13 Ocak 2012 Cuma

ŞİMDİ BOKU YEDİK!

Akasyanın ölümü yazımın bir yerine bir resim koymuştum. Üzerinde Osmanlıca birşeyler yazan bir levha! Yazı ölüm-kalım yazısı olunca, hiç kimse bu levhadan şüpheye düşmedi. Muhtemelen o andaki halet-i ruhiyemle tövbe ettiğim veya şahadet getirdiğim düşünüldü. Veya, daha kuvvetli bir ihtimalle, yazıya da resme de; ne olmuş? kaza mı olmuş? ölmüş mü? ölmemiş mi? Haaa iyi öyleyse gibi şöyle bir bakılıp geçildi. Maksat cana gelmesin!

Ben de o sıralarda bu levhaya dair birşeyler okumuş ve gayet güzel bir mezar taşı yazısı da olabilecek resmi kesip saklamıştım. Yazıyı yazarken levhaya dair bir açıklama yapmadan, sadece kendi özelim olarak kalacağını bilerek bir yere iliştirdim. Ben levhayı gördükçe gülümseyecek, fakat kimse neden güldüğümü bilmeyecekti.

Fakat geçen gün rastlantıyla, bir arkadaşıma not defterimin ağ adresini gönderirken bir şey farkettim. Arama motoruna "ayakizim.blogspot.com" diye yazınca birinci sırada Zeynep'in blog sayfası (yanlış yazılışıyla; butterlies-r-free) ve bunu izleyen iki sırada "şimdi boku yedik - ekşi sözlük" çıkıyordu. Allah allah dedim, ekşi sözlükte ne işim var?

Bu nasıl oldu, kim yaptı, "mutahhara" namlı arkadaş kimdir bilmiyorum, ama sonuçta böyle bir "link" varsa burada da açıklamamın doğru olacağını düşündüm. Evet dostlar; bu levhada yazan yazı besmele veya muska yazısı filan değil, ikinci dünya savaşının sonlarına doğru Berlin'de, Aram Peştemalcıyan ve ailesi tam boku yiyecekleri anda, bir mucize yaratan kelimeler; şimdi boku yedik...

Yazıyı yazan hattat Emin Baran. Hikayenin tamamını internetten, "şimdi boku yedik" yazarak okuyabilirsiniz. Meraklısına!

9 Ocak 2012 Pazartesi

BİR ÇALIŞAMAMA HİKAYESİ

Bugün pazartesi.
Bugün ilk defa çalışma belgemi çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa denetçilerin
bu kadar benden uzak
bu kadar kasıtlı
bu kadar tuzak sorularına şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla sandalyeme oturdum,
dayadım sırtımı arkama.
Bu anda ne düşmek cezalara,
bu anda ne para, ne çalışma şevki, ne kariyer.

Reçetem, kaşem ve ben...
Bahtiyarım...


Bu şiir doğal olarak bir açıklama gerektiriyor. Nazım Hikmet'in o güzelim şiirini emellerime alet ettiğim için kusura bakmayın. Malum başıma gelenleri bilen var, bilmeyen var. "Ardımdaki kara bulut" bahsinde bunlara hiç değinmemiştim. Yazacaktım, ama baktım ki o haliyle bile pehlivan tefrikasına dönmüş, okuyanları daha fazla sıkmayayım dedim. Zaten herşeyi yazmamıştım, güzel de bitirmişim, bir daha o konuya dönüş yapmadım. Burada anlatacaklarım Başkent Üniversitesinden kovulduktan sonra, hemen sonra değil de 4-5 ay kadar sonra, gezip tozmaktan sıkılıp biraz çalışayım derken başıma gelenler. Daha doğrusu başıma gelenlerin bürokrasi ve yönetmeliklerle ilgili kısımları...

İlkönce geçiyorken uğramış gibi yapıp bir arkadaşıma uğradım. Arkadaşım bir hastane sahibi. Hatta iki. Bunlardan birisi bizim eve çok yakın. Yürüyerek gider gelirim, hastalarımı görür, çay-kahve içer, sakin, stressiz bir emekli hayatı yaşar, çalıştığım kadar kazanır, kazandığım kadar harcarım diye düşündüm. Selam sabahtan sonra konuya girdik ve girmemizle çıkmamız bir oldu. "Çalışman mümkün değil" dedi! Kalp cerrahisi kadromuz dolu. Bakanlık doktor sayısını sınırlıyor, ek kadro vermiyor. Senin çalışabilmen için kişisel kadro ve çalışma belgesi gerekiyor, ve senin (yani benim) bu belgeyi alabilmen (alabilmem) mümkün değil!

Elime bir genelge tutuşturdu. Kısaltarak yazıyorum.

... 11/3/2009 tarihinden önce; emekli olan (bu ben oluyorum), kamudan istifa eden, sadece muayenehanesinde veya sadece poliklinikte çalışan (bu ben değilim) ve herhangi bir özel hastane, tıp/dal merkezinde kadrolu çalışmayan tabiplerin (bu da ben değilim), planlamadan istisna olarak özel hastane, tıp/dal merkezinde kadrolu/tam zamanlı çalışabilmelerine karar verilmiştir...
...Yukarıda bahsedilen nitelikteki tabipler, bu nitelikleriyle özel hastane, tıp/dal merkezi kadrosunda bir defalığına istihdam edilebilirler. Bu şekilde istihdam, tabiplere yönelik hak olup özel hastane, tıp/dal merkezine müktesep kadro hakkı vermez. Ayrıca, özel hastaneler bakımından bu yöndeki taleplerin kabulü için;"toplam uzman sayısı / yatak sayısı = 1/3 oranına riayet edilmesi gerekmektedir.

Bu maddeyi belki yüzlerce defa okudum, anlayamadım. Sonra anlamaya çalışmaktan vazgeçtim. Tam bir "emir demiri keser" durumuydu.

Bu genelgeler, yönetmelikler ilk çıkışlarından sonra yüzlerce kere değişmiş. Laf olsun torba dolsun diye yazmıyorum. Gerçekten yüzlerce defa! Benim il sağlık müdürlüğünde duyduğum rakam 216, fakat aklım ermediği için "yüzlerce" yazıp yuvarlayayım dedim. Bir yandan yönetmelikler çıkıyor, bir yandan mahkemeler bu kararları durduruyor, sonra yeni yönetmelik çıkıyor, yeniden mahkemeye gidiyor, böyle uzayıp gidiyor. Bir gün elbet bana da uyan bir "şey" çıkar diye bekleyeyim dedim. Beklerken de bir vesile ile Şişli'de bir tıp merkezi ile görüştüm. Cerrahi tıp merkezine dönme çabası içindeki merkez bana danışmanlık teklif etti. Aynı zamanda konsültanlık yapacaktım. Kabul edip ameliyathane planları ile oynamaya başladım. Maksat vakit geçsin...

Derken, bir gün hastaneye, alışkanlıkla hastane diyorum, aslında tıp merkezi, SGK denetçileri geldi. Sırayla doktorları sigaya çekip bir takım sorular sordular. Ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ne kazanıyorsun gibi. Bunların bir kısmının tuzak soru olduğunu anlamadım. Özellikle de kazançla ilgili olanları. Herkes 3-5 derken, ben biraz fazla sallamışım. O kadar paraya çalışılır mı gibi bir his! Sonuçta konsültanlık yapamaz, çalışma belgesi yok filan diye cezayı kestiler. Umursamadım diyemem. Sonuçta patronlar bana bir şey demediler ama, çok rahatsız edici bir durumdu.

Bu sıralarda Ankara'dan haber bekliyordum. İki sene önce kurulan bir vakıf üniversitesi İstanbul'da uygulama-araştırma merkezi açacak, ben de (güya) başına geçecektim. Haber geldi. Yeni bir yönetmelik çıkmış (hiç şaşırmadım!). Vakıf Üniversiteleri, merkezlerinin bulunduğu şehir dışında, uygulama merkezi açamayacaklarmış. Başkent açmış ya? diye sordum. Bu yeni yönetmelik dediler, zaten eskisini Başkent örneğinden dolayı iptal etmişler...  Haydaaa, kaldık mı yeniden açıkta!

Sarsıntı geçmek üzereykene bir genelge daha zuhur etti. Sanki benim durumuma uyuyor gibi yorumlayıp (!) resmen müracaat ettik. Geçici kadrolar dağıtılıyordu. Umutlanmadık ama umutsuz da değildik. Kısacası künt bir bekleyiş devresi geçti. Olumlu cevap alabilseydik bu yazıya gerek kalmayacaktı. O da olmadı, sağlık müdürlüğü müracaatı geri çevirdi. Geri çevrilmek bir yana, yazıyı almaya giden görevliye söyledikleri yenilir, yutulur gibi değil: Kayıtlarda bu isimde bir doktor gözükmüyor...

