tehlikeli bir şey olacağından ve her an patlayacağından şüpheliyim. Tıpkı potasyum ve nitrat gibi veya nitrojen ve gliserin gibi. Halk ağzıyla söylersek güvercin boku ve mısır gevreği gibi. Buna diğer bir örnek de; hayat ve kadın kelimeleri. Bu iki kelimeye tek tek bakınca bir sorun yok. Fakat hayat kadını denilince konu değişiyor. İki masum kelimenin bir anda nasıl yoldan çıktığını anlamak mümkün değil (buradaki yol, doğru yol oluyor). Kendi halinde iki kişinin bir araya gelince beklenmedik sapıklıklar yapması gibi bir şey. Bir yandan da ötekileri düşünüyorum. Onlar hayat kadını ise ötekiler ne oluyor? Hayat kadını olmayanlar ölüm kadını mı? Böyle saçmalarken birden aklım başıma geldi. Anladım ki ben de aynı hatayı yapıyor, hayata tek pencereden bakıyordum. Sözlüğü açıp “H” harfini buldum; Hayat; duvarla çevrili avlu, dış duvarın içinde, fakat ev kapısı dışında olan alan demekti. Sokak kadını olmaktan bir kademe öncesi, sokak ile ev arasında bir kararsızlık durumu. Acaba bu kadınlara hayat kadını demek ilk önce kimin aklına geldi? Hangi kadın bir erkeğe böyle bir ilham verdi? Bu da başka bir yazının konusu olabilir. Ben gene öteki kadınlara döneyim. Bu durumda ötekiler de “ev kadını” oluyor. Yeter ki bir kere dünya evine girilsin. Peki, evden dışarı çıkmak, açık hava filan, kadını hayat kadını yapıyorsa, ev kadınlığı bir mahpusluk hali midir? 

Bütün bu klişelerin öznesi kadındır, evi ev eden avrattır. Yuvayı dişi kuşun yapması kadınlara verilen bir paye gibi gözükürse de erkeklerin kadını eve kapama numarasından başka bir şey değildir. Evlenmek daima mutlu sondur ve sonsuza kadar sürer. Kız çocukları masallardan başlayarak mutlu sona kilitlenirler.  En sevdikleri oyun evciliktir. Erkek çocukların en sevdikleri oyun “dekman”, biraz büyüyünce tüfekle balon patlatmaktır. Hedefleri “erkek” olmak ve ağlamamaktır. Çünkü “erkekler ağlamaz” klişesiyle büyürler. Sonra töreleri öğrenirler. Bunlar yazılı olmayan kanunlardır. Törenin ana fikri namustur. En önemli gül namus gülü’dür. Aile içi çapraz ve çarpık ilişkiler, afedersiniz (!) ensest filan önemli değildir. “Kol kırılır, yen içinde kalır” deyişi bu tip aile içi münferit olaylar için icad edilmiş olup, şirket ve siyaset işlerinde de kullanılır.

 
Erkek çocuk, erkeklik denen şeyin törelerle ilgisini, pipi ve silahla ilişkisini çok küçük yaşta keşfeder. Bebekle oynamak erkekliğe sığmaz. Evcilik oynamadığı için bunun mutlu sonla ilişkisini anlamaz. Mutlu son önceleri kuş vurmak, çocukken çocuk, adamken adam, pardon büyükken büyük dövmekken, sonraları gol atmak, milli olmak olur. Burada kız ve erkek çocukların yolu ayrılır. Milli olmanın takımı erkek ligindedir. Bakirelik kızlar tarafından korunması ve kanıtlanması gereken bir şeydir.  Erkekler bu konuda da rahat olup bütün mahalleyi ve atasözlerini arkalarına almışlardır. Kemiği onun eti bunundur. Vakit çok geç olmadan dizini dövmeyen kızını dövmüştür. Çünkü, bir rivayete göre babaların vurduğu yerde gül bitmektedir. Bu konuda babalar yalnız değildir. Analar, öğretmenler ve kocalar sıraya girmiştir. Orasında burasında gül bitmemiş tek tük sivri tiplerin hakkından da “mahalle” gelir. Kızların namusu mahallenin namusudur. Mahallenin görev tanımında “bir sorunun halledildiği yer” yazmaktadır ve mahalle bu göreve son derece sadıktır. Kızların “ille de okumak” istemesi “evde kalma” kotasını zorlamaktadır ve bu durum, oğlanların gözünün dışarıda olmasına sebep olan önemli bir sorundur, acilen çözülmelidir. Bu tip karışık durumlar genellikle allaha havale edilir:

Allah’a bağladık özümüzü
Peygambere verdik sözümüzü
Mevlam akeylesin yüzümüzü
Buyurun dostlar gelin

Beraber yapalım düğünümüzü...


 
MUTLU SON

Biraz hızlanıp olayı mutlu sona bağlamam lazım.

Durumu Türkiye Türkçesi ağzıyla özetlersem dünyalıların başları bağlanıp girdiği veya gireceği eve dünya evi denir.  Belediye başkanları bu evlerin kayıt işlerini yapan, bonus olarak da tapularını veren resmi emlakçılardır. Bu tapu aynı zamanda mutlu son belgesidir. Sultanlık ilga edilmiş, kızın sopu oğlanın soyuna katılmıştır. Sorun yoktur. Çünkü sonlanan her şey kız tarafıyla ilgilidir. Bu da biz erkekleri ilgilendirmeyen bir şeydir. “Son” an, gelin hanımın tapuyu elinde sallayarak gülücükler dağıttığı andır. Mutlu son illüzyonu, “ayağına bas” çığlıklarıyla zirve yapar. Hemen her zaman esas kızın esas oğlanın ayağına basmasıyla sonuçlanır. Hatta oğlan özellikle ayağını uzatır. İzleyicilerden orgazm çığlıkları yükselir. Bir kısmı sigara molası verir. Kız mutlu, kız tarafı mutlu, oğlanın babası biraz buruk mutlu, oğlanın anası kıza bunun hesabını soracağından umutludur.

