4 Kasım 2010 Perşembe

DEMOKRASİNİN ENGELLERİ


Bugün Türkiye’de demokrasi hakkında tartışmalar yapılıyor. Herkes “tam demokrasi” talebinde. Bu ifadenin tek açıklaması, demokrasi uygulamamızda eksiklerin, tutarsızlıkların bulunması.  Herkesi olmasa bile çoğunluğu tatmin edecek demokratik bir yönetim arayışı var. Peki bunun gerçekleşmesine neler engel oluyor? İdeal bir demokrasinin önündeki engeller nelerdir?
Demokrasi yolunda aşılması gereken engeller konusunda bir sürü şey sayılabilir. Sayılıyor da! Burada ben de aynı kolaycılığa saparak bir sürü maddeyi altalta sıralayacak değilim. Benim tercihim sadece tanı koymak değil, tedavisini de yazmak olacak. Sadece yazmak. Çünkü ben bir doktorum, yapmak işi ise siyasetçilere ait…

EĞİTİM SİSTEMİ

Düşünbilim veya felsefe; varlık, bilgi, gerçek, adalet, güzellik, doğruluk, akıl ve dil gibi konularla ilgili genel ve temel sorunlarla ilgili yapılan çalışmalardır. Temelinde bir düşünce bilimidir. Anlamının içinde hikmet arayışı da vardır. Fakat bu hiçbir zaman bilginin önüne geçmez.
Orta öğretim için yenilenen eğitim programının ilk ünitesinde, girişteki felsefeyle tanışma kısmını, hikmet kavramı ve felsefe ile hikmet arasında bağ kurma konuları izlemektedir. Hikmet, genel anlamıyla vahiy yoluyla edinilen bilgidir ve böyle bir bilgi sadece kabullenilir, üzerine düşünülmez ve sorgulanmaz. Bu da felsefenin ruhuna ve düşünce sistematiğine aykırıdır. Diğer yandan program içeriğinde din felsefesi, açık bir şekilde bilim felsefesinin önünde gelmektedir. Bu bakış açısıyla yeni yetişen, bilgiye aç, her türlü dış etkiye açık genç beyinlerin özgür düşünme ve sorgulama yeteneklerini kazanması olası değildir. Yapılması gereken; öğrencilere düşünmesini, araştırmasını, soru sormasını öğretmek, bilim felsefesini öne koyarak, inanç dünyasının esaslarını göstermektir. Bu sağlam zemin üzerine siyaset, inanç ve din felsefeleri kolaylıkla inşa edilebilir.
Pedagojide çocuğun yaşına göre verilecek eğitimin şeklinin önemli olduğu vurgulanmaktadır. 12 yaşından küçük çocuklar için soyut kavramların bir anlamı yoktur. Dünya somut gerçeklerden ibarettir. Bir şeyin var olması onu görmesi veya tatmasıyla olasıdır. Kasım ayındaki 18inci milli eğitim şurasında alınan kararlarda ise eğitimcilerimizin bu gerçeği (bilerek) göz ardı ettiklerini görüyorum. 8 yıllık eğitimin imam hatip ortaokullarını ortadan kaldırmasını hazmedemeyenler, 1+4+4+4 gibi tuhaf bir öneriyle din eğitimini küçük yaşlara çekmenin mutluluğunu yaşıyorlar. Kuran kursları (yatılı-yatısız), tarikat okulları, okul olmadıkları halde, yine tarikat destekli özel yurtlar gençlerimizin geleceğini çeşitli inanç gruplarına bağlamaktadır. İktidardakilerin işine geldiği için sürüp giden bu eğilim son bulmalıdır. Devletin tarikatlara bırakılan bu alanı denetlemekten (veya denetler gibi yapmaktan) öte, inanç odaklı kurumların elinden mutlaka kurtarması gerekmektedir. Din dersleri seçmeli olmalı, belli bir mezhebin öğretisi olmaktan çıkmalıdır. Derslerde ibadet uygulamaları değil din felsefesi konu edilmelidir. 

Gençlerimiz önce öğrenmeli, belli bir düşünsel gelişmeye ulaştıktan sonra, kendi seçimleriyle inanmalıdır. İnanç, bilinçli olarak seçilen bir yol olmalıdır.
Bu öneriler sırasında eğitimi ilk sıraya koymamın sebebi, demokrasinin olmazsa olmazının “laiklik” ve önündeki en önemli engelin insanların kafalarının içinde olduğunu düşünmemdir. Demokrasinin özünde denetleme ve sorgulama vardır. Başkalarının hakları vardır. Çoğunluk hegemonyası yoktur. İtaatkar ve dogmatik eğitim, hikmeti bilimin önüne koyan öğretim laik demokrasinin sadece bugünü değil, yarını için de tehlikedir.
Eğitimin güncel durumu ile ilgili bazı rakamlar, notlar:
  • 1,78 milyon üniversite öğrencisinden sadece 217 bini devlet yurtlarında kalıyor.
  • 150000 öğretmen açığı var. 400000 öğretmen atama bekliyor
  • 150000 sözleşmeli öğretmen düşük ücretlerle çalışarak kadro bekliyor.
  • din kültürü öğretmenlerinin sayısı fen ve sosyal bilim öğretmenlerinin sayısından fazla
  • imam hatip lisesi öğrencileri sayısı 198bine çıktı.
  • kaçak kuran kursu açanlara hapis cezası kalktı. kaçak kursların kapatılması hükmü de kalktı
  • Ders kitapları bedava dağıtılırken, içerikleri manuple edildi. 
  • 100 temel eserin tercümelerinde dini ifadelere ağırlık verildi.
Ve diğer rakamlar...
Bu rakamlar şu anda değişmiş olabilir. Fakat oranların değiştiğini veya uzun süre değişeceğini zannetmiyorum.  İstediğiniz kombinasyonu, ikili eşleştirmeyi yapabilirsiniz. Yorumunu size bırakıyorum.
Türkiye'de 67. 000 okul, 1220 hastane,  6300 sağlık ocağı,  85000 cami , 270 kilise, 100 cemevi, 77000 doktor, 90000 din görevlisi, 1435 kütüphane, 13 kentte devlet tiyatrosu, 81 kentte 3852 kuran kursu var.

Her 60 bin kişiye 1 hastane, 350 kişiye 1 cami, her 900 kişiye bir doktor, 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor. Diyanet İşleri Başkanlığının 2009 bütçesi 22 üniversitenin toplam bütçesi kadar...


