12 Ağustos 2010 Perşembe

Anayasa referandumu

12 eylül 2010'da anayasamızın bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkındaki kanun teklifi halk oyuna sunulacak. O nedenle önerilen değişiklikleri, sadece popüler ve basında tekrar tekrar yazılan yönleriyle değil, kanunun kendisini okuyarak yorumlamak istedim.

Madde 10. Bu madde kanun önünde eşitlikle ilgili. Yapılacak değişiklik içeriğini çok değiştirmiyor. Yapılmak istenen ilave; kadın ve erkek eşitliği, çocuklar, yaşlılar ve engelliler için koruma ve kollama amaçlı tedbirler alınırken sağlanacak avantajların, eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağı yönünde. Bence yerinde bir düzenleme, EVET.

Madde 20. Özel hayatın gizliliği. Bu maddenin eski halinde, yargı kararı veya kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri olmadan kimsenin üstünün, özel kağıtlarının ve eşyasının aranamayacağı ve bunlara el konulamayacağı yazılı. İlave edilen kısımda; kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı sağlanıyor. Kişi kendisiyle ilgili veriler hakkında bilgi alma, verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme, amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenme hakkına sahip. kişisel bilgilerin gizliliğinin korunması özellikle e-devlet uygulamaları yoğunlaştığında çok önemli, EVET.

Madde 23. yerleşme ve seyahat hürriyeti. Bu maddenin eski halinde, vatandaşlık ödevi (her neyse??) ya da ceza konuşturması sebep gösterilerek hakim kararı olmadan yurt dışına çıkma hürriyeti sınırlandırılabiliyordu. Şimdi suç soruşturması nedeniyle hakim kararına bağlanmış. EVET

Madde 41'de ailenin korunmasına çocuk hakları eklenmiş. Devlet çocuk istismarı, cinsellik ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirler alır. EVET

Madde 53. Bu madde toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkını düzenliyor. Madde 53'te, 82 anayasasına 1995 yılında eklenen ve sendikalar ve üst kuruluşların üyeleri adına yargıya başvurma ve toplu görüşme yapmalarına olanak sağlayan ek maddeye çeki düzen verilmek istenmiş. Fakat bu yapılırken yargıya başvurma hakkı yeni taslağa konulmamış. Memurlar ve diğer kamu görevlileri toplu sözleşme yapma hakkına sahip olacaklar. Uyuşmazlık halinde uzlaştırma komisyonlarına başvurabilecekler. Bu maddenin yeni şeklinde sendikalardan d bahsedilmemiş. Memurların bu toplu sözleşme hakkı var, ama pazarlığın kimler arasında olacağı açık değil. Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir diyor, fakat sendikal haklar belirsiz. Kimlerden oluşacağı belli olmayan Uzlaşma kurulu kararları kesindir diyor, yargıya gitme hakkını elinden alıyor. Bu kurulun "yandaş" olma riski var. Ayrıca grev hakkı da söz konusu değil. Kanun düzenlemeleri ile sendikalar devreye girse bile, grev hakkı olmadığı zaman sendika olayı kağıt üzerinde (güdük) kalır. Devasa sendika binaları ve zengin sendika patronları türer, olan yine işçi ve memura olur. HAYIR!

Madde 69. Siyasi partilerin uyacakları esaslar.
Bu maddeye siyasi partilerin mali denetiminin sayıştay tarafından yapılacağı eklenmiş. Zaten öyleydi, fakat sayıştayın kararı anayasa mahkemesi kararı ile kesinleşiyordu. Ayrıca anayasa mahkemesi partilerin mal edinimlerinin ve gelir giderlerinin kanuna uygun olup olmadığını denetliyordu. Şimdi anayasa mahkemesi bu konuda tamamen devre dışı ve sayıştayın kararı kesin!

Ayrıca parti kapatma ile ilgili uzun bir paragraf eklenmiş. Eskiden Yargıtay cumhuriyet başsavcısı direkt olarak dava açabildiği halde, şimdi dava açılabilmesi için TBMM'de bir komisyonun onay vermesi gerekecek. Komisyon, grubu bulunan partilerin her birinden gelecek beşer üyeden oluşacak (meclis başkanı komisyon başkanı), ve üye tam sayısının 2/3 çoğunluğu ile karar verilecek.

Parti eylemleri açısından ilave cümleler; "meclis çalışmalarındaki oy ve sözler, mecliste ileri sürülen düşünceler ve meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunların meclis dışında tekrarı veya açığa vurması ile idarenin eylem ve işlemleri odaklaşmanın tespitinde gözetilemez" şeklinde. Bir çeşit meclis dokunulmazlığı sağlayan bu madde yerinde. Fakat şu anda uygulamada olan dokunulmazlık sınırlarının aşırı genişliği, milletvekilliği ile hiç ilgisi olmayan adi ve ticari suçları da içermesi beni rahatsız ediyor. Bunun yerine dokunulmazlıkları yeniden ele alan bir madde tartışılsaydı daha iyi olurdu.

Eski maddedeki temelli kapatılır cümlesi yerine sadece "kapatılır" yazılıyor. Temelli kapatılan partiler bir başka adla kurulamaz ifadesi iptal oluyor. Demek ki kapatılan bir parti bir süre sonra yeniden kurulabilecek ve eski adını bile alabilecek. Büyük aldatmacanın yazılı ifadesi! Öyleyse niye kapatıyoruz? Beyanlarıyla partinin kapatılmasına yol açan üyeler de 5 yıl yerine 3 yıl yeni parti kuramama cezası alıyorlar.