MUTLU SONDAN SONRAKİ SON

Aşk ne kadar dengesizlik işiyse, evlilik de o kadar denge işidir. Fakat hemen her zaman dengesini kaybedip düşen kadın olur. Kafasını yere ilk vuruşunda ne olduğunu anlamaz. Ayağının kaydığını zanneder. İkinci vuruşunda yükselen burcunu sormadığını hatırlar. Üçüncü vuruşunda fal baktığı yıldızların aslında yıldız olmadığını, uzaydaki avare uydular olduğunu anlar. Gözünün önünde uçuşan yıldızlar bunu anlamasına yardımcı olur. Dördüncü vuruşta iskambil destesinde kupa asının eksik olduğunu fark eder. Beşinci vuruşta denge oyununda karşı tarafın hilesini yakalar. Hilenin yakalanması ağır tahrik suçuna girer. Altıncı vuruş altın vuruştur, karnında sıpa, sırtında sopa ile yorgan döşek yatmaktadır.

Halbuki her şey ne kadar güzel başlamıştı. Erkeği “Sen benim namusumsun” dediğinde onun çok önemli bi şeyi olduğunu düşünerek sevinmişti. Hatta gurur duymuştu. En sevdiği şarkıcı Cem Karaca, en sevdiği şarkı “Namus Belası” ydı. İstiklal marşını Mehmet Akif’in yazdığını ilkokulda öğrenmişti, fakat “en kötü vahşet: namus” dediğini kimse öğretmemişti. Önce “sever de döver de” dedi. Öyle öğrenmişti. Sonra…

Sonrası yok. “Son”dan bir sonraki son belli olmuştur. Esas oğlan “Bizi ancak ölüm ayırır” dediğinde kızın içini saran mutluluk dalgası kısa devre yapmıştır.

SONDAN SONRAKİ EN SON

Güldünya, Mahmure, Gülay, ŞY, CŞ, HŞ ve yüzlerce kadın, yüzlerce isim veya sadece iki harf;

Susmamız oturmamız
Hep boyun eğmemiz
Hayatı seyretmemiz
İstendi bugüne dek

Dediler kendisi de bir kadın olan FK’nın ağzından. Biz erkekler ise;

Suskunduk ve bekledik
Yaşandı seyrettik

Bu arada; Güldünya, törelerin tehditi altında aylar geçirdi. Polislere sığındı. Her seferinde yalnız bırakıldı. İki kez ölümden kurtuldu. Kardeşlerimden şikayetçi değilim dedi, kardeşleri tarafından öldürüldü. ZB, çocuk gelin Mahmure'yi tam 47 bıçak darbesiyle öldürdü… Kocası tarafından 3 aralık 2011’de öldürülen Gülay Armağan'ın ilk duruşması… Eski eşi tarafından defalarca bıçaklanarak öldürülen kadın… Kocasının boğazını keserek öldürdüğü ŞY.’nin cenazesi, vesaire… Kocası tarafından boğazı bıçakla kesilerek öldürülen 6 çocuk annesi, vesaire vesaire…

Cesetler burada, erkekler nerede?

Bursa'da, 9 yıllık eşini internette izlediği porno filmdeki kadına benzettiği için 22 yerinden bıçaklayarak öldürdüğü iddia edilen dokumacıya tahrik indirimi uygulayan mahkeme… Polis memuru AŞ, kızı CŞ´yi orta şiddette tahrik altında öldürdüğü gerekçesiyle 17 yıl 6 ay hapis, eşi HŞ´i ise hafif tahrik altında öldürdüğü için de… vesaire vesaire…

Adalet Bakanlığı 2002-2009 yılları arası kadın cinayetlerinin %1400 arttığını açıkladı. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız” Platformu 2008-2011 yılları arasında kadın cinayetleri ile ilgili hiçbir verinin tutulmadığını saptadı… Her iki kadından biri kendi hayatına karar verme durumunda öldürüldü. Aile meclisi kararıyla öldürülme oranı %50 arttı... Koruma talep eden kadınların %75’ine yapılan koruma kağıt üzerinde kaldı. Sığınma evine yerleştirilen kadınların %37,5’u öldürüldü…  En çok gelir düzeyi asgari ücretin altında ve orta-alt sınıftan olan kadınlar öldürüldü. İntihar ettiği söylenen kadınların %50’sine intihar süsü verildi, vesaire vesaire…

Uzun lafın en kısası;

 “Mutlu son” kadınca bir hayaldi. Şansları yüzde elliydi. Evdeki hesap evliliğe uymadı. Hayatları roman, hayalleri masal oldu.

 “Ve böylece güzel pamuk prenses yakışıklı prensle evlenmiş ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar”

28 Ağustos 2012 Salı

HOLLANDA


The March Hare
took the watch (from the Hatter)....
then he dipped it into his cup