LAİKLİK ANLAYIŞI

Dünyada dini otoritenin siyasal ağırlığının azalması ve parlamentoların monarşik iktidarlara karşı durması birbirine paralel bir seyir göstermiştir. On altıncı yüzyılda ilk emarelerini görmeye başladığımız bu eğilimin meyvelerini vermesi yüzyıllar sürmüştür. Din olması gereken sınırlara çekilirken, eşitlik ilkesine dayanan “halk egemenliği” kavramı aynı zamanda laikliğin ve demokrasinin de başlangıcı olacaktır.
Ülkemizde de hilafetten laikliğe, monarşiden demokrasiye geçiş kolay olmamıştır. Daha 1919 yılında, Mustafa Kemal'in notlarında, Osmanlıdan sonra kurulacak yeni devletin yönetim şeklini “cumhuriyet” olarak tanımladığı halde, 1924 anayasasının 2. maddesine “devletin dini islamdır” yazılmıştır. Hilafet 1926 yılında kaldırılmış, son halife yurdu terk etmiş, fakat laiklik anayasaya ancak 5 Şubat 1937’de girebilmiştir. Her şeyi ince ince planlayan Mustafa Kemal demokrasinin laiklikle ilişkisini bilmiyor muydu? Tabii ki biliyordu. Fakat cumhuriyetin kuruluş sıkıntılarını da biliyordu. Şeriat özlemiyle yanan, ilk fırsatta halifeliği tekrar canlandırmak isteyen, halkın din duygularını istismar etmeye hazır onlarca milletvekili vardı. Çok partili demokrasiye geçiş için her teşebbüs genç Cumhuriyet’in temellerini sallıyordu. Bence CHP’nin 6 okunun içinde özel bir yeri olan laikliğin ilk defa 1927 yılında parti programına girmesine rağmen, anayasaya girmesi için 10 yıl daha geçmesinin sebebi de budur. Öncelikle din ve inançların güvence altına olduğu gösterilmeliydi. Bunu daha başlangıçta sağlayan da cumhuriyetçilik ve içeriğindeki demokrasi ilkesi olmuştur.
Laiklik demokrasinin kilit taşıdır. Demokrasiye şekil veren, onu ayakta tutan en önemli unsurdur. Bununla beraber, laikliğin demokrasinin ön koşulu olarak görülmesi bazen yanlış yorumlara yol açmakta ve demokrasimizin olgunlaşmasını önlemektedir. Bunu askeri darbeler sırasında hep beraber yaşadık. Laiklik elden gidiyor bahanesiyle demokrasinin canına okundu. Demokrasi sekteye uğradıkça, sorunlar kendi iç dinamikleri içinde çözülmedikçe, hep baştan başlamak zorunda kaldık. “millet isterse hilafeti bile geri getirir” mantığı ile devleti yönetenler iktidarlarını sürdürebilmek için din tacirliğine soyunup laikliği din düşmanlığı ile bir tuttular. İnanç ve din hegemonyasına giden yolun önü açıldı. Kasıtlı olarak laiklik din ile karşı karşıya getirildi. Demokrasiyi kurtarmak adına dışarıdan yapılan girişimlerden en büyük zararı yine demokrasi ve laiklik gördü.

Laik devlet, yönetme yetkisini halktan alır. Yetki kaynağına yönelik tehdit potansiyeli taşıyan her şeyi kontrol etmek zorundadır. Bu nedenle halkın bireysel din ve vicdan özgürlüğünü de güvence altına almalıdır. Devlet bunu kanunlarla yapar. Dinsel yapılanma ve örgütlenme din temelli cemaatlere bırakılırsa bireysel vicdan özgürlüğü tehlikeye girer. Devleti yönetenler, kamu hukukuyla çözülecek bir konuda diyanetten görüş istemez. Devletin kurumları bir mezhebin sözcülüğünü yapmaz. Dini liderlerden fetva beklemez. Sosyal ve kültürel politikaları laiklik çerçevesinde düzenler. Belli bir mezhebi değil, tüm inançları, sadece oy verenlerin değil, tüm yurttaşların haklarını hesaba katar. Çünkü esas olan insan hakları ve özgürlüklerdir. 

SEÇİM SİSTEMİ

Eski Yunancada "Demos" Halk, "kratia" iktidar anlamına gelir. O devirde demos halkın tümünü değil belli bir sınıfı ifade ediyordu. Bugün ise demokrasi tüm halkı ilgilendirir. İktidarını seçtiği "vekiller"ine belli bir süre için verir. Peki halk iradesi seçimlere tam ve doğru olarak yansıyor mu? Yansıması için ne nasıl bir seçim sisteminin nasıl olması daha iyi olur?

Seçim sistemimizin en anti-demokratik yanı %10'luk baraj oranıdır. 1980 darbesinden sonra siyasi istikrarı sağlamak için askeri yönetimin aklına gelen çözüm meclise az sayıda partinin girmesi, tercihan bu iki partinin de merkeze yakın olmasıydı. O nedenle seçime girebilecek partilerin sayısı bile sınırlanmıştı. Ülke barajına ek olarak seçim çevresi barajı da vardı ve bazı bölgelerde barajın daha da yükselmesine yol açıyordu. Bundan sonra yapılan her seçimde seçim sisteminde değişiklikler yapıldı. İktidara ortak olan her parti kendine avantaj sağlayacak şekilde seçim sistemiyle oynadı. Bu durumda barajı aşamayacağı kesin olan partiler değişik yollara başvurdular. Önce bağımsız olarak aday olup, seçildikten sonra mecliste grup oluşturmak gibi.

2002 yılında meclise girebilen iki parti seçmenlerin ancak %53,5'unun oyunu almıştı. Bu seçimde halkın yarıya yakını mecliste temsil edilememişti. 2007 seçimlerinde ise temsil oranı %81,4'e çıkmakla beraber, oyların dağılımı gene anormal bir sonuç verdi. Çünkü
sistem daha çok oy alan partiyi ayrıca kollamaktadır. Bu tuhaf düzen sayesinde %46,5 oy alan birinci parti mecliste %62'lik bir çoğunluk elde etti (341 vekil). Birinci partinin yarısına yakın oy kazanan ikinci partinin mecliste temsil oranı yaklaşık %20 oldu (112 vekil). Darbe anayasası işe yaramış, güya istikrar sağlanmıştı.

Diğer sorun da bölgesel haksızlıklardır. Giresun’dan milletvekili seçilmek için ortalama 48,000 oy almak yeterlidir. İstanbul 2. Bölgede ise seçilmek için gereken oy sayısı yaklaşık 79,000’e yükselmektedir. Türkiye’de kırsal ve kentsel alandaki seçmenlerin temsil olanakları arasında uçurum vardır. Yüksek tarım destek fiyatları vererek seçim kazanmak isteyen “köylü (veya ağa) tabanlı” partilere ek avantaj sağlanmaktadır. Teoride çağdaşlaşma, sanayileşme ve kentleşmeden bahsederken seçim sisteminin kentlerin aleyhine işlemesi, kentlerin temsil oranını düşürmesi demokrasimizin asıl defektidir ve öncelikli olarak düzeltilmelidir. Eşitlikten, halkların eşitliğinden, eşit temsilden bahsediyorsak, basit bir matematik hesabı doğru yapılmalı, 48000=79000 gibi bir yanlışlığa son verilmelidir. Bu oranın bozukluğu bazı bölgelerde daha da çarpıcıdır.

Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu'nun 11 Mart 2010 tarihindeki toplantısında Avrupa'da seçim barajının yüzde 3-5 arasındaki bir orana düşürülmesi resmen kabul edilmiştir. Ülkemizde bu baraj bence en fazla %3 olmalıdır. Böylece meclise girmek için aranan yapay çözümler son bulur. Kürt sorunu için bir yandan "siyasi çözüm" den bahsedilirken, mecliste temsillerinin engellenmesi gibi bir paradoks da ortadan kalkar. (X) partisine verilen oy, onu hiç hak etmeyen (Y) partisine kaydırılmazsa, halkın gerçek iradesinin meclise yansıması sağlanır, meclis gerçekten "Türkiye Büyük Millet Meclisi" olur.