Durum canımı sıkmaya başlamıştı (sonunda). Fena yapacağım haa, deyip il sağlık müdürlüğüne gittim. Müdür Hacettepe'de talebemizmiş. Hafif dozda, seviyeli bir samimiyet doğdu. Durumu anlattım. Çalışma belgesi alamıyorum dedim. Hı dedi. Kadro yok dedim. %10 artırdık dedi. Neden 1/3, 2/5, artı %10, olmadı tekrar %10, ne iştir bu? dedim. Hoşumuza gidiyor dedi. Aslında demedi de ben dudağının ucundaki hareketten öyle anladım. 2 kişiyle kalp cerrahisi olur mu? dedim. Bir yolunu bulurlar dedi. Ne yolu? dedim. Şirket kurarlar, muayenehane açarlar dedi. Ben de açayım dedim. Ruhsat vermeyiz, demedi de zor veririz dedi. 65 yaşını mı bekleyeceğim dedim. Yönetmelikler böyle dedi. Yönetmelikler düzeltilmeli dedim. Düzeltiriz dedi. Ne zaman dedim. Bakarız dedi. Yani bakan bey bakar dedi. Bakan bey nereye bakar? Bakan her sabah Fatih Altaylı'ya bakar, ona yazın dedi. Sizin böyle dediğinizi de yazayım mı? dedim. Evet yazın, bir de Sağlıkta buluşma noktası "SBN" diye bir web sayfası var oraya da yazın. Bakan bey tek tek okuyup tek tek cevaplıyor, dedi...

Altaylı'ya yazmayı kendime yediremedim, bakana yazdım. "Bana ulaşın" sayfasından "ona" ulaştım. 150 kelimeye sığdırıp derdimi anlattım. Derdim ummana sığmazdı, 150 kelimeye sığdı. Örneğin profesörlük, kariyer filan hepsi sıfırlandı. Bu sayfalarda basitçe bir işciyim ve iş arıyorum.

Cevap geldi:


Değerli Meslektaşım,
Mesleğinizi özveri ile icra etmek isteminizi takdirle karşılıyorum. Sağlık sistemimizin baş aktörü hekimlerdir ve sizlerin, çalışma şartlarını iyileştirmek başlıca görevlerimizdendir. Mesajında bahsi geçen konu hususunda ilgili birime durumunuzun araştırılması talimatını verdim. Tarafıma verilen bilgiye göre, başvurunuzun reddi ile ilgili mevzuata aykırı bir durum olmadığı, Ayakta Teşhis ve tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğe göre kadrosu boş olan bir Tıp Merkezinde çalışmanızın mümkün olduğu tarafıma iletilmiştir.
Sitemize göstermiş olduğun ilgiye teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

Boş kadro yok ki? Tekrar yazdım, aynı cevap "copy-paste" tekrar geldi. Ben de tekrar yazdım; Sayın bakanım; hastanelerde boş kadro yok. Bana kişisel kadro lazım, geçici kadro bile olur, bla bla bla... Ardından yönetmeliklerin bana uymamasının sebeplerini kısaltarak yazdım:  ...65 yaşında olmamam, 11 mart 2009 tarihinden önce emekli olmuş olmam ve emeklilikten sonra tam zamanlı olarak bir poliklinikte değil de, bir vakıf üniversitesinde çalışmış olmam!

Bir mektup da başka bir kanaldan gönderdim. Madem ki "Çözüm arıyorum" diye bir sayfa açmışlar, ben de biraz açılayım dedim:
  • ...Öyle anlaşılıyor ki, benim durumumda olanlar için mevzuatta  bir boşluk var ve bu nedenle çalışma hakkım kısıtlanıyor. Benzer nedenler kadro darlığı yaratarak uzmanlık kadrolarının "piyasa"da (maalesef) karaborsaya düşmesine yol açıyor. Özel sektörün kendi dinamikleri içinde planlamaları gereken kadro ihtiyaçlarının, bakanlık tarafından neden sınırlandığını anlamak ise mümkün değil! Hastalarımla irtibatımın kesilmesine ve mesleğimi icra edemememe yol açan bu (tuhaf!) duruma bir çözüm bulunması umuduyla bilgilerinize sunuyorum.
Cevap geldi...
Değerli Meslektaşım, ... Sitemize göstermiş olduğun ilgiye teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim. (Aradaki 3 nokta yerine yukarıda italik karakterlerle yazdıklarım eklenecek)
Bir de "bize sorun" kısmını denedim;
  • ....geçici kadro ile çalışmak için yaptığım müracaat reddedildi. Benzer nedenler kadro darlığı yaratarak uzmanlık kadrolarının karaborsaya düşmesine yol açıyor. Özel sektörün kendi dinamikleri içinde planlamaları gereken ihtiyaçlarının devlet eliyle neden sınırlandığını ve benim durumumda olanlar için mağduriyet yaratıldığını öğrenmek istiyorum.
Bu arada uzun bir bekleyiş dönemi geçti. Cevap bir türlü gelmiyordu.
  • ....web sayfanızda soruları 15 gün içinde cevaplandıracağınız yazılmakta. Cevaptan kastınız bu mesaj ise bence pek yeterli sayılmaz. Aynı tarihte sbn sayfalarından bir şikayet ve bir soru yönlendirmiştim. Sorunum hakkında istanbul il sağlık müdüründen de bilgi alabilirsiniz. daha ne kadar beklemem gerektiğini veya bir cevabınız olup olmadığını yazmanızı rica ediyorum.

45 gün geçti, bir mektup daha yazdım, cevap geldi;
<><><><><></><><><><><> </> <><><><><></><><><><><></>
Sayın GÜNAY; Sağlık Bakanlığı Özel Sağlık Kuruluşları le İlgili Ek Kadro Duyurusu yapmıştır.İlgili Duyuruya http://www.saglik.gov.tr/THGM/belge/1-12710/ozel-saglik-kuruluslari-ile-ilgili-ek-kadro-duyurusu.html linkinden ulaşabilirsiniz. Saygılarımızla.

Ek kadro dedikleri ulufe gibi, zaman zaman lütfedilen bir şey. Bu cevap bana ulaşana kadar, duyurudan haberim olmuş, bir hevesle müracaat etmiştim zaten. Hevesimin kırılması da çok uzun sürmemişti. SBN'dan gelen cevapta "Sayın Günay", hatta büyük harfle "GÜNAY" dediklerine göre aramızda bir samimiyet doğmuş demektir, deyip tekrar yazdım. Haziran ayı gelmişti.
  • 28 nisandaki soruma henüz bir cevap alamadım. Çözümünüz yoksa, "yok" deyin, ama lütfen cevapsız bırakmayın. Kısaca tekrarlıyorum... Çözüm?

Ne cevap geldiğini yazmayacağım. Artık frenler boşalmıştı, yazmadan duramıyordum:
  • Sayın bakanım, herhalde tam anlatamadım. tekrar özetliyorum:
1. Mevzuata aykırı bir durum olmadığını biliyorum. Fakat, mevzuatta benim durumumla ilgili tanım eksikliği var ve geçici kadro imkanından dahi yararlanamıyorum.
2. Kadrosu boş olan bir merkezde çalışabilme öneriniz teorik olarak doğrudur. Fakat pratikte bu boş kadroyu bulmak mümkün değil. Size bu bilgiyi iletenler, benim branşımda, İstanbul'da hangi tıp merkezinde boş kadro olduğunu da söyleyebilirler mi acaba?
3. Genel bir soru; özel hastanelerde veya tıp merkezlerinde kadro sınırlamasına gitmenin sağlık hizmetlerine katkısı nedir?


Burada ilişkimiz koptu. Birbirimize küsmedik. Nafaka bile konuşmadan medenice ayrıldık.
Evet dostlar, aradan altı ay daha geçti, ve sonunda bakanın dediği oldu. Bir gün benim de önüme "Kadrosu boş olan" bir hastane çıktı. Daha doğrusu kadro sorununun çözümünü bakana uyduran bir hastane. İmza sirküleri, ikametgah filan derken bir çalışma belgem oldu. Daha çalışma belgesi duvara asılmadan denetçiler damladı. Hayırdır inşallah dedim. Daha önce nerede çalışıyordunuz diye sordular. Beni mi takip ediyorsunuz diyecektim, demedim. Tuzağa düşmedim. Ben dedim, hep üniversitelerde bulundum. İstanbul Üniversitesi'nden emekli oldum. Sonra bir vakıf üniversitesinde çalıştım, başhekimlik filan. Bunu dünmüş gibi söyleyip bugüne bağladım. Eh, dile kolay! neredeyse iki buçuk sene geçmiş, sonunda "doktor" olarak kayıtlara geçmiştim. Artık ismim kapıya asılabilir. Bir kaşem olabilir, reçete yazabilirim. Kısacası doktor olarak çalışabilirim. Hem de "vesikalı doktor"

BAHTİYARIM...


29 Aralık 2011 Perşembe

YOLCUDUR ABBAS....

Yolcu dediğim 2011, yanlış anlaşılmasın. Ben bir yere gitmiyorum! Sizler için mutfağa girdim, hepinize yetecek, 12 mumlu bir yeni yıl pastası, pardon karpuzu hazırladım. Gördüğünüz gibi gayet kolay oldu. Gelecek yıl mutfak becerilerimi artırmaya karar verdim. Kurdela makarna, burgu makarna, boru makarna, mantı makarna gibi. Pastalardan kavun pastası, ananas pastası da deneyebilirim. Konu mankeni değişebilir veya mumsuz olabilir, orada yaratıcılığımı konuşturacağım!!!

Not; Fotoğrafta görülmeyen kabuklar halen Akdeniz'de yüzmektedir...


Ve itiraf; Aslında karpuzu Ağustos ayında Ayşe'min doğum günü için hazırlamıştım. Montaj, dublaj filan, yeni yıl kutlaması için yeniden servise koydum. Onun karpuzunu kullandığım için biraz alındı. Haklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü o gün özel bir gündü. Tembellik yapıp hata etmişim. Ona söz, seneye başka karpuz kullanacağım!