Jale ve ben, Rotterdam'da bir kafedeyiz. Kafenin adı "Ten to Three", üçe on var. Neden üçe on var diye düşünüyorum. Üçe on var da beşe onbeş yok, veya altıya on yok! Bir yandan kahvemi içip mini keklerimi yiyor, bir yandan fincan ve tabanındaki şifreyi çözmeye çalışıyorum. Saat ikiyi yirmiüç geçiyor. Üçe on vara yirmi yedi dakika var. Üçe on kala kalkın demek istiyor olabilir. Yirmiyedi dakikada yer, içer kalkarız. Schouwburg meydanına gideriz. Yürüyerek 20 dakika. Yerdeki delikler de nedir diye bakarken, yükselen fıskiyelerden kaçarız. Gece olursa ışıkların samanyolunda dansederiz (Buraya ortalık karardıktan sonra gelmeli). Geçerken Lijnbahn caddesinde dükkanlara bakarız. Surinam yemeği yeriz. Fazla vaktimiz yok. Akşam olmadan Amsterdam’a dönmeliyiz. Çarşıda oyalanırsak bir saatimizi alır. Saat? Fincanın üzerinde bir saat resmi var. Eski köstekli saatlerden. Fincanın kenarına asılmış gibi duruyor. Aslında bu resim fincanın iç kısmında olmalıydı. Madem ki March Hare saati Hatter'dan aldı ve fincanın içine attı! O zaman fincanın dibinde olsaydı! Zaman fincanın dibinde dursaydı. Saat olmasaydı zaman olur muydu? Saat ölürse zaman durur muydu? Saat durursa zaman ölür müydü?  Zamanı öldürmek sonsuz çay partisine son verir miydi? Yoksa sonsuz çay partisinin kendisi miydi zaten zamanı öldürmek?


Harikalar diyarındayız. Mini kekimin üzerindeki havuç bana "sen bir tavşan mısın?" diye soruyor. "Seni yemem için tavşan mı olmam lazım?" deyip ağzıma atıyorum. Bu kafeyi tesadüfen bulduk. Asıl hedefimiz Dudok Kafe'ydi. İçeride kitapların arasında oturup önce hamburger sonra "appeltaart" yiyecektik. Zeynep programı ve haritayı çizip elimize vermişti. Blaak istasyonunda inilecek, küp evlere bakılacak, kütüphane geçilecek, biraz kuzeye, biraz batıya, bir kanal geçilecek, ikincisi geçilmeyecek, Meent caddesi, köşede Dudok kafe bulunacak, içeriye girilecek. Dışarıda oturulmayacak. Zaten dışarısı oturulacak gibi değildi. Önünde yol çalışması vardı. İçeri girdik ve çıktık. Zeynep'e söylemeyiz dedik. Aynı yolda ilerledik. Solda bir kafe; Ten to Three. Beyaz koltuklar, pembe minderler. Minderler rahat olmalı. Oturduk. İkiyi yirmiüç geçiyor. Kahve ve kek söyledik. Bilseydik çay söylerdik.


Bilmediğimiz şey fincanın üzerindeki yazının anlamıydı. Amsterdam'da bindiğimiz tren kara deliğe düşmüş ve bir masal ülkesine gelmiştik. Yazı bir kitaptan alınmış gibiydi. Kimin kitabı? Hangi kitap? Trenden indiğimiz anda ilk gördüğümüz şey, üstümüze düşecekmiş gibi duran küp şeklindeki evlerdi. Amsterdam'dan çok farklı bir yerde olduğumuzu anlamıştık. Buradaki kanallar ağaçlardan dökülen yeşil mercimek gibi bir şeyle kaplıydı. Yeşil kanallarda ördekler yüzüyor, yavrular bu mercimeklerle (!) oynuyordu. Kara deliğin öteki ucunda Rotterdam vardı. March Hare kimdi? Yolda rastlamış mıydık?

Geçtiğimiz yolları düşündüm. Trenden Blaak istasyonunda indik. Merdivenleri çıktık. Dışarıda bir tuhaflık vardı. Sarı küp şeklinde evler, sivri köşelerinin üzerinde duruyor, düşmemek için birbirine yaslanıyordu. Birisi düşse hepsi düşecekti. Aralarına daldık. Yoksa onlar düz duruyordu da biz mi eğriydik? Trende içtiğimiz su yüzünden mi çarpılmıştık? Evlerden birisine girdik. Merdivenleri çıktık. Evet, biz düz, onlar eğriydi. Pencereden bakınca kapının önü gözüküyordu. Öbür pencereden de gökyüzü! Mimarın neden böyle bir şeye kalkıştığını anlamadım. Anlayanlara sordum; Şehrin çatısında yaşamak gibiymiş... Her ev bir ağaç, hepsi birden bir ormanmış... Benim gördüğüm şu; Mimar çizimler sırasında muhtemelen otu fazla kaçırmış veya T cetvelinin ne işe yaradığını unutmuş. Kendine geldiğinde de iş işten geçmiş. Proje aşaması eğlenceliymiş. 28 tane küp almış, hepsini sarıya boyamış, eğmiş, bükmüş, sivri uçlarından yere dikmiş, düşmesin diye birbirine yaslamış, araya perçin filan, çok orijinal olmuş. İçine de üç kat koymuş... Evleri görenler vay be! demiş. İnsanlar da "vay be" demek için bölgeye hücum etmiş. Uyanık biri bakmış ki evler oturulacak gibi değil, evini turistlere açmış, adam başı 4 Avro toplamış! Adamın adı March Hare değildi, başka bir şeydi. Bize Türkçe teşekkür etti. Yurt dışında Türkçe duyan her Türk gibi gözlerimiz yaşardı.

İlk fırsatta internete girip March Hare diye yazdım. Gerisi çorap söküğü gibi geldi.  Fincan tabağında okuduğum cümle “Alis Harikalar diyarında” kitabından alınmış. Kitabı Lewis Carroll, bir İngiliz, öğretmen, fotoğrafcı ve matematikçi, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yazmış. Yazılarının ana özelliği kelime ve mantık oyunları ile dolu olması.  Adamın kafasında bilim ve hayal dünyasını birleştiren bir kara delik varmış! Bu deliğin bir ucu Oxford'da, diğer ucu harikalar diyarında... March Hare de harikalar diyarındaki yaban tavşanı… Bu durumda delik de bir tavşan yuvası oluyor. Neyse, uzun uzun anlatmamak için kendimi zor tutuyorum. Meraklısı açsın baksın. Benden bu kadar! Hollanda’ya gelmişim, etraf cennet gibi, ben bir İngiliz kafesinde oturmuş delikle melikle “zaman öldürüyorum!”… Tabakta tavşanını bekleyen son havucu ağzıma atıp kalktım.