Bir söz: Demokrasilerde, halkı kendini yönettiğine inandırmak sanatına politika denir (Louis Latzarus)



DOKUNULMAZLIK


Demokrasimize zarar veren uygulamalardan birisi de "dokunulmazlık" kuralının gayet geniş kapsamıdır. Bence dokunulmazlık, olması gerekenden çok daha geniş bir çerçevede uygulanmaktadır. Evet, suçu kesinleşmemiş olan bir kimse, soruşturma ve davasının devam ettiği süreçte suçlu sayılamaz. Fakat adi suçlardan şüphe altında olan bir insanın sizi mecliste temsil etmesini ister misiniz? Gerçekten suçsuz olması da bir şey farkettirmez. Milletvekilliği süresince bu "şüphe" her zaman onu izleyecektir. Umurunda olup olmaması onun kişilik sorunudur. Her yeni seçim ülke için yeni bir umut, ileriye doğru atılmış bir adımdır. Meclisin güvenirliği ve şeffaflığı herşeyden daha önemlidir. Çağdaş, demokrat ve refah içinde bir Türkiye için meclise yürüyen vekillerimiz omuzlarındaki bu şüphe yükünü neden meclise taşıyorlar?

Son bilgilere göre; seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında kanuna muhalefet, Dernekler Kanununa muhalefet, Basın yoluyla halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek açıkça tahrik etmek, toplantı ve gösteri kanunlarına muhalefet, suçu ve suçluyu övmek, terör örgütü hakkında propaganda ve diğer suçlar ile birlikte mecliste işlem gören veya görecek dokunulmazlıkla ilgili dosya sayısı 634! Beni bu "diğer suçlar" kısmı daha çok ilgilendiriyor. Bu dosyalarda yer alan suçlar şu şekilde:
  • Siyasi Partiler Kanununa muhalefet`
  • Devlet İhale Kanununa muhalefet
  • Vergi Usul Kanununa muhalefet
  • Kooperatifler Kanununa muhalefet
  • Hakaret, görevli memura hakaret ve tehdit, kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret, basın yoluyla hakaret, avukata hakaret, telefonla tehdit
  • Görevi kötüye kullanmak
  • Avukatlık görevini kötüye kullanmak
  • Gerçeğe aykırı mal beyanında bulunmak
  • ihaleye fesat karıştırmak
  • zimmet,
  • kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık,
  • Bir kısım kooperatiflere usulsüz arsa tahsis etmek
  • Özel evrakta sahtecilik,
  • evrakta sahtekarlık ve kamu kurumunu dolandırmak,
  • resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik
  • kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık,
  • dolandırıcılık,
  • cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak
  • Havaya silahla ateş etmek
  • Taksirle ölüme sebebiyet vermek
  • Taksirle yaralama
  • Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralamaya sebebiyet vermek
  • Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermek
Bu suçları işledikleri şüphesi olan bazı milletvekillerimiz şu anda yasama görevlerini sürdürüyorlar. Üstelik çoğunluğu iktidar partisinin üyesi! Bu listenin anlamı şu: kanunları bir yerde hiçe sayan, görevlerini kötüye kullanan, hakaret ve tehditi alışkanlık edinen, doğru dürüst ihale yapamayan, sahtecilik, dolandırıcılık, zimmet, kalpazanlık, çeşitli usulsüzlükler, adam yaralama, öldürme gibi suçlardan henüz aklanmamış vekillerimiz demokrasimizi temsil ediyor ve bizim yaşamımızı düzene sokacak, çocuklarımızın geleceğini etkileyecek kanunların yapımında rol oynuyorlar! (Bu suçların nitelikleri ve çoğunluk gibi nicelik ifadeleri meclis kayıtlarından kopyalanmıştır!!!)

Dokunulmazlık, sadece meclis çatısı altında ifade özgürlüğü sağlayan bir kural olmalıdır. Bunun dışındaki suçların soruşturma ve davaları vekillik süresince ertelenerek zaman aşımına bırakılmamalıdır. Bu hem davacıların mağduriyetini artırır, hem de davalının sırtında bir kambura yol açar. Seçime giren adayların mahkemeleri sonuç alınıncaya kadar kesintisiz devam etmelidir. Aday bu süreç içinde milletvekili seçilirse, vekilliği askıya alınmalı, ancak aklandıktan sonra meclise girebilmelidir. Dava belli bir sürenin üzerine uzadığı takdirde, aynı partiden bir sonraki sırada bulunan aday onun yerine geçebilir. Böylece dürüstlük ve kanunlara saygı ödüllendirilmiş olur. 



YASAMA, YÜRÜTME, YARGI

Devlet yönetiminde genel bir kural olarak Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinden oluşan üçlü kuvvet ayrılığı ilkesi temel alınmıştır. Yasama organı TBMM'dir. Yürütme organı cumhurbaşkanı ve bakanlar kuruludur. Yasalara bağlı olarak ülkenin ve hükümet icraatlerini gerçekleştir. Yargı ise yürütmeyi denetleyen ve vatandaşların yasal haklarını kanun önünde koruması için çalışan erktir. Bu üç unsur birbirini devamlı olarak denetler. Birbirinin sahasına girmez. Amaç demokrasidir. Halkın huzuru, güvenliği ve refahıdır. Teorik olarak herkesin kolaylıkla sayabileceği bu özellikler kağıt üzerinde gayet iyi durmakla beraber, pratikte işler nasıl yürüyor, ona bakalım. Bu konunun en yoğun şekilde gündemimize oturması ve tartışılması "anayasa" referandumu sırasında gerçekleşti. "Demokrasi" için bir takım değişiklikler yapılacaktı ve bunların bir kaç tanesi de yasama, yürütme ve yargı erklerini ilgilendiriyordu. Sorun yoktu. Demokrasi gelecekse eğer, boynumuz kıldan inceydi...

Fakat gerçekler neydi? Gerçekten sorun yok muydu? Ya da bir takım sorunlar mı ortadan kaldırılmak isteniyordu. Evet referandum yapıldı, değişiklikler gerçekleşti ve hemen ilk bir iki ay içinde esas değişikliklerin, iktidar için (muhtemel) sorunların ortadan kaldırılması amacını taşıdığı anlaşıldı.
 
Şimdi, lafı uzatmadan, yeni anayasa taslağı oylanmadan önce yazdığım (başlıklar; anayasa referandumu ve referandum sonrası ) notlardan alıntılar yaparak başlayacağım:
  • Madde 159... Bu maddedeki tuzak bence bakan ve adalet müsteşarının yetki sınırları. HSYK'nın adalet bakanının istemediği bir kararı alabilmesi mümkün olacak mı? Bence olmayacak. Adalet bakanı ve müsteşarı istedikleri savcı hakkında soruşturma açtırabilecekler. Tamamen siyasallaşmaya yatkın bir kadrolaşma! Ayrıca "erklerin ayrılığı" prensibiyle de çelişiyor.  Diğer taraftan, cumhurbaşkanı tarafından atanan ilk 4 üyenin ne kadar gerekli.olduğunu da anlamadım. Bu kurulda bir iktisatcı veya yöneticinin ne işi olabilir? Zaten siyasi ağırlığı temsil eden adalet bakanı ve müsteşarı var. Neden cumhurbaşkanı her kuruma karışmak zorunda? Başkanlık sistemine hazırlık mı? 
  • ...12 Eylül anayasası temel olarak, rejimi korumak bahanesiyle, yasaklarla dolu, devlet otoritesini ve bürokrasiyi bireysel özgürlüklere hakim kılan bir anayasadır. İnsan değil, devlet odaklıdır. Siyasi partiler üzerindeki baskılar, seçim sistemi, barajlar, YÖK, dokunulmazlıklar, işci ve emekçi haklarındaki sınırlamalar hep bu anayasanın sonuçlarıdır. 
  • ...Dolayısıyla anayasanın temel karakteri, hangi parti olursa olsun, istikrar (bu da diğer bir aldatmaca) adı altında, tek parti otokrasisine yol açacak, halen içinde yaşadığımız bu durumun sakıncaları giderek derinleşecek, içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. 
  • Yeni taslak, çoğunluğu elinde tutan partiye (bu parti şimdi AKP'dir, uygulanan baraj sistemi, seçim sistemi  devam ettiği sürece yarın bir başka parti olacaktır) büyük olanaklar sağlamakta, yargı denetimi zayıflamakta, bir anlamda bürokratik egemenliğini pekiştirmektedir. Azınlık, çoğunluğa karşı korumasız kalmakta, hukuk siyasetin etki alanına girmektedir.
Yazımın en başında çözüm önerilerimi yazacağımı söylemiştim. Çözüm; yeni bir anayasa! 
Yeni bir anayasa yazmak, eskisine yamalar eklemekten daha kolay olacaktır...