14 Aralık 2011 Çarşamba

ANNE

Anneannem, kadının doğru yaşını bulmak için yaptığı doğumları saymak gerekir derdi. Ona göre, her doğum kadını 5 yıl ihtiyarlatırdı. 6 çocuğu vardı. 6 çocuk 30 yıl ederdi. Onun yüzüne bakıp hesabın doğru olduğunu düşünürdüm. O hep yaşlı bir kadındı. İlk gördüğümde ne ise ölmeden önce de aynıydı. Hep anneanneydi. Yaşlı, köşesinde oturup dua eden, beni gördükçe torbasından ilaçlarını çıkarıp tek tek anlatan "anneanne"... Onun karşısında bacak bacak üstüne atılmaz, o dua etmeden yemeğe başlanmazdı. O kural koyucuydu, annelerimizin bile annesiydi. Anneannelik diye bir kalıp olsa, tam ona uyardı. Hani bazı zeka testlerinde çocukların önüne üç boyutlu cisimler konur ve önlerindeki aynı şekilde oyulmuş boşluklara sokmaları beklenir. Küp her zaman kare şeklindeki boşluğa girer. İşte anneannelik anneanneme böyle köşeli-kenarlı bir kalıp gibi uyardı.

Bazı kadınlar ise her zaman annedir. Anne olmak için doğmuş, anne olmak için yaşamışlardır. İlk fırsatta da anne olurlar. Annelik onlara, onlar anneliğe kalıp gibi uyar. Köşeleri, kenarları yoktur. İlle de bir şekil tanımlamak gerekse, yuvarlak bir küre veya en fazla oval bir şekil uyar onlara. Bütün anneler böyledir anlamına söylemiyorum. O, böyle bir anneydi. Onu ilk gördüğümde 68 yaşındaymış. Bunun 25'ini 5 çocuğu için ekledim.

Bakırköy'de, çarşı tarafından gelip Zuhurat Baba'ya doğru gidiyorlardı. 968 veya 69. Onlar Bakırköy'de oturdukları için oradaydılar. Bense onların Bakırköy'de olduklarını bildiğim için... "Onların" dediğim, aslında "onun" olacak, "o" da Jale! Jale'yle birlikte çarşıdan eve dönüyorlardı. Ben uzaktaydım. Onları sadece arkalarından gördüm. Soldaki Jale'ydi. Yanındaki annesi herhalde dedim. Ellerinde fileler vardı. Annesi olamayacak kadar ufaktı, ama belli ki annesiydi. Bazı kadınların "anne" olduğu uzaktan bile bellidir.

Sonra yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Doktor olduk, evlendik, Jale'nin yaşına 10 ekledik. Bir kaç "10" da kendiliğinden geldi, üstüne eklendi, kaldı. "Çocuklar büyüdü" derken, büyüyen önceleri boylarıydı, sonra baktık ki yaşları da büyümüş. Kendi derdimize düştük. Okul, hastane, iş, yol, trafik, nöbet, hastane, gene hastane derken zamanı unuttuk. Zaman bir yerde durmuş, bizi bekliyor sandık. Bizim "İŞ"lerimiz bitecek, bir yerden, hiçbir şey olmamış gibi devam edeceğiz zannettik. Öyle olmadı. Ne işler bitti, ne de zaman bizi bekledi. Hayatımızda neler için erken, neler için geç olduğunu hiç bilemedik. Ya da bilmezden geldik. İlk molayı aldığımızda etrafın ne kadar değiştiğini farkettik. Büyüyen sadece çocuklardı. Bizimkisi yaşlanmaktı. Televizyon, masa, iskemleler gibi vücutlarımız da yaşlanmış, önceden tanımadığımız sesler çıkarmaya başlamıştı. Önceden tanımadıklarımız sadece eklemlerimizin kıtırtıları, sırt ağrılarımız değildi. Hayatımıza yeni katılanlar da vardı. Tansiyon indi-çıktı sohbetleri, şeker şeritleri, belimizdeki yeni kıvrımlar ve alt bezleri...

Alt bezleriyle Kırım kadınlarının hayatımıza girmesi eş zamanlı oldu. Biri ötekinden daha önce olabilir, ama önemli değil. Önemli olan hayatımıza giren bu bez parçalarıyla birlikte bazı şeylerin yok olmaya başlamasıydı. Önce karşılıklı sohbetler bitti. Akıl uçuşmaları, hafıza sorunları başladı. Kimin kim olduğunu unuttu. Hatırlatmaya çalışmak beyhudeydi. Altı bezlenen kadın, kendi kendine yemek yiyemeyen bu kadın ben değilim, der gibi içine kapandı.  Devamlı yürüyordu. Oturtmak, ya da yatırmak mümkün değildi. Aylarca yürüdü. Sonra aniden vazgeçti, durdu. Artık yatmak zamanıydı. Neden yürüdüğünü hiç bilemedik, neden durduğunu da...

Yataktan hiç kalkmadığı, etrafla da ilgisinin pek kalmadığı günlerden birinde, bir gece rüyamda onu gördüm. Üzerinde beyaz gömlek, altında kırmızı puantiyeli beyaz, veya beyaz puantiyeli kırmızı bir etek vardı. Yanında bir kadınla birlikte merdivenden iniyordu. Ben aşağıdaki kapıdan eve girmiş yukarı çıkıyordum. Elinde defter veya kitap gibi bir şey vardı. İşaret parmağıyla birşeyler gösteriyor, "işte buradan gideceğiz, yolu biliyorum" diyordu. Yanından geçerken durdu, bana baktı. Eli hala kitabın üzerindeydi. Göz göze geldik, beni tanımadı. Tanısaydı, benim hiç "anne" diyemediğim kadar dolu dolu; "yavrum" derdi, "Yavrum, sen gir içeri, biz gidiyoruz. Senin için nohutlu pilav yaptım" Tanımadı. Ben onu tanıdım. Saçları son gördüğümden daha beyazdı. Başörtüsü yoktu. Onlar uzaklaşırken ben eve girdim. Boştu. Her girdiğim odada birisi var gibi hissediyor, fakat kimseyi göremiyordum. Eşyalar ve tanıdığım kokulardan başka bir şey kalmamıştı.

Kemet ülkesinin adalet ve düzen tanrısı Ma'at, kafasında devekuşu tüyü taşırmış. Bu tüy iyiliği, hakikati ve doğruluğu temsil edermiş. Osiris'in mahkemesinde, terazinin bir kefesine ölen kişinin yüreği, diğer kefesine Ma'at'ın tüylerinden biri konur, tartılırmış. Rivayet o ki; yürek tüy kadar hafifse, sahibi ölümsüz yaşama hak kazanırmış. Ma'at denildiği kadar adaletliyse eğer, bu sefer tüy harcamamıştır sanırım. Şöyle bir bakıp, sen geç demiştir. Nesini tartsın? Karşısındaki ufacık kadının yüreği bedeninden büyük, fakat en hafif tüyden daha hafifti...



10 Kasım 2011 Perşembe

BODRUM ve KOS ADASI (İSTANKÖY)

5 - 9 Kasım 2011

Vapur gezimiz bitti, yaz da bitti. Bu sene geçti, gelecek sene nereye gideriz derken, kurban bayramı geldi ve benim antenler dikildi. Önümüzde bir yerlere gidebileceğimiz 4 gün vardı ve hiç bir hazırlığımız yoktu. Yurt dışı modunda değildik. Yorucu bir gezi de istemiyordum. Önümüz kıştı. Gideceğimiz yer sıcak olmalı, iliklerimiz ısınmalıydı. Şıkları alt alta yazınca cevabı bulmak zor olmadı.
Bodrum'a gidiyoruz! Bodrum'un içinde, deniz kıyısında bir yerde kalıyoruz ve günü birliğine Kos'a geçiyoruz...

Bodrum'a her sene gider, onbeş gün Kadıkalesi'nde kalırız. Bir sefer Bodrum'a ya ineriz ya inmeyiz. İnmekten kastim, bir-iki seferle sınırlı özel geceleri saymazsam, Penguen'de oturup sakız dondurmalı kazandibi yemek! Oraya varıncaya kadar da zorunlu barlar sokağı yürüyüşü yapmak. 93'ten beri bu böyle... Daha öncesi, Bodrum'un içinde konakladığım üç seferim var; ilki unutulmaz 1971 gezisi, ikincisi Jale'nin gelin telini Evin pansiyonun avizesine sardığımız 1977 yılı, üçüncüsü de 1979'daki mavi gezi dönüşü. Hepsi bu...

Bodrum kalesinin doğusunda kalan sahilde, Cumhuriyet Caddesi'ndeki Dinç Pansiyon'un birinci katında konakladık. Gecesini yazmayacağım. Yandaki barın gürültüsü ancak denizdeyken çekilir. Hatta denizin altındayken. Sabahı ve gündüzü güzeldi. Önündeki sahilde fok balıkları gibi miskin miskin yattık. 8 Kasım'da denize girip, yılın en son deniz banyosu rekorunu kırdık (daha önceki rekorum 29 Ekim'di). Güneşlendik, limonlu sodalarımızı içtik, tekrar girdik. Hava 23, deniz 22 dereceydi. Günler kısa olmasa uzun güneşlenme rekorunu da kırardık.