Rotterdam’da bula bula bir İngiliz kafesini bulmuştuk. Benzer bir olayı Amsterdam’da da yaşadık.

AMSTERDAM

Rotterdam’dan saat sekiz civarında döndük. Günler uzun, ortalık henüz oldukça aydınlıktı. Jale’yle ikimizdik ve bu saatte otele dönmek istemiyorduk.  Amsterdam’ı keşfedelim dedik. Lafa böyle başlayınca arkadan kırmızı ışıklı sokaklar, “Red Light District” gelecek gibi anlaşılıyor. Fakat öyle olmadı. Bizim rehber orayı gündüz gözüyle gezdirdiği için tekrar gitmeye heves etmedik. Aslında heves ettik ama denk getiremedik! Bahanemiz havanın aydınlık olmasıydı. Bizimkisi, daha doğrusu Jale’ninki daha masum bir istekti. Vondelpark’ı gezmek, Leidseplein’da oturup canlı müzik dinlemek, en fazla Spui meydanına gidip “Pussy Riot” protestocuları tarafından kafasına kar maskesi takılan heykeli -heykelciği- tavaf etmek… Bunların hepsi yürüyüş mesafesindeydi. Yapmamız gereken Santral istasyondan 2 numaralı tramvaya binmek, Emmastraat durağında inmek, hemen yanındaki kapıdan parka girmek ve kuzeydoğuya doğru aylak aylak yürümekti. Telefonun navigasyonu açıkken kaybolmamız mümkün değildi. 

Vondelpark, ortasında ince uzun bir göl olan yemyeşil bir vaha. Müthiş güzel bir park. İnsanlar yollarda koşuyor, bisiklete biniyor, yürüyüş yapıyor, çimlere uzanmış yatıyor... Biz park aktivitesine dondurmacıdan başladık, biraz yürüdük, çimlere oturduk. Çimlere oturmayı, uzanmayı unuttuğumuzu hatırladık. Picasso'nun heykelini seyrettik. Yürüdük, tekrar oturduk. Burada yaşayanlara bir kez daha gıpta ettik. tekrar yürüdük... Çıkışa yakın, etrafında gençlerin sere serpe yayıldığı, çok hoş bir kadın heykeli gördük. Üzerindeki deliklere taze çiçekler takılmıştı. Parktan çıktık, Leidesplein'a gittik. Gittik ama durmadık. "Aylak aylak" kısmını tam olarak uyguladığımız programın bu kısmında bir değişiklik yaptık. Spui'ye gitmedik. Jale "Spui'ye gidecektik ya, 2 kanal, 3 köprü..." hamlelerimi ustaca savuşturdu. Gözleri, üzerinde "Pylon" yazan bir mağazaya fikse olmuştu. Burası cicili-bicili (ıvır zıvır anlamına!), ne arasanız bulabileceğiniz bir aksesuar (ıvır zıvır) dükkanıydı. İçeride her şeyi en az bir kere eline alıp bakmak zorunda olan ve ne yapabileceğini anlamaya çalışan onlarca kadın vardı. Burayı dolaşmak benim 5 dakikamı aldı. "Çok enteresan" şeklinde özgün bir yorum yapıp kendimi dışarı attım. Bunalmıştım ve bir yere varabileceğimize dair umudum kalmamıştı (!). Oturacak bir yer bulamayınca kaldırıma çöktüm. Jale pilondan kayıp tavşan deliğine düşmüştü. Çıkması biraz zaman alacaktı...

Çıktığında çok mutluydu. Nasıl olmasın? Bardak kenarına asılan kuşlardan almış! Artık bardaklarımız karışmayacakmış! Çok sevindim. Şimdi acilen bu kuşları kullanmalıydık. Biraz daha yürüdük. Kanal kenarında, Keizersgracht köşesinde, çevresine dizilmiş uzun çubukların uçlarında mumlar yanan bir kafe gördük. Jale gördü. Programın geri  kalanının üstünü çizdik, kafeye girdik. Şarap ve peynir tabağı söyledik. Masanın Hollanda peynirleri, portakal renkli her çeşit "gouda" ile donanacağını beklerken, önümüze buralarda hiç rastlamadığımız tipte peynirler geldi. Şarapta da (ismi lazım değil) bir İngiliz markası vardı. Bu ne iştir? deyip garson kıza sorduk. Cevap kısa ve özdü:  ama burası İngiliz kafesi! Adı da "Greenwood!" Kardeşim nedir bu? Her delikten bir İngiliz çıkıyor! Bu sırada garson kız başına gelecekleri henüz bilmiyordu. Servisin yavaşlığı Jale'yi gerdi. Arabulucu tavırlarımı es geçip anti-emperyal bir duruşla dikildi. Garson kızı sesli ve sessiz olarak, bakarak ve daha dik bakarak taciz etmeye başladı. Kız sonunda yanımıza gelip sormak zorunda kaldı: sizi mutlu etmek için daha ne yapabilirim? Aslında onun özel bir şey yapmasına gerek yoktu. Yaptıklarını yapmaması yeterdi. Anlaşıp gevşedik. Başka bir garson geldi, gerilim düştü, hava karardı, ışıklar yandı. Hava sonunda karardı veya kararır gibi oldu demek daha doğru olur. Şarabın kokusu ve ortamın güzelliği etrafımızı sardı.