Şimdi de son 15 gün içinde yayınlanan bazı gazete haberlerinden alıntılar yaparak referandum sonuçlarının günlük hayatımıza yansımalarını görelim:
  • Bir devlet bakanı ve Ergenekon; …bunların hiç eylemi yok, bunlar oturup konuştular demek olmaz. Zaten bunların eylemi olsaydı yargılamayı onlar yapacaktı…Yorum (İG); İşsiz ve yoksul insanların suç işleme olasılığı yüksek olduğuna göre onları da toplayıp sağ ellerini şimdiden keselim (mi?) 
  • Bir diğer devlet bakanından TV dizileri üzerine; …cezayi müeyyidelerle, yeni cezalarla bu işi önleyemezsiniz… ; içinde sivil toplum kuruluşları, dernekler, kanaat önderleriyle şikayet sahibi vatandaşların da görev alacağı sivil inisiyatif, bu konuda ilerleme sağlayabilir. Kamuoyunun hassasiyetlerini baskı unsuru olarak yayıncıların üzerinde hissettirecek bir inisiyatif de başarılı olur… Biz bakanlık olarak sekreterya görevi yapacağız…Yorum (İG); sivil inisiyatif, STK vs diyerek toplumcu havası verilen mekanizmanın aslında hükümet kontrolünde bir linç aracı olacağı çok açık. Kanaat önderi de mahallemizin imamı filan olsa gerek!!! 
  • Bir başbakan; "başörtüsünü ulemaya sormak lazım!" Yorum (ulemadan birisi, bir din adamı); "ben bu tür konuların diyanetten görüş sorularak çözüme kavuşturulması değil, özgürlükler paketi olarak çözülmesi gerektiğini söyledim. Dini bir konuda yasal düzenleme yapılırken, diyanetin görüşünün sorulması laiklik ilkesine aykırıdır. Örneğin alkol kullanmak günahtır. Ama içkinin hangi durumlarda suç olacağı siyasetin işidir."
  • Ve yorumu kendi içinde olan haberler:
    • Bir savcı; …istihbarat amacıyla yapılan telefon dinlemeleri mahkemelerde delil olarak kabul edilmeli… 
    • Bir mahkeme; 18 üniversite öğrencisi bir yıl üç ay hapis cezasına çarptırıldılar. Suçları; okullarında (İTÜ) basın açıklaması yaparak başbakanı protesto etmek!…
    • bir rapor: TMMOB Şehir plancıları odası İstanbul Şubesinin hazırladığı 3. köprü projesi değerlendirme raporu. Bu raporda projenin ulusal ve uluslararası hukuka aykırılıkları, geçiş yollarının yer alacağı bölümlerle ilgili sit kararları var. Fakat yapacak fazla bir şey yok. Anayasadaki değişiklikler Danıştay faktörünü de ortadan kaldırmış durumda.
    • Bir siyasi parti; Bir dizi yolsuzlukla ilgili "deniz feneri" davasında kuryelikle suçlanan RTÜK başkanının yargı karşısında hesap vermesini engellemek için yasa teklifi hazırlayan iktidar partisi, Hrant Dink cinayetinde MİT görevlilerinin ihmali ya da sorumluluğu olup olmadığının araştırılması istemine onay vermedi.
Türkiye'de demokrasi anlayışı, uygulamaları ve yasalar ile ilgili diğer (tuhaf) haberleri, öğrendikçe bu yazının (demokrasinin engelleri) sonuna ekleyeceğim. İleride yazacak haber bulamamak dileğiyle...

Haberlere devam:
  • Hükümet tabiat ve biyolojik çeşitliliği koruma yasası ile yapamadığını, yenilenebilir enerji kaynakları yasasını değiştirerek gerçekleştirdi. Yasa ile milli parklar, doğayı koruma alanları, özel çevre bölgeleri ve su koruma alanları, hidroelektrik santralleri gibi enerji yatırımına açıldı (7 ocak 2011)
  • İslamcı çevrelerde sözü dinlenir bir ilahiyat profesörü (HK); Demokrasi ve islam arasında uyuşma ve uzlaşma olamaz... bunlardan biri varsa diğeri en azından tam uygulama bakımından yoktur... bu sebeple eğer böyle bir düzende yaşamak mecburiyeti varsa müminler, inanç ve telakkilerini muhafaza ederler, uygulamayı ise imkan dahilinde yaparlar... (Yeni Şafak, 9 Ocak 2011)
  • Başbakan, Kars'ta yapılmakta olan "insanlık anıtı" için ucube dedi, ve kaldırılmasını istedi... görüşülmekte olan RTÜK yasası kesinleşirse istediği TV programını da yasaklatabilecek...
  • Mersin Nevit Kodallı Güzel Sanatlar Meslek Lisesi'nde kız-erkek öğrencilerin 45 santimden fazla yakınlaşmaları yasaklandı (2010-2011 eğitim yılı başı), yemekhaneler ayrıldı. Not: Mersin doğumlu Nüvit Kodallı opera ve bale müziği bestecisidir
  • Elazığ belediyesindeki yolsuzluk iddialarına içişleri bakanı "yok"diyor, soruşturmaya da gerek olmadığını söylüyor (2010 sonu). Bir savcı "var" diyor, danıştaya başvuruyor. Sonuç: meğerse varmış!!

10 Ekim 2010 Pazar

Cevapsız sorular

  • Başkalarının çizdiği çizgiler dışına taşamıyorsa düşünceler, ilkokuldaki çizgili defterler midir sebebi?
  • İki çizgi arasına yazmaya zorlanan çocuklar, büyüyünce, başkalarının çizdiği çizgiler içinde mi yaşarlar?
  • Düşlerimiz sonsuzlukta dolaşırken, düşüncelerimiz neden çitlerle çevrili?
  • Hangi cerrah kesebilir, düşleri besleyen kan damarlarını?
  • Tek tip mi düşünür insanlar, tek tip giyinince?

23 Eylül 2010 Perşembe

KARİBU KENYA!


Eylül, 2010

Tekrar Kenya'dayım. 
Şehir Planlama derdiyle maruf dünya milletinin (gavurca adı; ISOCARP olur) bu seneki kongresinin Nairobi'de yapılacağını duyar duymaz Zeynep'in yanına refakatçı yazıldım. Beşinci büyüğü görmem lazım! Notlarımı karıştırdım. Kenya'ya tekrar gitmem için daha bir sürü sebep buldum (!). Maasai Mara, Mara nehri, Nakuru gölü, gergedanlar, pembe flamingolar, Karen Blixen...