Bir başka gün su altı arkeoloji müzesini gezdik. Karya prensesi ile tanıştık. Bodrum adının, şövalyelerin verdiği Petronium isminden yuvarlandığını, Saint Peter kalesindeki taşlardan yeşil renkli olanların Mauseoleum'un kalıntıları olduğunu, bu antik mezarı çevreleyen frizlerin önce kale duvarlarını süslediğini, 1857'de mozoleyi keşfeden İngiliz arkeolog Charles Newton tarafından araklanarak İngiltere'ye götürüldüğünü, bizim müzede gördüklerimizin, birisi hariç, asıllarının alçı kopyaları olduğunu öğrendik. Antik tiyatroya çıkıp şehrin milattan öncesini seyrettik. Buradan bakınca, aslında tüm şehrin tiyatroya benzediğini gördük. Daracık sokaklarda dolaştık. Şehre ilk begonvil ağaçlarını getiren ve Neyzen Tevfik Caddesi'ndeki palmiye ağaçlarını diken balıkçıyı andık. Eski kiliseyi yıkıp yerine diktikleri ucubeyi tavaf ederek, arka sokaklarına daldık. "Hanende" lokantasında keyfimize keyif katıp, dönüp dolaşıp gene barlar sokağına döndük. Bildik yerlerden geçip sahilde bizi bekleyen rahat koltuklarımıza çöktük. Kahve vaktiydi, yorulmuştuk. Garson "nasıl olsun?" dedi, yorgunluk kahvesi olsun dedik...
Pazar günü Serap'ın ailesinin Tilkicik koyundaki evine gittik. Serap Mustafa'nın karısı, Mustafa Jale'nin kardeşi, Jale benim karım, Semih Serap'ın kardeşi... Semih bizi önce Sandima'ya götürdü. Yirminci yüzyılın başında yörenin en önemli yerleşim merkezi burasıymış. İncir ağaçlarıyla dolu, kekik kokan eski bir dağ kasabası. Eskiliği Venediklilere kadar gidiyor. Bizimkiler buraya 16. yüzyılda, muhtemelen Kanuni zamanında gelmişler ve hazıra konmuşlar. Cumhuriyet ve mübadele yıllarında, bölgenin haritası değişmeye başlamış. Yukarılarda Geriş varken, aşağıda Gerişaltı, sahil pek rağbette değilken Yalıkavak diye yeni yerler ortaya çıkmış. Süngercilik geçim kaynağı olmuş. 40'larda Kalinos adasından mandalinanın gelmesi inciri tahtından indirmiş. Tüm yalı çevresi mandalina ağaçlarıyla dolmuş. Yalı gelişirken Sandima kurumuş. Gerçekten kurumuş. Antik dönemden beri köye su taşıyan kanallar toz toprak dolmuş. Yerlisi yavaş yavaş dağı terketmiş, yalıya inmiş. 600 yıllık geçmişinden geriye taş yığınları ve ağustos böcekleri kalmış. Şimdi biz, geriye doğru, Yalı'nın geçmişine gidiyoruz. Yolu zorlu bir yokuş yol. Allahtan oldukça kısa. Yalıkavağa girmeden, mandalina bahçelerinin arasından geçip, zeytin ağaçlarının çevrelediği kötü toprak bir yolda, taşların üstünde zıplıyarak 2 km gidince, ya da çıkınca, Partipanas kayasının eteklerindeki Sandima'ya ulaşıyorsunuz. Daha doğrusu ev kalıntılarına. Söylentiye göre tüm evleri Yani adında bir usta yapmış. Evlerin bu halini görseydi üzülürdü. Köyün girişinde sizi 3 azman köpek karşılıyor. Hırlamaları pek dostça değil. Veya Bodrum'un uysal köpeklerinden alıştığımız tonda değil. Bunun benim için anlamı şu; hava kararıyor, geri dönsek iyi olacak...

Ben bir yıkıntının kenarına oturup manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Bizimkiler köpeklerle anlaşıp köyün içlerine ilerlediler. Evleri restore edip yeniden oturulacak hale getirmeye çalışanlar varmış. Sanatçı bir çift, evlerden birini "sanat kafe" haline getirmiş. Diğer evleri kimlerin kimden aldıklarını bilmiyorum. Vaktiyle epeyce ucuza kapatmışlar. Yani Usta'nın kemiklerini sızlatmazlar, umarım!

İSTANKÖY (KOS)

Bodrum'dan ve Turgut Reis'ten İstanköy, nam-ı diğer Kos adasına haftada 3 gün feribot seferi var. Bizim için tek şans, bu seyahati pazartesi günü yapmaktı. Çarşamba İstanbul'a dönecektik. sabah erkenden kalktık, kahvaltı edip mendirekteki feribot iskelesine yürüdük. Hava çok güzel, deniz sakin, keyfimiz yerindeydi. Bizim yeşil pasaportlar burada da işe yaradı, vizeye gerek kalmadı. Adambaşı 20 Avro'ya bilet alıp feribota bindik. Gişeden biletle birlikte Kos hakkında hazırlanmış gayet kullanışlı bir broşür aldık. Cep boyutunda 8 sayfa içinde ihtiyacınız olan herşeyi özetlemişler. Görülecek yerler, yürüyüş rotaları derken, daha son sayfaya gelmeden yol bitti. Kos adasındaydık.

Kos adasının ismi uzun yıllar değişmeden bugüne kadar gelmiş. Diğer bütün adalarda olduğu gibi burada da isimler ve efsaneler atbaşı gidiyor. Efsanelere ne kadar uyduruk desek de gavurların bu konuda daha yaratıcı oldukları kesin. Bizimkilerin Sandima'nın adı için uydurdukları öykü buna iyi bir örnek. Kısaca anlatayım, uzunu ve diğer olasılıklar içinizi bayabilir;
“Gemiyle seyahat eden bir gezgin yamaçtaki beyaz evleri ve yeşillikleri görünce çok beğenir; Gemiyi demirletip evlere yakından bakmak için dik yokuşu tırmanırken yorularak ‘uzaktan gördüm de, cennet sandım ha’ der. Böylece adı Sandıma kalır.”

Yukarıdaki ada haritasına bakıp neye benzeteceğinizi bilmem ama, vaktiyle Karia'lılar bunu bir koyuna benzetmişler. Bakmışlar ki adada bir sürü koyun var, öyleyse buranın adı "koion" olsun demişler. Laf aramızda, Nişanyan bey katılmamakla birlikte, bizdeki koyun kelimesi ile bir ilgisi olabilir! Ama koion'un nasıl Kos'a döndüğünü anlamadım. Bir Karya prensesi olan Koos'tan türemesi kolay da, Koion?? Bir de yengeç olayı var. Yengeçler adada kullanılan eski madeni paralarda sıklıkla kullanılan bir simge. Kos kelimesinin Karya dilindeki anlamlarından birisi de, ne tesadüf ki: yengeç! Yandaki paranın (MÖ 285-258) ön yüzündeki portre Herakles'in... St John şövalyeleri adaya bir süre "Kos Lango" demişler. Sonra da Nerantzia. Kalenin adı buradan kalmış. Rumlara ait bir kaynakta, bizimkilerin gelmesiyle adının "Stanko" olduğu yazıyor. Bu nereden çıktı derseniz; aslı "Stin Ko" yani Kos'ta, Kos adasında demekmiş. Giderek dağılıyoruz, toparlayalım; Adaya Osmanlılar İstanköy, İtalyanlar Coo, İngilizler Stanchio demişler. Meraklısı araştırsın!

Gelelim Kos'a. Evet, 40 dakika sonra geldik Kos'a.

Kos'a gelmekle Kos'a girmek farklı şeyler. Gümrükten çıkmamız neredeyse birbuçuk saat sürdü. İki laubali gümrük memuru akılları sıra bize eziyet etti. Bavulları, çantaları açtırıp altüst etmeleri de cabası. Birara aynı feribotla geri dönmeyi bile düşündük. Ya sabır deyip bekledik ve sonunda salimen gümrükten geçtik. Artık Kos'tayız. Niyetimiz abartmadan sadece Kos şehrini gezmek. Broşürde görülmeye değer yerleri birer numara ile işaretlemişler. Numaraların sırası aynı zamanda yürüyüş güzergahını gösteriyor. 1 numara Nerentzia Kalesiydi ve feribot iskelesinden çıkışta yanından geçmiştik. Dışarıdan görmek yeter deyip 3 numaraya geçtik. Hedefte 4, 14, 13, 7, 8, Averof Caddesi, 10 ve yeniden 13 numara var. Sırayı biraz karıştırsak da, korniş yürüyüşü de dahil, hepsi iki saatte bitti. Gidişte ve dönüşte Elefterias meydanındaki kafelerde oturduk. Bir yere yetişme kaygısı olmadan, "Cold expresso", garsonun deyişiyle kut espeso içip, saat 15:30'da feribota döndük.

Ada tam anlamıyla "Hipokrat'ın adası". Her köşede bunu hissediyorsunuz. Siz hissetmeseniz de onlar iki adımda bir burnunuza sokuyor. Kalenin hemen arkasında, altında Hipokrat'ın ders verdiği yaşlı bir çınar ağacı var. Adı "Hipokrat ağacı". Artık oldukça yaşlanmış, kovukları büyümüş, neredeyse yarı yarıya çürümüş. Dile kolay, neredeyse 2400 yaşında. Etrafını çevreleyip desteklemişler. Hala inatla yaprak açan, dallarına yaslanıp ayakta duran, ulu bir çınar ağacı! Gölgesinde oturup aynı havayı solumaktan mutlu oldum. Kos'lu Asklepiades'in yeminiyle mesleğini sevmiş bir hekim olarak burada olmaktan gurur duydum.