Önümüzdeki kanaldan tekneler, teknelerde insanlar geçiyordu. Profesyonel.gezi tekneleri dışında onlarca küçük tekne. Su savurmadan, sakin bir yavaşlıkta, seyrin keyfini yaşayarak, bir yere varırcasına değil de, zamanı uzatırcasına, zamanı ve hayatı tadarcasına, sadece o anı yaşarcasına... İkili, üçlü beşli gruplar halinde kızlar-erkekler, teknenin ortasında bir yerde yanan mumlar, şarap kadehleri, bir iki atıştırmalık, arada iyice teferruatlı akşam sofraları, gitar çalan gençler, güzel kızlar, bir aşağı, bir yukarı... Teknenin baş üstünde Emmanuel yengemiz! Emmanuel kim bilir kaç kere geçmiştir bu kanaldan? Şu köprünün altında biraz uzunca durmuştur, maksat fantezi olsun! Veya altında eski bir zindan olan  Torensluis köprüsünün kuytusunda, Singel kanalında... 
DAMSIZ GİRİLMEZ
Hollanda'ya damsız girilmez. Bunu geçelim. Yazımızın konusu yolculuk, müzeler, parklar filan. Kırmızı ışıklarda durmamış veya duramamıştık, rahmetli Emmanuel'i de saygıyla andık, bu kadar yeter. Açık vermeyelim. Damlar ve madamları kırmızı ışıkta bırakıp, Amstel'in "dam"ına gelelim. "Dam" bent, baraj filan demek. Amsterdam'ın asıl adı Amstelredamme. Yani Amstel nehrinin üzerinde baraj olan şehir gibi bir şey. Amsterdam, Rotterdam, Volendam... Amsterdam'ın orta yeri "Dam" meydanı... Peki kardeşim nedir bunca bent, bunca baraj? Buraların barajlar kralı kimdir? Hollanda'nın Süleyman'ı kimdir, kimlerdendir?

Bu konu kafama takıldı. Dönüşte baktım ki olay o kadar basit değil. Bulacaksın vadiyi, vadinin ortasında suyu, önüne taşları yığacaksın, doğal yaşamın içine edeceksin gibi bir bend-baraj olayı değil. Bu kadar basit olmadığı ülkenin isminden belli. Nederland veya eski deyişle Niederland "aşağı, alçak, çukur ülke" anlamına geliyor. Sadece alçak yazsam yanlış anlaşılır diye hepsini ekledim. Ne kadar alçak? Ülkenin yarısının rakımı 1 metre bile değil. Yüzde yirmisi deniz seviyesinin altında. En alçak yeri nakıs 6,76 metre ile Rotterdam civarında bir yer. Ortada ne dağ var ne de vadi. En yüksek tepesi 300 küsur metre. Ona da cami bile sığmaz. Halkın %21'i deniz seviyesinin altında yaşıyor. Su biraz yükselse üstüne çıkacak tümsek yok! Bunun sebebi sadece doğal olaylar değil. Toprak kaybı büyük ölçüde insan kaynaklı. Bizim balıkçılar denizlerin dibini tarayıp balıkların kökünü kuruturken, onların ataları da benzer tarama yöntemleriyle turba çıkarıp üstünde yaşadıkları toprağı yok etmişler. Tarım için kontrolsüz ve aşırı su drenajı toprak seviyesini düşürmüş, Meşhur yel değirmenleri de 13'üncü yüzyıldan beri, deniz seviyesi altındaki bölgelerden su pompalayarak tarım alanları açmak için kullanılıyormuş. Tekrarlayan doğal afetler, sel ve su baskınları zamanla toprak kaybını artırmış. Bu felaketlerden memleketin coğrafyası bile etkilenmiş. Güneybatıdaki Zeeland bölgesindeki adacıklar onikinci yüzyılda bu şekilde meydana gelmiş. Memleketin haritası devamlı değişince adamlar; "burası bize yetmez, karın doyurmaz" deyip, uzak ülkelere yelken açmış, keşif ve kolonilerden paylarını almışlar. Meydan Montafon ineklerine kalmış.

Hollandalının doğa güçleriyle mücadelesi hiç bir devirde bitmemiş. Bundan sonra da bitmeyecek. Yurtlarının varlığı bu mücadeleye bağlı. Zira kıyıları dünyanın en sert denizlerine, kuzey denizine ve dolayısıyla okyanusa komşu. Başlangıçta doğanın kendi dengesi insana yardımcı olmuş. Gel-git dalgaları kıyılarda doğal setler oluşturmuş. Bu kum setleri ekili alanları bir ölçüde koruyabiliyormuş. Fakat insanoğlunun soktuğu çomak dengeleri bozmuş. Dolayısıyla değneğin bir ucu da insanoğluna değmiş. Üstüste gelen felaketlerde binlerce insan hayatını kaybetmiş. Yapılan bentler, drenaj sistemleri vs pek işe yaramamış. Önce yok edip sonra kurtarmakla maruf ve de mağrur insanoğlunun Hollanda şubesi "Delta Works" diye büyük bir proje hazırlamış. Amaç tüm nehir ağızlarının ve deniz girintilerinin bentlerle kapatılması ve böylece kıyı şeridinin kısaltılmasıymış! Proje 1958'de başlayıp 30 yılda tamamlanmış. Projenin en can alıcı kısmı Rotterdam limanını ve dolayısıyla şehri koruyan 22 metre yüksekliğinde, 210 metre uzunluğunda iki devasa kapak, "Maeslant Barrier"! Bu kapakların herbiri Eyfel kulesinin iki katından daha ağır! Eklem mekanizmaları ve bilgi-işlem yönetimi ise diğer özellikleri. Modern dünyanın yedi harikasından birisi olarak kabul edilen bu mühendislik şaheserinin detayına girmeyeceğim. Ne de olsa gezi yazısı yazıyorum (!) Meraklısı açsın baksın veya gitsin baksın....

Yukarıda Volendam dedim ya, orası da Amsterdam'a 20 km mesafede, görülesi bir kasaba. Merkez istasyonundan 110,112, 118 veya 373 numaralı otobüslere biniyorsunuz,  6 Avro'ya günlük bilet alıp, turistik turların 50 Avro istedikleri geziyi özgürce yapıyorsunuz. Volendam "dolgulu baraj" anlamına geliyor. Bir de sinir sistemi ile ilgili "nörodejeneratif Volendam Hastalığı" var ama bizden uzak dursun!