Karen! Nairobi'de geniş bir bölgenin adı Karen. Bu isim "Out of Africa" isimli romanın Danimarka'lı yazarının anısına konulmuş. Yazılarında Isak Dinesen ismini kullanan Karen Blixen İsveç'li bir baronla evlendikten sonra 1914'te buraya gelmiş, kahve plantasyonlarını kurmuş, belli ki iyi de para kazanmış. Karen kafasına iki şapka üstüste takarmış. Sebebi de Afrika sıcağının insanı aptallaştırdığına inanmasıymış. Afrikalıların ona gösterdikleri saygı karşısında onların yerine ben aptallaştım!

Karen 1931'de memleketine dönmüş. Romanını Danimarka'da yazmış ve bir uçak kazasında ölen sevgilisiyle (Denys Finch Hatton) yaşadığı büyük aşkı anlatmış. Kenya'lılar evini müze olarak korumuşlar (Bogani House). Fakat evin içindeki hemen bütün eşyalar, yaptığı resimler, yerlerdeki hayvan postları dahil, yakınları tarafından Danimarka'ya götürülmüş. Evi gezerken rehberimiz hemen her eşya için aynı ifadeyi tekrarlıyor: "real but not original!" Bununla beraber, bu orijinal olmayan şeylerin fotoğrafını çekmek yasak! Buna rağmen çaktırmadan çekenler oldu :)) Sebep; tüm telif haklarının filmi çeken şirkete ait olmasıymış. Bitmedi, film bu evde çekilmemiş! Daha ileride bir stüdyo ev inşa edip filmi orada çekmiş, sonra da kaldırıp götürmüşler. Peki öyleyse biz ne için para ödedik? anlamadım. Bunu rehbere söyleyince kıkır kıkır güldü...

Karen Blixen isminden Kenya'lı dostlarımız da epeyce yararlanmış. Nairobi'de Karen bölgesi, Karen caddesi, Karen kahve bahçesi, her tarafta Karen var. Özellikle kahve bahçesi çok şık ve Nairobi'nin görülmeye değer köşelerinden birisi. Bu arada sevgilisi de unutulmamış. Batı Tsavo bölgesinde "Finch Hatton" adını taşıyan çok güzel safari otelleri var. Meraklısına not...

Evin bulunduğu araziden bakınca, uzaklarda, "Rift" vadisinin bir kenarını oluşturan "Ngong Hills" görülüyor. Swahili dilinde yumruk gibi bir anlamı varmış. Sıkılı bir yumruğun 4 kemik çıkıntısı gibi gözüktüğü için bu ad verilmiş. Dağın Rift vadisine bakan doğu yamacında bir yerde, Finch Hatton anısına dikilen bir anıt varmış. Karen, sevgilisine kavuşma umuduyla günlerce bu tepelere bakıp uçağının geri dönmesini beklemiş. Ekonomik açıdan çok kötü bir dönem yaşarken, bir de bu ölüm haberiyle yıkılmış, Danimarka'ya dönmüş, sifiliz, anoreksiya filan derken ölmüş gitmiş. Bu acıklı hikayeyi tekrar dinlemek Zeynep'i de beni de susatmıştı. Karen'in kahve bahçesi evden 800 metre kadar uzaktaydı. Karen'in kahvesini içmeden olmaz deyip, taksiye atladık ve bahçeye gittik. İyi ki gitmişiz.

Karen'in kahve evi denen yer, orijinal olarak av/çiftlik evi olarak kullanılmak üzere 1906 yıllarında yapılan tarihi bir "Swedo" evi. Buraya daha sonra, 2008 yılında bir de Grogan/MacMillan malikanesi getirilmiş. Getirilmiş diyorum, çünkü ev aslında Nairobi'de başka bir yerdeymiş. Yıkılacağı anlaşılınca korunmak üzere, tuğla tuğla buraya taşınmış. Bu Grogan (aslı Ewart Scott Grogan), Kenya'nın Churchill'i, veya "Bwana Chui", Türkçesi "Leopar" isimleriyle de anılıyor. Bahçedeki leopar heykelinin anlamı buradan geliyor. 1886'da Afrika'ya gelip meşhur Cecil Rhodes ile birlikte çarpışmalara katılmış. Kısaca biraz manyak bir tarafı olan bu Leopar Bey, ayrıca müstakbel kayın pederini etkilemek için Cape Town'dan Kahire'ye kadar yürüyerek gitmiş! Bunu duyunca müstakbel damatlarımın haline acıdım. Beni de etkilesinler bakalım!

Uzun lafın kısası Avrupalılar sırayla gelerek burayı iyice sömürmüşler. Sömürü halen de devam etmekte... Geçtiğimiz yıllarda Kenya'nın yeni hükümeti çiçek ihracatıyla ilgili bir ayarlama yapmak isteyince, buralarda yetişen çiçeklerin satış haklarının 99 yıllığına Hollanda'lılara verilmiş olduğunu ve bunun değiştirilemeyeceğini öğrenmişler. Kısacası "flying dutchman" durumu!!

Gelelim İtalyanlara! onlar da şöyle bir dolanmışlar ortalıkta. Özellikle 2. Dünya Savaşında Libya ve Somali derken buralara gelmişler ve Maasai Mara bölgesine giden yolu yapmışlar. Tabii ki meccanen değil! Kenya bağımsızlığını kazandıktan sonra bile (1963) yol üzerinden gelir sağlayacak bir anlaşma yapmışlar.

Maasai Mara ve Kenya denilince esas patrondan bahsetmeden olmaz: UK!


Nairobi, Maasai dilinde "soğuk su" anlamına geliyor. İngilizler, Mombasa-Kampala demiryolu üzerinde bulunan bu bölgedeki Maasai yerlilerini bir şekilde uzaklaştırıp, burayı önce depolama yeri, sonra kolonyal yerleşim merkezi ve İngiliz Doğu Afrikası'nın başşehri yapmışlar (1907). Bu olayların içinde devamlı olarak, İngiltere'nin ilk başbakanının soyundan gelen Baron Delamere yer alıyor. Delamere 1903'ten itibaren uzun süre buralarda toprak sahibi olmak üzere uğraşmış. Üçüncü denemesinde, tarım yapmak üzere 400 km2 araziyi 99 yıllığına kiralamış (Equator Ranch). Yıllık kirası sadece 200 Pound!! 1906'da 800 km2 daha satın almış. 1963teki bağımsızlıkla Delamere saltanatı kısmen sonlanmış. Delamere caddesi Kenyetta (ilk cumhurbaşkanı) Caddesi olmuş. Heykeli de kaldırılmış, başka yere taşınmış. Fakat arazi için bir şey yapamamışlar. Maasailer arasında, onların topraklarını "çalan" adam olarak yergiyle anılıyor.

Nakuru gölünden Nairobi'ye dönerken yolun solunda ne varsa herşeyin üzerinde "Delamere" yazısını okuyunca merak edip şoförümüze sormuştum. Yazdıklarımın çoğunu o anlattı. Sustuğunda Delamere toprakları hala bitmemişti.

İki yıl üstüste neden Kenya'ya gittiğime gelince, cevabı bu fotoğrafta...

15 Eylül 2010 Çarşamba

GANİMET

Sportif başarılardan sonra dikkatimi çeken bir şey var. Primler açık artırmaya çıkıyor, zam üstüne zam yapılıyor. Bunu geçen hafta Dünya Basketbol Finali sonrasında yaşadık. Federasyon tarafından saptanan prime, sayın Başbakan kendi keyfine, ulufe dağıtır gibi zam yaptı. Adam başı 500 bin TL! Buna benzer bir olay 2001 Dünya Futbol şampiyonası sırasında da olmuştu. Tek farkı orada futbolcuların vadedilen prime ek olarak "cip" pazarlığı yapmalarıydı. Federasyonun vereceği prim zaten epeyce yüksekti, fakat eğitim seviyesi yüksek diye övündüğümüz hiçbir basketçi bu yeni fırsata hayır demedi. Hatta başbakanla olan görüşmelerinde bunu ima da ettiler.