Hipokrat ağacı, Gazi Hasan Paşa camisinin bahçesinde. Tersi, yani cami, ağacın bulunduğu bahçede demek daha doğru, ama şu anda gözüken bu... Caminin duvarları alacalı. Bunun sebebi farklı taşlardan yapılmış olması. Taşların bir kısmı caminin hemen yanındaki antik agoradan alınmış. Kapı üstündeki sundurma, bahçedeki çeşmenin sütunları da eski Yunan veya Roma mabedlerinden buraya taşınmış. Aynı durum Bodrum kalesinde de vardı. Anlaşılan ister Osmanlı, ister Venedikli olsun, hepsi kolayına kaçmış, işcilikten ve nakliyeden kar etmişler...

İstanköy'ü sevdik. Bir dahaki Bodrum seyahatimizde tekrar uğrarız diye düşünüyorum. Yazın daha hareketli, daha güzel olabilir. Ayrıca bir şanssızlığımız oldu. Onu da telafi edebiliriz. Bizim için pazartesi gelmekten başka çare yoktu. Fakat adaların hiç birisine, zorunlu değilse, pazartesi günü gidilmez. Muhtemelen burada olduğu gibi diğerlerinde de çoğu yer kapalı olur. O pazartesi günü arkeoloji müzesi, "Casa Romana" denen Roma evi dahil tüm antik alanlar "resmen" kapalıydı. Eski çarşıda çoğu dükkan açılmamıştı. Özellikle Roma evi kalıntılarını görmek isterdim, ama mümkün olmadı. Tekrar gidersem, pazartesi dışında bir gün giderim. Gümrüğü çabuk geçmek için daha feribottayken pozisyon alır, limana girmeden önce çıkış hazırlığı yaparım. Bu bana en az bir saat kazandırır. Bunları aslında sizin için, bu yazıyı okuyup Kos'a gitmeye heveslenecekler için yazıyorum. Ben, tekrar yolum düşerse, başka bir adaya, örneğin Kalimnos'a gitmeyi tercih ederim. maksat değişiklik olsun!

26 Eylül 2011 Pazartesi

MÜREFTE

Eylül 2011


Eylül ayının son haftası, tam bağbozumu zamanı Mürefte yolundayız. Ben, Jale, Mustafa, Serap ve Mehmet. Jale benim karım, Mustafa Jale'nin kardeşi, Serap Mustafa'nın karısı, Mehmet ikisinin oğlu, ben Mehmet'in Handedesi! Fikir Serap'tan çıktı. Fikir şu; Tekirdağ'da köfte yiyelim. Mürefte'ye gidelim, bağ gezelim, bağbozumu görelim, bir gece kalalım, balık yiyelim, Şarköy'e geçelim, şarap alıp gelelim! Fikir, iyi fikir.


Benim arabayla yola çıktık. keyfimiz yerinde. Tıngır mıngır Tekirdağ'dayız. Çevre yolunu daha önce görmemiştim. Bağlantılar bir tuhaf olmuş. Eskiden şehre giriş daha hoştu. Şimdi kenar mahallelerden, karışık bir trafik içinde ilerleyip sahile ancak çıkabildik. Şefin tavsiyesi; Özcanlar Köfte (şef, Serap oluyor)! köfteleri yedik, çayımızı içtik, listenin başındaki köfte maddesine bir çizik attık. İstikamet Kumbağ üzerinden Yeniköy. Niyetim, buralara gelmişken sahil yolunu görmek, kıyıdan kıyıdan gidip deniz havası almak. Ne bileyim daha çok dağ havası alacağımı?

Kumbağ bir vakitlerin en ünlü sayfiye kasabası. Erdek sonrası İstanbul'luların ikinci gözdesi. Transit geçişler bir yer hakkında genellikle fikir vermez. Fakat buraları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çünkü yollar halen kasabaların orta yerinden geçmekte. Biraz da sağa sola dalınca ortalama bir fikir veriyor. Kumbağ için diyeceğim o ki; güzel bir kasaba. Nesi güzel derseniz bilemem. Bugün gözüme her şey güzel geliyor.


Kumbağ çıkışında kendimizi çıkmayan bir yolda bulduk. Bir kulübe, kulübede bir nöbetçi bekçi, duruşu deli dumrul duruşu! Kulübenin ön camında TL listesi . Giriş filan lira, oto falan lira... Allah allah! Allahın yolunda (nereden allahın oluyorsa?) Dümdüz geliyorduk, buradan başka yol yoksa bu para olayı nedir? Dumrul bey olayı açıkladı: burası Çamlık piknik alanı girişiymiş, asıl yol gerilerde bir yerdeymiş, ana yola çıkıyormuş, ama buradan da gidilirmiş, orası daha uzunmuş, burası daha kısaymış, yol biraz bozukmuş, bozukmuş ama az bozukmuş. Belki arabanın altı vururmuş, belki de vurmazmış! Kaç kilometresi bozukmuş? 8 kilometre.

Ben bu memlekette hiçbir yol tarifinde bu kadar kesin bir ölçü kullanıldığını görmedim, işitmedim. On metre denen şey genellikle on kere on metre gibidir. 8 km acaba nasıl bir şeydir? Adamın bu kesin tavrı beni resmen tahrik etti. Bu yoldan gidip mesafeyi ölçeceğim.

Dağ yolu

Başlarda tatlı bir toprak yolla başlayan yolculuk, kaba taş ve kayaların üzerinde zıplamaya başlayınca beni biraz endişelendirdi. Arabanın konsolunda "transformer" düğmesini aradım. Hani basayım da araba cipe dönüşsün diye. Herşeyi yapan Japonlar bir düğme koymayı unutmuşlar. Dönüşte hesap soracağım!

Neyse ki bekleyenimiz de yok acelemiz de! Yavaş yavaş gideriz dedim, yavaş yavaş gittik (dediğimi yaparım!). Hem gittik, hem yükseldik. Işıklar Dağı'na çıkıyoruz. Neden Işıklar? Belli değil. Daha önce adı Ganos'muş. Ganos, Işıklar mı demek? Adı Ganos olduğunda, "kutsal dağ" imiş aynı zamanda. Bu olabilir. Kutsaldan bol ne var? Dağda altı tane manastır varmış. Beşini inek yemiş, biri kalmış. Kalan da sadece kalıntı! Bulunduğumuz yer kaç metre diye iddialaştık. 400 metre çıktı! Müthiş güzel bir yerdeyiz. Aşağıda, iyice aşağıda pırıl pırıl bir deniz, uzakta adalar, Marmara, Avşa, Ekinlik... Ayaklarımızın altı yemyeşil, envai çeşit kır çiçekleri, etrafta çam ağaçları... İn yok, cin yok. Bir iki avcı ve bir iki av köpeği var. Bilseydik hazırlıklı gelir, of of çeker, demlenirdik! Artık bir dahaki sefere...

Altıncı kilometreden sonra taşlar azaldı, toprak yol bize asfalt gibi geldi. Tam sekizinci kilometrede asfalt gibi toprak yol bitti, toprak yol gibi asfalt yol başladı. İdare eder dedik, Yeniköy'e geldik. Ve çıktık.

Köyün denize kıyısı yok. Tam bir dağ köyü. Yamacından yol geçiyor. Yolun uçurum tarafında, girişte güzel bir bank var. Bankta; otur da manzara gör! der gibi bir hava, kendini beğenmişlik var! Duramadık. Dursaydık filan derken çıkışta bir bank daha gördük, orada da durmadık. Yol kenarında salaş bir kulübede yamaç paraşütü, kulüp filan gibi birşeyler yazıyordu. Manzara solda olduğu için bunu da pek seçemedik. Zaten hedefimiz Mürefte!

Yeniköy'ün tepesi Cin tepesi. Mutlaka bir cinlik olmuştur! Biz buraya da çıkmadık ama bir hikayesi var, onu yazayım dedim. Aslında bu hikayedeki "kız kayası"nı da görmedik. Hikayeyi aldığım kaynakta olayı "dinini iyi yaşayan kimselerin" anlattığı yazıyor. Benim aktarmamın sebebi sır fesatlık olsun diye! Kısaca şöyle: Bu köydeki bir kadının ufak bebeği varmış. Taş fırında (taş fırın önemli) ekmek yaparken bebek ağlamış. Kadıncağız dört dönüyor ya, iş güç derken, elinin hamuruyla bebeğin altını değiştirmeye kalkmış. Tanrı; elinde nimetle bunu nasıl yaparsın diyerek kadına bir çarpmış, tam çarpmış. Kadın oracıkta taş olmuş. Köyün Şarköy tarafındaki taş bu taşmış. Bari "kadın kayası" veya "bayan kayası" deselerdi!


Yeniköy'ü geçmemiz 20 saniye kadar sürdü. Manzaraya dalmış, aheste aheste çekerken kürekleri, pardon arabayı, gökyüzünde süzülen bir paraşütçü gördük. Sağımız yamaç olduğuna göre, bu da yamaç paraşütü olsa gerekti... Biraz ileride (bir müsait yerde) durduk. Paraşütçüler tatlı tatlı süzülüyor, dakikalarca havada asılı kaldıktan sonra alçalıp ağaçların arkasında kayboluyordu. Ağaçların arkasında Ayvasıl kumsalı uzanıyor. Dikkatle bakınca kumsalda bir sürü paraşütçünün olduğunu gördüm. Muhtemelen tepelerde de bir o kadar paraşütçü daha var. Meraklısına not: Tepenin adı Nişantepe, rakım 625 metre. Biz durduğumuz yerde havalara bakarken, Mehmet otların arasında bir peygamber böceği keşfetti. Çocuk farklı! Herkes havaya bakarken o yere bakıyor! Saman rengindeki otun üzerinde saman renginde böceği nasıl gördü anlamadım.