İşte bu "dolgulu baraj" kasabası, ufak balıkçı limanı, klasik balıkçı tekneleri, plajı, ucuz lokantaları, küçük dükkanları ve dolgun satıcı kızlarıyla (!) çok şirin bir yer. Deniz aşağı-yukarı seyreden yelkenlilerle dolu. İnsanlar mayolarla çimlerin üzerine yayılmış, güneşleniyor. Güneş dediğime bakmayın, lafın gelişi! Kasabanın bir ucundan diğer ucuna yürümek en fazla 30 dakika alıyor. Ama burada yıllarını geçirmiş bir sürü ünlü sanatçı var, Renoir, Picasso gibi. Yeni evli gençler için de cazip bir yer. Dondurma yiyip sahilde fotoğraf çektiriyorlar. Kıyıdaki yükseltinin arkasındaki evler ve tarım arazisi bir kaç metre çukurda kalıyor. İstanbul'daki evimin terasında, her sağanak sonrası bozulan drenaj ve göle dönüp kapıları zorlayan suyla mücadelemi hatırladım. Moralleri bozulmasın diye "boğulup gideceksiniz" filan demedim. Bu kötü senaryo. Bir de iyi senaryo var. Hemen önlerinde tekneler duruyor...

Marken adası da Volendam'ın hemen  karşısında. Adanın karayolu bağlantısı da var. Volendam IDO'suna binip adaya geçtik. Burası daha da küçük, geleneksel yaşam tarzını koruyan bir yer. Kazıklar üzerinde duran tahta evleri ile tanınıyor. 5 dakika limandaki tahta sette, 15 dakika da evlerin arasında dolaşıp köyü bitirdik. Bol bol örümcek fotoğrafı çektik. Adalıların kutsalı mı bilmiyorum, tüm çalılar koca koca örümceklerle kaplıydı. İçerlek bir yerde bir tencere kum midyesi yiyip bira içtik. Tabii ki Heineken! Adadan otobüsle ayrılıp Amsterdam'a döndük. Yolda bisikletle seyahat eden bir sürü insan gördüm. Bunların hepsinin turist olması mümkün değildi. Yemyeşil çayırların arasındaki dar patikalarda, gruplar halinde pedal çeviriyorlardı. Bir yanda bu güzellikler, bir yandan olası felaketler beynimde gelgitlere yol açmaya başladı. Düşünmeden duramıyordum. Hollanda'daki takıntım da bu oldu. Dönüşte en kısa zamanda Venedik'i de görmeye karar verdim. Ne de olsa "bugün var, yarın yok!"

 OTSUZ YAŞANMAZ
Türkiye’ye döndükten sonra Hollanda gezimizi ne zaman anlatsam, en fazla andığım olayın bir sigara izmaritiyle ilgili olduğunu fark ettim.

Bir başka gün tur arkadaşlarımızı ekstralarına uğurlayıp otelden çıktık. 2 numaralı tramvaya bindik, Spui Meydanı'nda indik. Amsterdam müzesi üzerinden yürüyerek Rembrandt’ın evine doğru gidiyorduk. Zaten Amsterdam'ı ya yürüyerek, ya da bisikletle, yavaş yavaş gezmek lazım. Yürümek, kanaldan geçenleri seyretmek, arada bir kafede oturmak, tekrar yürümek veya pedal çevirmek. Bir müzeye girmek, çıkmak, bira içmek, bir Arjantin lokantasında biftek yemek, şarap içmek, kanalda gezmek, çıkıp tekrar yürümek gibi.... Çevresiyle birlikte nüfusu ancak birbuçuk milyon olan şehirdeki bisiklet sayısı neredeyse bir milyon. Kıyıda köşede, her tarafta sizi bekleyen sürüyle bisiklet var. Ufacık bebekler bisiklet kullanmayı ön selede otururken öğreniyorlar. Çekin altınıza bir tane, laf olsun diye değil, gerçekten bisiklet için yapılmış yollarda keyifle ve emniyetle dolaşın.

Biz yürüyerek gidelim. Daha zevkli ve daha yavaş. Rembrandt'ın evine doğru yürürken kanalın kenarında bir yerde, oturup keyif yapacak çok güzel bir köşe gördük, oturduk. Önümüzdeki kanal Amstel'e doğru uzanıyordu. O sırada yanımıza pejmurde kılıklı bir adam yanaştı. Birşey mi isteyecek diye beklerken, baktık ki bizimle hiç ilgisi yok, yerde birşeyler arıyor. O yere bakınca biz de baktık. Oturduğumuz yerin altı izmarit doluydu. Demek ki bulduğumuz köşe epeyce popüler bir köşeymiş. Adam uzandı, yerdeki izmaritlerden birini aldı, cebine attı. Az içilmişleri seçiyor herhalde diye düşündüm. Ben de hemen yakınımdaki bir başka izmariti gösterdim, yardımcı olmak için. İzmarite baktı, "o sigara" dedi, "asla içmem, sağlığa zararlı, ben sadece marihuana içerim!"
Şehirde bisikletten daha koyu olan bir alışkanlık "ot" alışkanlığı. Reklam olmasın (!) diye çeşitlerini yazmıyorum. Sigaradan daha rahat bulunduğu ve içildiği bir gerçek. Mal ve insan hareketliliğinin yoğunluğundan, ülkeye giren çıkanı kontrol edemeyen hükümetler önceliği bağımlılıkla mücadeleye vermişler. Bunu da ne ölçüde başardıkları tartışılır. İnsanların neden otsuz duramadığını bilmiyorum. Muhtemelen neden içtiklerini unutmak için içiyorlardır. Ben Hollanda'lı olsaydım, deniz seviyesinin her yıl ortalama 3,1 mm yükselmesini ve buzulların giderek daha hızlı erimesini dert ederdim. Greenpeace örgütünün merkezinin Amsterdam'da olmasının bir anlamı olmalı.
BİLETSİZ GİDİLMEZ
Gene Rembrandt'ın evine dönelim.