Ben federasyon başkanı olsam milli takımların formasına reklam bile almam. Primlerle bu şekilde oynayarak diğer branşlardaki başarılı sporcuların motivasyonunu bozmam. Futbolcu veya basketçi olsam milli takımda oynamanın onurunu hiç bir prime değişmem. Beklerdim ki basketçilerimiz bu ek primin okul seviyesinde spor yatırımlarına yönlendirilmesini sağlasınlar veya para yerine Efes Pilsen Basketbol Kulübünün sportif faaliyetlerinin devamını istesinler. Biliyorsunuz bira içiminin özendirildiği görüşüyle bu kulübün faaliyetleri durdurulmak üzere. Efes Pilsen, 1996 Yılındaki başarısıyla kulüpler seviyesinde Avrupa'da şampiyonluk kupası kazanan ilk ve tek kulüp olma özelliği dışında, bir sürü sportif ve kültürel olaya sponsorluk yapan çok yönlü bir kurum. 

Bir spor yorumcusu Türk milli futbol takımının oyun karakteri olmadığını yazan ve söyleyen spor yorumcularına karşı çıkarak "bizim futbol karakterimiz var; yenilgiyi kabul etmemek ve sonuna kadar savaşmak" dedi. Bu açıklama taşları yerine oturttu. Sporcularımızın savaşcı özelliklerini hem futbolda hem de basketbolda gördük. Savaşcı karakter ganimet paylaşımında da kendini gösterdi. Eh, ne yapalım? Ortada savaş varsa, ganimet de olacak!


Çıkan sonuçlar:

1. Yunanı tekrar denize döktük (dağ başını duman aldı...)
2. Avrupayı titrettik (duy sesimizi...)
3. Biz zaten küçük amerikaydık, abimize saygıda kusur etmedik.
4. Padişahın lutfuna mazhar olduk
5. Ganimeti kaptık.
6. Benden federasyon başkanı olmaz.

14 Eylül 2010 Salı

ANAYASA REFERANDUMU SONRASI

Hava gene bulutlu. Nereye gitsek tepemizde bir bulut. Gitmesek de bulut. Yağmur yağdı diyelim, gene bulut! Şöyle bir çekilse de etrafı görsek! Günlük güneşlik, içimiz açılsa! Yok, olmaz... İlle de bulut!.. 

Bu da bitti.
Gördük ki kahvenin rengi,
kokusu kadar cazip gelmiyormuş insanımıza…

Başka neler gördük:
CHP’nin peynir gemisi olduğunu,
AKP’nin her türlü dalgaya dayanıklı bir taka olduğunu,
MHP’nin kıyıya bağlı bir balık-ekmek teknesi olduğunu,
BDP’nin ise nükleer bomba taşıyan bir denizaltı olduğunu gördük.

Peki, sonra neler göreceğiz?
CHP’nin bilmem kaçıncı kez kızağa çekileceğini,
AKP takalarında ağların ipekle örüleceğini,
MHP’nin balık-ekmek yerine naylon bayrak satacağını,
BDP’nin bombayı suya bırakıp, İmralı’dan yolcu taşıyacağını
ve de
beyazın her zaman “yeni bir sayfa” anlamına gelmediğini göreceğiz.

5 Eylül 2010 Pazar

Bugün yazılmış gibi güncel!

Gazetelere ve özellikle köşe yazılarına baktığımda sık karşılaştığım bir ifade şekli var: Sanki bugün yazılmış gibi güncel! Bazı yazarlar 3-5 sene önceki yazılarını tekrar köşelerine taşıyıp, yeni yazı yazma derdinden kurtuluyorlar. Nedir bu, veya nelerdir bu konular, seneler geçse de dönüp dolaşıp yeniden önümüze gelen?

Terör, irtica, trafik sorunları, yolsuzluklar, hazine soygunları, seçim barajları, başörtüsü, insan hakları, dokunulmazlıklar, işsiz gençler, üniversite mezunu çaycılar, barış için yapılan savaşlar, kayıplarını arayan anneler, oğlunu terör örgütüne kaptıran anneler, İran mı olacağız? Malezya mı olacağız?...

Her türlü media aracını izlerken, başka ülkelerde bir tanesinin bile gündemi alt üst edeceği onlarca sorun mitralyöz ateşi gibi üstümüze üstümüze gelir. Her televizyon açışımız yeni bir endişe ve umutsuzluk kaynağıdır. Kendi aramızda konuşurken küfredip rahatlamaya çalışır, bir kuzey veya orta Avrupa ülkesinde olmayı özleriz (kısa bir süre için). Haberlerde okuyacak yeni bir şey bulamayıp, çıktığı ağaçtan inmeyi beceremeyen kediyi kurtarma operasyonu (bizde o da vardır, fakat genellikle ağaçlar değil de lögar çukurları, kuyular, havuz delikleri söz konusudur, kediler yerine de çocuk, at, araba, kurbanlık boğa aklınıza ne gelirse o!) veya kutuplardaki ısının kaç derece yükseldiğinden bahsedilen sıfır problem bir ülkede...

Hep daha fazlasını, daha iyisini istediğimiz için mi, bize hiç bir şey değişmiyor gibi geliyor? Bir gelişme, bir değişim var da biz mi farketmiyoruz? Varsa hangi yöne doğru? Politikacılar değişime direndikleri için mi sorunlarımız değişmiyorlar? Bir filozofun dediği gibi; değişmeyen tek şey değişimin kendisi ise neden bunca zaman kaybediyoruz? Keşke, bugün yazılmış gibi güncel olan şeyler sadece bir anı olsaydı. Bu konuların her gündeme gelişinde yazarlar aynı şeyleri tekrarlamak zorunda kalmasalardı ve eskinin yazıları sadece arşivlerde kalsaydı.

20 Ağustos 2010 Cuma

GÖKÇEADA

17 Ağustos 2010


Adada olmak, vapurda olmak gibidir. Denizin ortasında, bir yere gitmeyen, en derin sularda demirlemiş bir vapur! En sıcak günde bile serin bir tarafı vardır. Geceleri daha yıldızlıdır. Açık deniz seyri yapan bir gemideymiş gibi, hangi yöne dönseniz yıldızları görürsünüz. Adalı olmak da farklıdır, bir yaşam tarzıdır. İçindeyken karaya ne zaman çıkacağız derler, karaya çıkınca da vapurda olmayı özlerler. Rahattır adalılar. Tek aceleleri son vapura yetişmektir.

Evet, Gökçeada'dayım ve Son Vapur'dayım. Sağ elimde rakı bardağı, tabağımda sargos balığı, kenarında britane diye tuhaf bir ot, tereyağında karides, nar gibi kalamar halkaları, solumda paylarını bekleyen kediler, üstümde dolunay, karşımda karım, hafif bir esinti, biraz ileride kırmızı ve yeşil yanıp sönen deniz fenerleri...

Bu sefer de o günün şerefine içtik.