Buradan kalkıp biraz ileride, yolun sağındaki çeşme başında tekrar durduk. Çeşmelerin suyu dağdan iniyordu. Uzun sazlar da Jale'yi cezbetti. Bu gibi acil durumlar için sakladığım makas burada da işe yaradı. Sazların püsküllülerini arabamın bagajından nasıl temizleyeceğimi düşünmenin bir faydası yoktu. Sabırla saz yolma işleminin bitmesini bekleyip yola devam ettik.

Yeniköy'den bu kadar bahsedince Uçmakdere'ye ayıp olacak. Burası müthiş güzel bir köy. Yolda kıvrıla kıvrıla giderken sizi önce asırlık bir çınar ağacı karşılıyor. Buradan, ağacın hemen arkasına bakınca, iki tepenin arasındaki vadide Uçmakdere'yi görüyorsunuz. Uçmakdere, uçmadan önce adı Avdimio veya Avdin imiş. Yani "hoş yer". Bu eski isimlere bayılıyorum. Rumca, Kürtçe veya Türkçe olması önemli değil. İsimler, kastettiğim ilk isimler, o yere verilmiş bir ödül gibi. Neden verildiği de belli, o ödülün nasıl kazanıldığı da. İsimler o yerin yüzyıllık tarihini anlatıyor! isimler kolay kazanılmıyor. Eskiden Türk boylarında çocuklar doğru dürüst bir iş becermeden, ister savaş olsun, ister av işi, isim alamazlarmış. Hak edene kadar hepsi Karaoğlan! Şimdi bakıyorum; köylerin çoğu Yeniköy! Hayal gücümüz bu kadar mı?

Köyde hiçbir Osmanlı kalıntısı bulunmuyor. Rumlardan da fazla bir şey kaldığı söylenemez. Vaktiyle evlerin altında tonlarca şarap alabilen mahzenler varmış. Çavuş üzümleri de Amerika'ya buradan gönderilirmiş. Köyde 3 eczane, 2 kilise, 3 ayazma, 2 maşatlık, 2 köprü ve 2500 insan varmış. Şifalı otları ve kaynak sularıyla bilinirmiş. İpek böcekçiliği ve şarapçılığı çok meşhurmuş. Rumlardan sonra yöreye taşınan Selanikliler de bu alışkanlıkları devam ettirmiş. Bu arada çaktırmadan, rumlardan kalan kiliseleri filan ortadan kaldırmışlar. Anlaşılacağı gibi bunların hepsi mişli-muşlu geçmiş zaman. Çok da geçmiş değil aslında. Yok olan sadece kiliseler, ayazma değil. 20 yıl kadar önce süne mücadelesinde kullanılan kimyasal ilaçlar süneyle birlikte ipekçiliği de yok etmiş. Olsun, süne bitmiş ya! Sonrası malum. Dut ağaçları sökülmüş, devlet zararı ödemiş!! Afferin ona...

Biz ağacın berisinde arabadan indik. Evler ağaçların arasında zor seçiliyor. Bahçeler çiçek bahçesi, duvarlarda tütün dizgeleri... Ben çevrede dolaşıp fotoğraf çekerken, Serap ağacı taciz etmekle meşguldü. Bu köye de girmedik, önünden geçip yola devam ettik. Bir dahaki sefere yapılacaklar listesine kaydettik; Köye girilecek, sokak aralarında gezilecek, ev şarabı içilecek, tarihi bakkal görülecek, ahşap oymalara bakılıp vah vah denecek, papazın evine gidilecek, papazın kızı sorulacak. Gece köyün biraz ilerisindeki Çınar kampingde kalınacak. Kayık kiralanıp kürek çekilecek, salaş lokantada balık yenecek, erik ve çınar ağaçları altında uyunacak...

Evet yola devam ediyoruz.
Bu hikaye Mürefte değil, yol hikayesi haline geldi.

Sahilden Mürefte

Uçmakdere ve Çınar kamptan sonra düze indik, sahil yoluna çıktık...

Yol bundan sonra, Şarköy'e kadar yatay seyirli. Şansımıza hava mis, deniz çarşaf gibi. Madem yaprak kımıldamıyor, biz de rahatsız etmeyelim diye tüm yolu kaplumbağa hızıyla geçtik. Ganos'a, yeni adıyla Gaziköy'e (diğerlerine yaptığımız gibi) şöyle bir girdik, çıktık. Balıkçı limanı kendi halinde, sahilde bir-iki salaş kır gazinosu, çay içen bir kaç insan, evlerin önünde oturmuş kadınlar, köy kahvesi, hepsi bu. Bir de kuzey anadolu fayı denize buralardan dalıyormuş! Demek ki buraya gelirken döne döne indiğimiz, inerken de su içtiğimiz yamaçlarda gördüğümüz, neredeyse "M" harfine benzeyen tabakalanmalar, kırık hatları bundanmış! Hadi hayırlısı...


Sırada Hoşköy var, veya Hora, Ganos'la birlikte Ganohora artık ne derseniz. Bence Hora adı daha çok yakışıyor. Gaziköy ile ikisinin arası ancak 5 km kadar. Yol köyün ortasından geçiyor. Feneri ünlüymüş. Memnun olduk. Tamamen metalden, kaynak kullanılmadan 1861 yılında Fransızlar tarafından yapılmış. Filmlerde artistliği bile varmış. Vaktiyle kırmızı kiremitleri de ünlüymüş. Marsilya kiremitleri buradan gidermiş! Bu hikayeyi ve kiremitlerden birisini Mürefte'de Aker şarapevindeki müzeyi gezerken de gördük. Klasik çınaraltı kahvesi olayı burada da var. Esnafa katkı olsun diye kekik balı aldık. Kekikten nasıl bal alıyor bu arılar diye sorunca gene klasik sayılacak bir cevap aldık. Kovanlar tepelerde, eh tepelerde kekik de var, işte arı, kekik, bal filan... Kısacası kekik ismi lafın gelişi. İyi bal şekerlenir diye de sıkı sıkı tenbih ettiler. Bizim ki iyi balmış!

Az gittik, uz gittik, nihayet Mürefte'ye vasıl olduk. Mürefte kelimesi "binbir çiçek" anlamına geliyor. Bu demek oluyor ki Mürefte kızımız ilk baharda doğmuş! Kırsalı o kadar güzel ki, yakışır. Hani ne derler; ismiyle yaşasın. Mürefte, halkı değişip ismi değişmeyen ender yerlerden birisi. Bu demek ki ismi kimseye batmamış. Şarköy'e bağlı bir belediye. İşte bu birilerine batmış! Kaynakta adları yazıyor ama buraya almadım; Eskiden, Cumhuriyetin ilk yıllarında Mürefte mi yoksa Şarköy mü ilçe merkezi olsun diye mecliste bir oylama yapılmış. Oylama sonucu Mürefte kazanmış. Bu karar üzerine eşraftan birileri bir demet lahana ve pırasa hazırlayıp Şarköy'e göndermişler. Bir de not: Mürefte aldı kazayı, Şarköy aldı pırasayı..." Bu olay üzerine bir Şarköy'lü olayı Ankara'ya uçurmuş. TBMM yeniden toplanmış ve bu sefer de Şarköy ilçe merkezi olmuş. Bu bana Mürefte'lilerin kıskançlıkla uydurduğu bir hikaye gibi geldi. Şarköy merkez olmayı daha çok hak ediyor. Bu herhalde eskiden de böyleydi. Mürefte'den sonra, dönüş yolunda Şarköy'e de uğradık. İyi gelişmiş, daha canlı, düzgün, yaşanabilir bir yer. Sahil şeridi oldukça keyifli. İlçe merkezi olmak yaramış demek ki. Bence daha önemlisi Şarköy'ün turistik potansiyeli. Burası Türkiye'nin en uzun kumsalına sahip. Yıllarca İstanbul'lular için cazip bir sayfiye yeri olmuş. Bundan da akıllıca yararlanılmış. Üzüm, bağcılık, şarap, turizm derken kasaba zenginleşmiş, Mürefte'yi ikinci planda bırakmış. Kasabayı önce arabayla boydan boya katettik. Sonra inip kısa bir yürüyüş ve yemek molası. Buraların peynir helvası meşhurmuş. Daha doğrusu Çanakkale, Biga derken tüm Gelibolu bu tatlıya sahip çıkmış. Şimdilerde Gelibolu-Tekirdağ çekişmesi var. Helva Çanakkale'ye kaydıkça tereyağ sürülüp kızarmaya başlıyor. Balıkesir'e yaklaşırken biraz değişiyor, Havran'da Hoşmerim oluyor. Bu güzergahı tersten de okuyabilirsiniz. Kaynağı orta Asya, genel anlamda Anadolu yörüklerinin tatlısı. Neyse bu kadar gurmelik yeter. Bilen zaten biliyor, bana sorarsanız, sormayın, bu kadar yazdığıma da bakmayın. Bildiğimden değil, sadece ukalalık ediyorum.