Amsterdam'da görmek istediğim bir kaç müzeden birisiydi. Diğerleri Ann Frank evi, Rijkmuseum ve Van Gogh müzesiydi. Stedelijk Müzesi bakım için kapatılmıştı. Bu müzelerin giriş biletlerini Hollanda'ya gitmeden önce, internetten almaya çalıştım. Yolculuğa daha 20 gün olduğu halde Ann Frank evine ve Rijk Müzesine bilet alamadım. Önlerine kadar gidip tekrar baktık. Yüzlerce metrelik bilet kuyrukları vardı. Kös kös uzaklaştık. Van Gogh müzesinin önünde de benzer bir kuyruk vardı. Fakat bu sefer biletlerim hazırdı. Kuyruktakilerin kıskanç bakışları önünden geçerek, havalı bir şekilde içeri girdik. Çok doyurucu bir gündü. Van Gogh'un tarzı tam kafama göreydi. Bıraksalar içerde 2 gün kalabilirdim. Onlarca tablonun içinde özellikle Fransa'da Saintes Maries-de-La Mer'de yaptığı tekne resimlerini aradım. Bu kasabada, deniz kenarını resmettiği 5-6 tablosu vardı ve birisinin ufak bir reprodüksiyonunu liseden beri gittiğim her yere taşımıştım. Aynı sahilde suluboya ve mürekkeple yaptığı, aynı teknelerin daha sıcak bir resmiydi. Müzede bu tablonun yağlıboya olanını gördüm. Sonradan öğrendim ki bende olanın aslını görmek için St.Petersburg'a gitmem gerekiyormuş.   

Rembrandt'ın evi daha özel bir yer. En azından adamın gerçek evi. Bu evde 20 yıl yaşamış, resim ve baskılarının çoğunu bu evde yapmış. Enteresan da bir hikayesi var. Rembrandt evini 1656'da satın almış. "Gece Bekçisi, Night Watch" isimli meşhur tablosundan kazandığı paranın üstünü bir bankadan kredi alarak tamamlamış. Fakat daha sonra borcunu ödememiş veya ödeyememiş, farketmez. Banka ne var ne yok el koyup, evi ve eşyaları, evdeki resimleri açık artırma ile satmış. Sonraları, yirminci yüzyılın başlarında evi restore etmek ve müze haline getirmek istemişler. Rembrandt evden ayrıldıktan sonra farklı insanların yaşadığı ev oldukça harap olduğu için, ilk haline nasıl getirecekleri konusunda bir sorun çıkmış. Bu sorunu Banka arşivi çözmüş. Ev ve eşyalar, tablolar haraç mezat satılırken, haciz memurları herşeyi detaylı bir şekilde kaydetmişler. Bu kayıtlara bakılarak ev, içindeki eşyaları ile birlikte yeniden yapılmış. Evin en üst katında bir baskı makinesi ve orijinal baskı kalıpları var. Burada bir görevli tarafından, geleneksel yöntemlerle baskının nasıl yapıldığına dair demonstrasyon yapılıyor. Şansınız ve yanınızda ufak bir çocuğunuz varsa, bu baskılardan bir tanesini yanınızda götürebilirsiniz. Biz, bizim Mehmet'i, "çocuk bari bir sanat öğrensin" diye baskı makinesinin önüne iteledik. O da önündeki çarkı Rembrantvari bir ustalıkla çevirdi ve çıkan baskıyı son çizgisine kadar hak etti. Ne de olsa el emeği!

Not: Gece bekçisi isimli tablo Rijkmuseum'da, bizim giremediğimiz...
SONSUZ ÇAY PARTİSİNİN SONU
Gittiğim her ülkeden ufak tefek bir şeyler almayı seviyorum. Mikonos’tan yavru Petrus biblosu, Alaska’dan Mors dişinden yapılmış bir heykelcik gibi. Bazen de biraz toprak, deniz kumu, çöl kumu, kaya parçası, lav kırıntıları, zeytin dalı filan… Bunların hepsi çalışma odamdaki bir setin üzerinde duruyor. Orası dolunca odanın diğer duvarlarına yayılmayı planlıyorum. Hollanda’dan getirdiğim “şey” ise bir çaydanlık. Van Gogh müzesinde beğenip aldığım, 8-9 cm yüksekliğinde porselen bir çaydanlık. Üzerinde Van Gogh’un Fransa’da yaptığı, benim de çok iyi tanıdığım bir tablonun baskısı var. Saintes maries-de-La Mer kıyısındaki balıkçı teknelerinin… Aynı baskı kupa bardakların üzerinde de vardı, ya da kartpostalların… Çaydanlığı seçtiğimde bu yazının bir çay partisi ile başlayacağına ve biteceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Müzede satılmayı beklediği rafta ilk gördüğüm an, yıllar geçse de bana Hollanda’yı hatırlatacak “şey”i bulduğumu hissetmiş ve almıştım. Hepsi o kadar. Resim Fransa kıyılarının resmiymiş, çaydanlık Hollanda’ya özgün değilmiş, çay İngilizmiş, March Hare bir tavşanmış, hiç önemli değildi. Çaydanlığımı ve Hollanda’yı seviyorum...
Yolculuğumuzu anlatmak için bilgisayarın başına oturduğumda kafamda bir yazı planı yoktu. Not defterimi açtım ve uzun bir süre boş boş baktım. Aklıma ilk gelen şey Rotterdam’daki kafede çay içtiğim bardağın üzerindeki yazı oldu. “March Hare took the watch…” yazdım. Saati aldım ve bardağa attım. Zaman durdu. Rotterdam’da bir kafede oturmuş, çay içiyordum. Saat üçe on vardı. Akrep ve yelkovan kımıldamadan duruyor, ne yazacağımı bekliyordu. Ortada acaip bir durum vardı. Hollanda’nın hikayesi bir İngiliz masalıyla başlamıştı. Hollanda’ya uçarken düştüğümüz hava boşluğu belki de bir tavşan deliğiydi ve paralel bir evrene geçmiştik. Saat üçe on vardı ve ne kadar düştüğümü hatırlamıyordum. Gözlerimi benim yaşadığım ülkeden çok farklı, geçmişini koruyan ve yaşatan, yaşamla barışık, TOKİ’siz bir ülkede açtım. Burada yaşayabilirim diye düşündüm. Sonra kanalları ve geniş düzlükleri, öbür yanda coşkulu kuzey denizini tanıdım. Sonu “dam” ile biten her kelimede varlıkla yokluk arasındaki seti gördüm. Ciddi bir gelecek kaygısı duydum. Her şeyi değil ama unutmak istemediklerimi yazdım. Yazının sonuna geldiğimde saat hala üçe on vardı.
Çaydanlığımı elime aldım ve sordum: sonsuz çay partisi nasıl bitiyor?