Balıkçı Arek'in yeri, Kaleköy sahilinde bir balık lokantası, ismi; Son Vapur! Neden? diye (cahilce) sorduğumda elini şöyle bir kaldırıp, denize doğru uzatarak, son vapur işte, adalının başka ne derdi olur? Kalktı mı, kalkmadı mı, yetiştik, yetişemedik falan derken, buraya da yanımızda getirdik! dedi... Bir kere daha sevdim adalı olmayı.

Yemekten sonra hediyelik eşya satıcılarını şöyle bir dolaşıp mendirekte yürüdük. Yeşil deniz fenerine sırtımızı verip, tam Adil Bey'in (pansiyoncumuz) tavsiyesine uygun bir şekilde, ayın batışını izledik. Gündüzün yorgunluğu, gecenin sessizliği, üzerimize çöken ağırlıkla motele döndük, tansiyon ilaçlarımızı yuttuk ve yattık. Güzel bir gündü.


18 Ağustos


Keşif seferine hemen arkamızda yükselen İmroz kalesinden başladık. Kaleyi fazla anlatmayacağım. Yazacağım her yeri "çok güzeldi" parantezine alabilirsiniz. Kaleden inen yolda, aynı sokakta, hemen her evin üzerinde ayrı bir sokak tabelası vardı. Serap hanım çıkmazı, Suzan hanım sokağı, Aşkım hanım sokağı gibi. Tabelalara bakarak inerken yolun kenarında eski bir kilise, güzel bir çeşme ve Mustafa'nın Kayfesi'ni bulduk. Bulduk ki ne buluş! Çınarların gölgesinde, Rum evlerinden geri kalan yıkıntıların arasında tahta masa ve iskemleler, bir taraftan kuşbakışı yemyeşil bir ova ve mis gibi dibek kahvesi... Hele o masa örtüleri! (Bu geçişi lafı dolandırıp, jalenin sahip olmak için her şeyi göze aldığı masa örtülerine getirmek için yazıyorum). Sonunda Mustafa'lar bir örtüyle kurtulabileceklerini anlayınca verdiler gitti...

Dönüş yolunda arkamızdan esen rüzgar çınar yapraklarının sesini ve dibek kahvesinin kokusunu taşıyordu...


Serinlik duygusu bir müddet sonra yerini sıcağa bıraktı. Tam deniz zamanıydı! Güneye Kefaloz koyuna doğru uzandık. Havada, bir o yana bir bu yana gidip gelen paraşütler çok uzaktan dikkatimizi çekti. Koyun kumsalında onlarca genç insan ya karavanla gelmişler ya da çadırlarını kurmuşlar, paraşütlerinin peşinden uçmamaya çalışıyorlardı. Keyif aldıkları kesin, fakat bizim için fazla sıcaktı ve tek bir gölge yer bile yoktu. Mayolarımızı giyip denize girecekmiş gibi yaptıktan sonra, fazla oyalanmadan arabaya kaçtık. Ver elini Aydıncık plajı...


Aydıncık plajı, kenarında korunacak, bir şeyler atıştıracak yerler olan gayet uzun bir kumsal. Kumsal aynı şekilde denizin içinde de devam ediyor. Hoş tarafı, ortadaki kumsalın bir tarafında deniz, diğer tarafında ufak, sığ bir göl bulunması. Bir çeşit tuz gölü. Adı tuz gölü, dibi de balçık olunca, konu hemen balçığın nimetlerine ve cildi ne kadar güzelleştirdiğine bağlanıyor. Etrafta aç balıkçıllar ve çamura sıvanmış hatunlar dolaşıyor. Biz şöyle uzaktan bakıp geçtik. Tam Burhan beyin dediği gibi; sizin ne ihtiyacınız var Nakiye hanımcığım! (Dekor Gökçe Motel, sahne bir; Burhan bey her zamanki baş hareketiyle saçlarını geriye atar, gözlerini kısar, delici bakışlarıyla Nakiye hanımı en hassas yerinden yakalar! Bu sahnede Nakiye, Jale veya Jale, Nakiye hanım oluyor, Burhan da pansiyon sahibi...)


Diz boyundaki bu gölde acemiler sörf çalışırken, daha deneyimli olanlar deniz tarafını kullanıyorlardı. Baktık ki bizim gibi emeklilere yer yok, biz de kıyıdan kıyıdan yürüdük. Deniz o kadar sıcaktı ki insan suya girdiğini bile hissetmiyordu. Tam da romatizmalarıma göre! Üzeri hasırlarla örtülmüş, gazinomsu bir yerde park edip deniz-çay-deniz-çay-köfte-deniz-çay-deniz keyfi yaptık. Düşüp de kalkamayan sörfçüleri seyredip, adamın teki gitti de gelemiyor diye ortalığı telaşa verdik! Meğerse balık adammış, biz ne bilelim? Ancak o kadar gördük!



Öğleden sonra eskiden kalma, yuvarlak, iri taşlı köy yolunu tıngır mıngır tırmanarak (dönüşte arabamı satacağım) Zeytinliköy'e geldik. Adada tüm köyler yüksek yerlere ve adanın iç taraflarına bakan yamaçlara kurulmuş. Deniz tarafından bakan korsanlar görmesin, tarım yapılan ovalık alanlara kolay ulaşılabilsin diye. Köyün tamamı 35-40 dakikada gezilebilecek büyüklükte. Girişteki kilise pazartesi günleri kapalıymış. Zeytinliköy hakkında broşürlerde anlatılan her şey köy meydanında toplanmıştı. Meydan dediğim, 4-5 dükkanla çevrili bir yol ağzı. Madamın Kahvesi, Panayot ve Orhan Karatay'ın kahveleri, tatlıcı Hristo, biraz ileride de ufak bir çamaşırhane vardı.


Dışarıdan bakınca en güzeli Madam'ın kahvesiydi, fakat madam evde yoktu (!). Kahvesinin önünde elini çenesine dayamış oturan Orhan efendi acıma duygularımızı canlandırdı ve onun kısmeti olmaya karar verdik. Naylon örtülü üç masadan en kenardakini seçtik, oturduk. Sakızlı muhallebilerimizi söyledik. Karşıdaki Panayot, Bartholomeos'un dayısı filan mı ne oluyormuş, bir şekilde Rum'lardan yolunu bulur diye düşündük. Yüzyıllık berber koltuğunu da gördüğümüze göre, mesele kalmadı! Dibek kahvemizi içerken, bizim kahvehanenin de sıradan bir yer olmadığını fark ettik. Burayı özel yapan şey, uğrayıp kahve içen, sonra da kırk yıllık hatırını duvarlara işleyen yolculardı. Duvarlardan en arkada olanı, ufak kağıtlara yazılmış her çeşit dilek ve tekrar geleceğim mesajlarıyla kaplanmıştı. "...tekrar gelmeyeceğim" mesajları da demokrasi ve azınlık hakları açısından çok önemliydi!

"Geçirdiğim en kötü tatil, kocam sağolsun..."

Diğer duvarda anı fotoğrafları vardı. Hani dilek tutmuşlar da, dilekleri yerine gelince geri gelip adaklarını yerine getirmişler gibi...


Sonra kasabanın çıkışına doğru yürüyüp, yokuşu çıkarken dikkatimizi çeken Evstratia'nın Ciciria evini bulduk. Bizi kapıda Ege karşıladı. zavallı Ege! Yalnızlıktan bunalmış, kafese kapatılmış bir kuş gibi yoldan geçen herkese takılıyor, merhaba, nereye gidiyorsun? nereden geliyorsun? Cevap alamasa da vazgeçmiyor; hey, nereye gidiyorsun? Sonra korktuğum başıma geldi ve tüm ilgisini bana yöneltti. Neyse ki manzara muhteşem, ev sahiplerimiz latif, Ciciria da gayet leziz (üzerinde zeytinyağı, nane ve kekikle karışık taze keçi peyniri bulunan, fırında pişirilmiş bir çeşit pide). Ege dahil, her şeye katlanabilirim... Vişne ağacı altında buz gibi "vişinada" içmek de hediyesi!