Mürefte'nin girişi ümit verici. Güzel bir yere geldiniz der gibi. Sokaklar gayet muntazam, ev yerleşimleri kare şeklinde adalar halinde düzenlenmiş... Çınar ağaçları, ağaçların altında üzüm tezgahları, pancar motoruyla çalışan traktörler, sağlı sollu kahveler, lokantalar, paçacılar... Kasaba, sahilden arkalara doğru hafif bir eğimle yükseliyor. Bu kısımda eski rum evleri, tarihi bir hamam var. Kısacası göze hoş gelen ne varsa rumlardan kalma. Bu evlerden birisinin üzerinde hicri 1299 tarihi kazınmış. Kaynak hicri yazıyor ama bu muhtemelen Rumi 1299'dur. Rakam rumi ise, miladi 1883 demek. Evin birinci katında, denize bakan bir odanın tavanında gayet güzel bir mitolojik resim varmış. Diğer bir sürü şey ve kapıdaki rakamlar gibi bunu da gözümle görmedim. Belediyenin internet sayfalarında yazıyor. Bu evi ve hamamı "daha sonra görülecekler" listeme ekledim. Peki ne gördün diye soracak olursanız; daha çok sahili, kasabayı ortadan bölen ana yolla sahil arasında kalan kısmı, kaldığımız oteli, Kutman ve Aker şarap evlerini, mendireği, balıkçı teknelerini, deniz analarını, denizi ve göğü derim. Patlamış mısır, pamuk helva, fener ışığında bira-balık olayı, bir de davullu zurnalı düğün alayı, bolca balon, havai fişek filan...

Mürefte'nin içinde kalınabilecek doğru dürüst bir tane otel var, onun da sağı solu kazılmış, kamyon irisi araçlar, bir de koca greyder ortalıkta fink atmakta. Toz duman, gürültü gırla. Alt yapı çalışması varmış. Bugün cumartesi, bırakır giderler dedik, çok çalışkan çıktılar. Pazar günü bile kazıya devam...

Otel kasabanın tek oteli olunca kolay bulduk, Yalı Caddesinde Yapıncak otel. İsminin güzelliğine kandık, kınalı yapıncak sandık! İlk bakışta terkedilmiş gibiydi. sağı solu dolaştık, Jale üst katlara çıktı, kimse yok. Neden sonra öndeki kafe-lokanta arası yerden birisi sallana sallana geldi, burdayız ya dedi... Doğru söze ne denir? Sıcak su sorduk, kombi dedi. Biz bunu sıcak su var şeklinde algıladık (cahillik!). Meğerse sadece kombi varmış! Otelin odaları geniş, yatakları fena değil, ışık berbat. Kitap, gazete hiçbir şey okunacak gibi değil. Okuyup ne olacak, dediler herhalde, yatınca kitap mı okunur?


Akşam otelin ön tarafında, sahil yoluna masa atmış bir lokantada balık yiyip rakılarımızı içtik. Lokanta pek kalabalık değildi. Bizden başka bir biracı, bir de TVci masası vardı. Önümüzden geçenlerin karakteri akşama doğru yavaş yavaş değişti. Seleleri sebze filanla dolu üç tekerlekli bisiklete binmiş kadınlar, volta atan oğlanlar, çekirdek çıtlatan çocukların yerini şık şıkırdım hanımlar almaya başladı.Yan taraftaki gazinoda bir düğün vardı. Anlayacağınız hava kararırken bizim masa da şarkılı türkülü bir rakı sofrası, biraz da ucundan düğün masası oldu. Önce kadınların göbek faslı, ardından gelin alayı, derken davul zurnalı kapanış. Bu kısımda da sadece erkekler ayaktaydı. Havai fişek faslı da "Karşı tepelerden görsünler, ne kadar zengin desinler" hovardalığındaydı. Dediklerine göre tepelerin arkasındaki Güzelköy'den Mürefte'ye kız almışız. Almışız ama, arada bir sorun var ki giderayak kavga çıktı. Tekme, hakaret, kavga gürültü derken gelinle damat kaçtı gitti. Geride kalan bir kaç dumanlı kafa, cila çekmek için yeniden içki sofrasına oturdu. İtiş-kakış kısmı oteldeki balkonumuzun tam altında, biz de balkonda "Mobese" pozisyonundaydık. Yani birisi coşup havaya kurşun sıksa tam isabet!

Paçacı - şarapçı

Mürefte'nin paçacıları meşhurmuş. Olmasa şaşardım. Her taraf paçacı dolu. Biz (muhtemelen) en kötüsüne denk düştük. Ara sokaktaki Kervan Lokantası ve pek nazik sahibi aklımızı çeldi. Herkes şöyle yapar, ben şöyle yaparım diyerek doğru yerde olduğumuza ikna etti. Kaldırım sofrası da cazip geldi, oturduk. Ezo gelini de, paça çorbası da berbattı. sade suya tirit derler ya, aynen öyle. Çok iyi filan dedik, kalktık. İstikamet Şarapevi...


Mürefte'de 30 civarında şarap tesisi varmış. Bunların arasında Doluca, Sevilen, Kayra, Gülor ve Kutman da var. Doluca, ismini Şarköy'ün arkasındaki Doluca tepesinden almış. Büyükler grubuna giren Kutman şarap evi de Mürefte'nin Şarköy çıkışında. 1888 yılında yapılmış bina şimdilerde Türkiye'nin tek şarap müzesi. İçeride hem geziyor hem de beğendiğiniz şaraplardan alabiliyorsunuz. Biz gittiğimizde vakit erkendi. Kalabalık bir grup bekliyorlarmış. Onun için baştan biraz lakayıttılar. Tadım bile yapamadık. Önce müze haline gelen kısmı gezdirdiler. Tahta presler, 100 yıllık meşe fıçılar, elle çevrilen salkım ayırma makinası, antika kantarlar... Üzümlerin suyunun ayakla ezilerek çıkarıldığı çıfıt denen kaplar... Bu sene üzüm nispeten az, fakat daha kaliteliymiş. Bölgenin üzümleri semilyon, yapıncak gibi beyazlar ve Gamay, Şensu, Papazkarası gibi kırmızılar... Son yıllarda kabarnet, merlot gibi çeşitlerde portföylerine katılmış. 


İkinci durağımız kasabanın içindeki Aker şarap evi oldu. Burası 1967 yılında kurulmuş. 1900'lerden beri şarapçılıkla uğraşan bir aile. daha önce elde ettikleri şarabı Kavaklıdere'ye vs satıyorlarmış. Sonradan çıkan bir yönetmelikle kendi markalarını oluşturmak ve pazarlamak zorunda kalmışlar. Kurucusunun oğlu Mesut Aker bize evini gezdirdi. Ev Mürefte'nin orta yerinde, Cumhuriyet sokağında. Dışarıdan bakınca diğer evlerden farksız, gayet mütevazi bir ev. Üst katında kendileri oturuyorlar. Kapının önünde üzüm küspesi ayırmaya yarayan araç duruyor. Bunları eskiden hayvan yemi olarak kullanırlarmış. İçindeki üzüm çekirdeklerinin kıymeti anlaşılınca atıkları eczacılar satın almaya başlamış. 


Evin içerisi şıra kokulu, sağı solu biraz dağınık ve bakımsız. Odalardan birinde duvarda iki lumboz, iki çeşme ve bir merdiven gördük. Bu duvarın arkası tonlarca şırayla doluymuş. Çeşmeleri açınca öndeki oluğa kıpkırmızı şıra akıyor. Bu, şaraptan önceki aşamaymış. Burada bir sürprizle karşılaştım. Deponun içinin kontrol edildiği lumbozlar tarihi Ankara vapurunun orijinal lumbozlarıymış. Ankara vapurunun adı "Solace", kendisi bir hastane gemisiyken röntgen odasının izolasyonunda kullanılan kurşun levhaların şimdi Haliç'te bir caminin çatısında olduğunu Sunay Akın'dan öğrenmiştim. Lumbozlarından biri de buradaymış! 


Evin alt katı adeta bir müze gibiydi. 2005 yılında düzenleyip halka açmışlar. Giriş ve görüş serbest. Dar bir alanda çok enteresan şeyler sergilenmiş. Şey dememin sebebi belli bir kategoriye sokmanın zor olmasından. Örneğin vaktiyle Mürefte'den Fransa'ya gönderilen "Marsilya" kiremitlerinden birisini burada gördüm. 300 yıllık kiremitin üzerinde Rumca yazılar vardı. K. Atatürk imzalı bir telgraf da özenle saklanmış. Tarih 4 Kasım 1937! Mektup yazıp Cumhuriyeti kutladıkları için Aker'lere teşekkür etmiş. Bunun dışında eski orijinal şarap şişeleri, 1863 yapımı Winchester tüfek, üzüm tartma aletleri, Çanakkale Savaşı'ndan kalma asker çarıkları, bir kaç eski tüfek daha, 700 yıllık bir anfor, elle mantar takma makinesi, Mürefte'nin ilk radyosu, Tekel'in çıkardığı ilk rakı şişesi gibi şarapla ilgili ilgisiz bir sürü şey...

Yolculuğumuz keyifle başladı, keyifle bitti. Gezerken yaşadığımız her anın tadını çıkardık. Acelesiz, telaşsız ve de turist rehberlerinin "must" ları olmayan  iki gün geçirdik. Bağ bozumu için gidip, bağ bozumu görmeden döndük. Dönüşte okuduklarıma bakıp bunları da kaçırmışız diye üzülmedim. Tekrar gitmemize vesile olacağı için sevindim. İstanbul'a Şarköy üzerinden anayola çıkarak döndük. Geçtiğimiz yola paralel, kullanılmayan yan yollarda asfaltın üzerine yayılmış kilometrelerce üzüm küspesi gördük. Bu sene ürün azmış, bir de çok olsaydı?

 

1 Eylül 2011 Perşembe

ARDIMDAKİ KARA BULUT

Ardımdan gelen kara bir bulut mu var ne?