2 Ağustos 2012 Perşembe

MAVİ BALIK YEŞİL BALIK BEYAZ ADAM


Yeşil balık mavi balığa sordu;
- İnsanlar neden hem seviyoruz derler, hem terk ederler?

Mavi balık cevap verdi;
- Çünkü hep onları beklediğimizi bilirler.
Yeşil balık sordu; Ya balık hafızalıysak, ya unutursak?
-       Biz unutsak, onlar unutmaz, çünkü özlerler…

-      Özlem nedir?
Mavi balık dedi ki; özlem mavidir. Yeşil balık anlamadı.

Mavi balık devam etti; Ne zaman maviye gelseler, çok özlemişiz derler. Bak bu gelenler, özlemle gelenler!


Yeşil balık gelenleri tanımadı. O zor tanır, kolay unuturdu. Her şeyi bilen maviydi. Denizlerin bütün sırları ondaydı. Kancaların yenmeyeceğini ona mavi balık öğretmişti. 

      -       Nereden biliyorsun? diye sordu...
-      Bilirim dedi, mavi balık. Beynim yalnız bana yeteni bilir. Ama kalbim ondan ötesini bilir. Kalp bilinmeyeni bilir, görünmeyeni görür. Her insanın kalp atışı farklıdır.  Kalplerinden yayılan dalgalar onların kimliğidir. Teknelerin ardındaki iz gibidir.

-       Zamanla sönüp kaybolmaz mı?

-       Hepsinin değil. Ne kadar tutku varsa kalplerinde, o kadar kalıcıdır izleri de…


     Evet, 33 sene sonra tekrar Gökova'dayız. Kara bir ten, kapkara sakallar ve gümrah saçlarla ayrıldığımız Gökova’ya, beyaz saçlar, beyaz sakal ve beyaz bir tenle geri döndük. Bu cümlenin öznesi erkeklerdir. Kadınlar gittikleri gibi döndüler. Hacım olarak da hiçbir fark görülmemiştir. Bu son, fakat en tehlikeli cümlenin öznesi hem kadınlar, hem erkeklerdir. Zaman geçse de dikkat çeken bir hacım artışının olmamasının sebebi, son teknenin “Büyük Yunus” nam tekneden, Büyük Yunus’un da rahmetli Elçin kaptanın “Ali baba” adlı sünger teknesinden birer sıklet daha büyük olmasıdır. Hepsine aynı rahatlık ve keyifle sığdık. Görecelik kuramını hizmetimize sunan Einstein ustayı saygıyla andık. 


Yeşil balık mavi balığa sordu:
- İnsanlar bizi sever mi?
Mavi balık; severler, dedi. Hem severler, hem yerler. Yedikçe daha çok severler.
Yeşil balık irkildi, yüzgeçleri diken diken oldu; nasıl yani?
Mavi balık; İnsanlık hali, dedi. İnsanlar sevdiklerini “yerim seni” diye severler.
Yeşil balığın kafası karıştı.
- Seviyorlarsa neden kafamıza patlıcan attılar?
Mavi balık; görmedim dedi. Ben o sırada pilav yiyordum…


İtiraf ediyorum. Yemekte karnıyarık vardı. Patlıcanı, ama sadece dibini, balıklara ben attım. Kafasına atmadım. Kafasına deyince kötü oluyor sayın hakim. İtiraz ediyorum sayın hakim. Sonra bir tane de Ayşe attı. Önce Kamile başladı, tam kafasına attı sayın hakim, şikayetçiyim. Pilavı da İnci döktü. Pilavın hepsi dibe indi. Suçluyuz, pişmanız, hayır suçluyuz ama pişman değiliz. Hakim bey, veya hanım, sayın hakim, bizi hapsedin. Ama Gökova’ya hapsedin. Ömür boyu olsun. Şartlı tahliye olmasın. İyi hal de olmasın. Yanımdaki hücrede Jale olsun. Ömür boyu hapis olsun. Ama illa ki Gökova’da olsun.


Gökova’da hapis fikrine aklım iyice yattı. Hep beraber yatarsak dert olmaz. Fena fikir değil. Çakıl taşlarından “upwords” yapar oynar, oltamızı ekmekle, voltamızı kefal, akya ve karagözle atarız. Demokratik hak ve özgürlükler için tutsak yunuslarla dayanışma yapar, yunus balığı gibi yüzeriz.  Kaçış planı yapmayız. Her gece mehtaba çıkar, cezamız neyse çekeriz. Patatesleri damıtıp kaçak votka yaparız. İçine de limon katarız. Kafayı bulunca Halil’im, Çökertme’den çıkarız Halil’im, ipek de mendilimi Halil’im, mor rüzgara salarız Halil’im…