Oradan Tepeköy'e geçtik...


1964 ve 1975 yıllarında terk ettiklerinde Agridia'ymış köyleri. Dönüşleri, Meryem ana panayırı için, Tepeköy'e olmuş. Aya Dimitri tepesinin bir yanında, 625 yaşlarında olduğu söylenen çınarın az berisinde, Ege'yi seyrederken tanıştık onlarla. Karşıda, hayal meyal, Semadirek adası görünüyordu. Gençler piknik modunda, yaşlılar hüzünlü bir sükunet içindeydi. Eskiden de akşamüstleri gün batımını seyretmeye buraya gelir, ateş yakar, içki içerlermiş. Bizim acele edişimiz de güneşi yakalamak içindi, fakat hayal kırıklığına uğradık. Güneş battığı için değil, güneş denizin üzerinden batmadığı için. Belli ki başka bir mevsimde denizin üstüne rasgelecek! Dönüş yolunda, diğerlerine katılmak üzere yürüyen genç-yaşlı insanları gördük, hepsi adalı Rumlardı. Köydeki evlerini süpürüp temizlemişler, gün batmadan önce Çınaraltı'na yetişmeye çalışıyorlardı.


Barba Yorgo'nun adaya dönüşü onlar için bir işaret olmuş, her sene gelmeye çalışıyorlarmış. Türkçeyi de unutmamışlar. Böylesine uğramak iyi ama devamlı kalmak isterler mi bilmiyorum. Çünkü hiçbir şey onların bıraktığı gibi değil. Ayakta kalan çok az sayıda ev var. Fakat birkaç işaret var: evlerin önemli bir kısmında onarım çabası var ve bir okul açmak istiyorlar. Barba Yorgo'nun tavernası ise (şimdilik) banttan müzik çalınan bir kır gazinosu. Manzarası ise müthiş; hemen dibinde sıra sıra üzüm bağları, uzakta küçük bir gölet ve yemyeşil tarlalar. Agridia da "küçük tarlalar" demekmiş zaten...


Akşam hava kararırken Kaleköy'e döndük, Jale'nin vicdan borcunu ödemek üzere Mustafa'nın kayfesine tekrar gittik.


19 Ağustos

"Bornova Anadolu Lisesini kazanacağım. Sonra çocuk doktoru olacağım. Boş zamanlarımda bu köyü ziyaretçilerine anlatmaya devam edeceğim" Dereköy'lü Handan!

Türkiye'nin en batı ucunu, İnce burun ve Gizli Limanı, Marmaros şelalesini görüp bir yerlerde de denize gireriz diye yola çıktık. Dereköy'ün önünden geçerken yavaşladım ve durdum. Köye girip girmemek konusunda çok kararsızdım. Ulu bir çınar ağacının altında hediyelik eşya satan çocuklar vardı. Şöyle bir baktım, çok cazip gelmedi, devam ettim. Marmaros'a doğru sapınca orman yolunun kapatıldığını gördük. Birileri bize; köye gidin mesajı veriyordu sanki. Biz de onu dinledik ve geri döndük. İyiki de dönmüşüz.



Handan Kurt çınar altında gördüğümüz çocuklardan birisiydi. 12 yaşındaydı. Bize köyü gezdirebileceğini söyleyince arabaya alıp köye doğru yöneldik. Oraların en büyük çamaşırhanesini, birkaç yıkıntı evi ve büyük bir zeytinyağı imalathanesini gezdik. Gördüğümüz boş evler, sahipleri taşınmış gibi değil, terk edilmiş gibiydi. Dereköy 50'li yıllarda Türkiye'nin en büyük köyüymüş. Şimdiyse sadece 50-60 evde yaşam belirtisi var. 64 olayları, 74 harekatı derken, büyüklerimizin aklına, adayı açık cezaevi olarak kullanmak gibi parlak bir fikir gelmiş. Bu kadarla da kalmamış. Bir gece yarısı kapılar açılmış, tüm mahkumlar adaya salınmış. Savaşta bile kaçmayanlar için adada sığınacak köşe kalmamış. Dolayısıyla köyler neredeyse tamamen boşalmış. Handan'ın babası buraya hapishane gardiyanı olarak gelmiş ve yerleşmiş. Ada, gardiyanlar için de bir sürgün yeri olmuş. Ne onlar, ne de sonradan gelenler adalı olmayı tam olarak benimsemiş.

Handan çok bilmiş edasıyla hem anlatıyor, hem de bizi sınavdan geçiriyordu. Bu evler gardiyanların kaldığı evler, burası çamaşırhane, burası zeytinyağı yapılan yer... Bu alet nasıl çalışır? Büyük taşlar ne işe yarar? Eşek sığacak yer yoksa bu taşlar nasıl döner de zeytinleri ezer? Binsekizyüzlü yıllarda gemiler neyle çalışırdı? soruların sadece bir kısmı. Sınavı geçtiğimizi düşünüyorum. Çamaşırhanenin pis bırakılmasına da çok sinirlendi. Sık sık gidip oraları temizliyormuş. Ayrılmadan önce; buraları bırakıp giden, adalı Rumlar geri dönseler, bu köyler yeniden canlansa ne iyi olurdu değil mi? diye sordu. Ona katıldığımızı söyledik. Oralara gelip gezenler içinde bunu isteyen çok az Türk varmış...


Hoşca kal sevgili Handan!


Ayrılmadan önce bizde iz bırakan 3 Norveçli dostu anmak istiyorum. İlk gün karşılaşıp "hi" ve "by" seviyesinde kaldığımız Nils, kardeşi olan sıcak kanlı, konuşkan Birgitte ve onun "cool" erkek arkadaşı Svein. Ta Norveç'ten yola çıkıp tren yolculuğu yaparak İstanbul'a ve oradan Gökçeada'ya gelmişler. Oslo'ya bu mevsimde çok turist geldiği için (!) onlar da orada kalmayıp bu geziyi planlamışlar. "Meryem Ana" festivalini izlemek için de geziyi adaya kadar uzatmışlar. İyi de etmişler. Konu nereden açıldı bilemiyorum ama, biraz Troy, biraz Poseidon, Odin derken Dumuzi, İnanna ve eski tanrılardan konuştuk. Brigitte kuzeylilerden umulmayan bir samimiyetle bizi Oslo'ya davet etti. Ertesi sabah ayrılırken Svein bir kağıdın üzerine yaptığı karakalem desenin arkasına Norveç'teki adreslerini yazarak bizi uğurladı. Çok hoş bir jestti. Aradan bir ay geçtikten sonra Birgitte'den bir mektup aldım. Kopenhag - Göteborg arasında yaptıkları tren yolculuğunda, Svein'in not tuttuğu günlük kaybolmuş. Anılar, çizdiği desenler, resimler, hepsi... Demek oluyor ki, aşağıdaki çizim Türkiye gezilerinden geriye kalan tek çizim olacak!



TAVSİYE: 3-4 günlük kısa bir tatil için Bozcaada ve/veya Gökçeada'ya gidilebilir. Zevkinize göre. Bir kere daha gider miyim? Evet. Her yıl gider miyim? Hayır.