1973 haziran'ında Fakülteyi bitirdim. "New York, Syracuse" Üniversitesinden kabul yazım vardı. Askerliğimi yapar, Amerika'ya gider, bir daha dönmem dedim. Arkadaşlarım tatile, ben askere gittim. Benden sonraki devre pek ballıydı, dört ay askerlik yaptı. Bu dört ay da izinden sayıldı. Eve döndüğümde ondokuz ay geçmişti...

Kur'ada Siirt'i çektim, komando oldum. Hem taburun, hem alayın komutanıyla takıştım. Adım "komünist" doktora çıktı. 3 kere disiplin soruşturması geçirdim.  Dördüncüsünde komutan beni direkt Diyarbakır askeri mahkemesine verdi. Bu sırada, her zaman olduğu gibi, askerlik bize de kısalacak dedikodusu çıktı. Erat mezuraları fırlatıp attı. Terhise gün sayarken savaş çıktı. Vasiyet yazıp rütbeleri söktük, Kıbrıs'a uçtuk. Hiç olmazsa mahkemelerden kurtuldum derken, Fazıl Paşa'ya silahsız yakalandım. Ben doktorum, silah kullanmam dedim, 3 gün hapis cezası aldım. Bu cezayla gurur duydum. 

Savaş şeklen bitmişti. Kıbrıs'a yeni erler geldi. Hiçbirinin kan grubu belli değildi. Ayrıca elimde doğru dürüst ilaç, sargı bezi, pansuman malzemesi filan kalmamıştı. Lefkoşe'ye gidip, genel hastaneden malzeme aldım. Tabii ki yazdığım kadar kolay olmadı bu. Lefkoşe'nin çevresindeki surlarda giriş kapıları BM askerlerinin kontrolündeydi. Sadece tek kapı mücahitlerin elindeydi. Bir gece yarısı elime bir harita alıp, ambulansı araziye sürdüm. Ay ışığında seyrederek "hissi kablel vuku" ile bu kapıyı buldum. Sonrası kolay oldu. İki-üç günde bir gizli yollardan Lefkoşe'ye girip çıktım. Hemşirelerle pastane sefası yaptım. Dedikodu çabuk yayıldı. Komutan kıskandı. Ben de giderim dedi. Yol karışık, gitmeyin dedim. Komando ya, gitti, kapıyı şaşırdı, Rumlara esir düştü. Ben gazi oldum, o niyazi. Yerine geçen komutan ismimi madalya listesine koydu. Fazıl paşa "doktora madalya mı olur?" dedi.

1981'de Göğüs ve Kalp Damar Cerrahisi uzmanı oldum. 1985'te bu uzmanlık dalı tarihe karıştı.

1982'de Amerika'ya gittim. Bir yıl Wisconsin Üniversitesi'nin araştırma laboratuvarında çalıştım, Türkiye'ye döndüm. Yanına gittiğim hoca benden sonra üniversiteden ayrıldı. Laboratuvarın mali fonları kesildi. Ücretli çalışan son "fellow" ben oldum. Meydan beleşçi Çinlilere kaldı. 
1987'de Londra'ya gittim. Brompton hastanesinde tanınmış kalp cerrahlarından Prof. Lincoln ile çalıştım. Benim hoca, iki ay sonra prestijini ve hastaneyi Magdi Yacoub'a kaptırdı. Guardian'a haber sızdırıp "ameliyatlarımı engelliyor" dedi. Teselliyi Tayvanlı bir kızda buldu.

1992'de Bayındır tıp merkezine geçtim. 1994'te diğer patronların yanında 8-9 doktor, Bayındır Bankasına kurucu üye yazıldık. Başlangıçta, hastanede her şey güllük gülistanlıktı. Sonra genel müdürle aramızdaki gerilim yavaş yavaş arttı, kıvılcımlar çıkmaya başladı. Holding ortağı genel müdür holdingle bozuştu, ayrıldı gitti! 1997 sonunda, maaş diye verdikleri parayı, yanında bir  "arif olan anlar" mektubuyla iade edip (!) ayrıldım. Hastane yönetimi İş Bankasına geçti. Bayındır'ın patronu Çörtük'ün mallarına el kondu. İflas etti mi bilmiyorum ama bir daha iflah olmadı. Banka deseniz ekonomik krize takıldı. 2001'de BDDK tarafından fona devredildi.

2002 sonbaharında İstanbul Üniversitesi'ndeydim. Bir yıl sonra Rektör Alemdaroğlu beni enstitü müdürü yaptı. Kardiyoloji Enstitüsü kapandı-kapanacak derken tam toparlanıyorduk ki Cumhurbaşkanı rektörü görevden aldı. Arkasından ergenekon olayı çıktı. Tutuklandı, serbest kaldı. Şimdi, haftada bir karakola gidip "buradayım" diye imza veriyor. Kemal beyin aleyhinde davalar açan profesör, o gittikten sonra benimle ve Kaya'yla uğraştı. Kaya, enstitüye birlikte girdiğim arkadaşım olur. Biz emekli olduk, ayrıldık. O Silivri'de tutuklu, yatıyor. Yanlış bir karar, ama pek üzüldüm diyemem.

Arkadaşım Hatipoğlu, bu safahattan yakinen haberdar olduğundan, elimden sadece Sivas rektörünün kurtulduğuna dair bir kelam etti. Tabii ki sonrasını bilemezdi.

2007'de Başkent Üniversitesi'ne geçtim. Prof. Haberal beni İstanbul hastanesinin başına müdür yaptı. Bir de başhekim filan. Doğal olarak olaylar ve hastaneyi ele geçireceğime dair söylentiler çıktı. Amcası, oğlu, kankası derken uğraşmaktan bıkıp müdürlükten ayrıldım. Böylece Hastane benden kurtuldu. Fakat Haberal kaderden kurtulamadı. 2009'da ergenekon kapsamında tutuklandı. Emniyet müdürlüğünün önüne gidip "olaya" karşı gösteri yaptık. Milletin önüne düşüp televizyonculara "olayın" yanlışlığını anlattım. Anjiyo olurken de başındaydım. Yoğun bakımda yatarken bir oda yanında hemşirelere telkinde bulunuyordum. Sonra kendi kendini pasivize etti, kendi derdine düştü. Derken bir gün aklına "İlhan" düştü. Kovun keratayı dedi. O sabah elime bir sözleşme vermişlerdi. İmzaladım. Anlamı; bir yıl daha işim vardı. Öğle oldu, bir kağıt daha geldi. Anlamı; işim yoktu. Eve gidebilirdim. Gittim. Ben eve giderken o yeşil bir "tevkif" arabasının arkasında Silivri'ye gidiyordu.

Bitmedi. 

Önüme bir dünya haritası koydum. Gezecektim.

İlk olarak Kenya'ya gittik. Arkasından bir kere daha. Sonra (karışık olabilir), Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır'ı gezdik. 2008'de Tunus'u görmüş, çok güzel bir vapur yolculuğu yapmıştık. 2010 sonunda Fas'a gittik. Yılın ilk günü Türkiye'ye döndük. Libya'dan haber geldi. Bir arkadaşım yıllardır oradaydı. Ayrılacağım, artık bu baharda mutlaka gelin dedi. Yemen düşünüyorum dedim. Israr etti. Nerede kalırız derken dananın kuyruğu koptu. Haberler yağmur gibi yağmaya başladı. Önce Tunus karıştı. Yasemin Devrimi filan derken, ekranlar Tahrir meydanı haberleriyle doldu. Yemen'de isyan çıktı. Fas'ta kıpırtılar oldu. Suriye'nin ateşi yükseldi. Kenya'ya bir şey olsaydı üzülürdüm. Olmayacağını garanti edemiyorum ya neyse. Arkadaşım Libya'dan zor kaçtı. Norveç fiyortlarına gidecektik, günlerce fiyort inceledik, adamın biri çıktı, bombalar patlattı, milleti kurşuna dizdi. Kayınbirader Volga'da vapur sefası yapalım diyordu, iki hafta sonra bir gemi battı, bilmem kaç kişi boğuldu, öldü gitti. Bari Yunan adalarını gezelim dedik, Yunanistan battı. Tarihinin en büyük ekonomik krizine girdi.

Zanzibar'ı yazmamıştım. İlkbaharda oradaydım. Burada kötü ne olabilir diyordum. Sonbaharda bir haber; Dar es-Salaam'dan kalkan bir feribot Zanzibar açıklarında battı. İkiyüz küsur ölü...

Evimizde oturup hiçbir yere gitmesek, bu da çözüm değil. Bu sefer memleket karışıyor. 
Durup durup tam bu sene (fenerbahçeliyiz ya) bir taraftar kartı çıkarttım. Hayatımda ilk defa kombine bilet aldım. Jale'yi, olmazsa kızları götürürüm diye, bastım parayı bir kombine daha aldım. Stada gider bağırır çağırırız dedim. Şampiyon olacağız umuduyla biraz da hisse senedi koydum kenara. Aradan bir ay geçti geçmedi hisseler battı. Başkan tutuklandı. Fener şampiyonlar liginden dışlandı. Birinci ligde kalacağı bile şüpheli. Uçurumun kenarında, ha düştü ha düşecek. Ben şimdi ne yapayım? Nerelere gideyim? En iyisi gidip bir tane de Galatasaray kartı çıkartayım. Bir de ucuzundan kombine aldım mı tamam. Galatasaray da iflah olmaz artık! Ya da tekrar Kıbrıs'a gideyim. Ama bu sefer direkt olarak rum tarafına...