Şimdiye kadar parti kapatılmasından dolayı hiçbir demokratik gelişme olmadığını, her kapatılıştan sonra "mağdur" edebiyatı ile yeniden, ve eskisinden daha güçlü olarak ortaya çıktıklarını gördüğüm için; Parti kapatmayı zorlaştıran bu maddeye kısmen EVET, içerdiği aldatmacalardan dolayı kısmen HAYIR. Katılmadığım yönü; milletvekillerinin eylemleri dolayısıyla partinin kapatılması. Bu sadece partinin adının değişmesi ile sonlanan yapay bir sonuç. Bence suçu kesinleşen milletvekili siyasetten 3 yıllığına değil süresiz men edilmeli, parti kapatılmamalı. Diğer yandan bence hepsinden önemlisi; cezaları kesinleşmemiş olsa bile adi suçlardan ve yolsuzluktan yargılanan insanlar, yargı süreci bitmeden milletvekili olamamalı.

Madde 74. Sadece "Dilekçe hakkı" olan maddeye; bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı eklenmiş. Yeni madde ile şikayetleri inceleyen bir kamu denetçiliği kurumu ortaya çıkıyor. EVET

Madde 84. Milletvekilliğinin düşmesi
Burada parti kapatma maddesinde yazılanlar dolayısıyla hükmü kalmayan bir paragraf yürürlükten kaldırılıyor.

Madde 94. Başkanlık divanı
Meclis başkanlık divanı görev süresi tüm yasama dönemini kaplayacak şekilde uzatılıyor. Eski halinde ilk 2 yıl sonunda değişiyordu ve bu durum anlamsızdı.EVET

Madde 125 Yargı yolu
Eski maddede yüksek askeri şura (YAŞ) kararlarına (ilişik kesme vb)yargı yolu ile itiraz mümkün değildi. Şimdi bunun önü açılıyor. Görünüşte olumlu bir intiba uyandıran bu madde bence ileride bazı sıkıntılara yol açabilir. Daha önce irtica nedeniyle olan bazı ilişki kesmelerde başbakanın şerh koyduğunu biliyoruz. Bunlara geçmişe dönük yargı hakkı verilirse büyük bir kısmı askere geri dönebilirler. Asgari şartları yerine getiremeyen bir sürü öğretim elemanının buna benzer şekilde Üniversitelerden uzaklaştırılamadığını ve mahkemeleri bir şekilde kazandıklarını biliyoruz. Aynı şey TSK'da olursa ortalık toz duman olur. Yargının siyasallaştığı bir ortamda; HAYIR

Madde 128 Bu maddede memurun mali ve sosyal haklarına ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır şeklinde bir cümle eklenmiş. EVET

Madde 129 Disiplin kovuşturması ile ilgili olarak eski maddede yargı hükümleri dışında tutulan kınama ve uyarı cezaları da yargı denetimi içine alınmış, EVET

Madde 144, Adalet hizmetlerinin denetimi, eski kanunda adalet bakanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılırken, yeni taslakta bakanlıktan bahsedilmiyor, kanunla düzenlenir diyor Belirsizlik var. Altından çapanoğlu çıkabilir, HAYIR

Madde 145; askeri yargıyla ilgili.
Askeri mahkemeler askere karşı suç işleyen sivillerin davalarına da bakıyordu. Sıkıyönetim durumlarında da yetkiliydiler. Bu durum sivillerin daha başlangıçta davaya 1-0 yenik başlamalarına yol açıyordu. Şimdi savaş hali dışında asker olmayan kişiler askeri mahkemelerde yargılanamıyorlar. Devletin güvenliği, anayasal düzenin işleyişi ile ilgili davalara adliye mahkemelerinin bakması öngörülüyor. Böylece TSK mensupları için özel askeri yargı yetkileri sınırlanıyor, sivil yargı hükümleri genişletiliyor. Bir yandan da halen devam eden Silivri mahkemelerinin yasal zemini kuvvetlendiriliyor. Silivri olgusuna rağmen, sivilleşmeye işaret eden bu durum olumlu, EVET.

Madde 146 Anayasa mahkemesinin kuruluşu
Anayasa mahkemesi 11 asil üye yerine bu taslakla 19 üyeden kuruluyor.
  • 3 üye TBMM tarafından seçilecek; bunların ikisi sayıştay üyeleri, 1 üye ise avukatların göstereceği adaylar arasından olacak,
  • Cumhurbaşkanı 16 üye hakkında kesin kararı verecek. 3 üye yargıtay, 2 üye danıştay, 1 üye askeri yüksek idare mahkemesi üyelerinden olacak. 3 üye 45 yaşını doldurmuş üniversite profesör veya doçentlerinden (branşı belirtilmemiş), 5 üye yüksek tahsilli ve en az 20 yıl kamu hizmetinde çalışmış üst kademe yöneticileri, en az 20 yıllık serbest avukatlar veya anayasa raportörleri arasından, 2 üye yine 45 yaşını doldurmuş ve yüksek tahsil görmüş vatandaşlar arasından seçilecek. 
Tamamıyla tuhaf bir organizasyon! Neresine değineyim? Oturup anayasa çalışacaklar, hukuk öğrenecekler, 45 yaşından sonra akıllarında ne kalırsa, sonuçları ülkenin kaderini ilgilendiren konularda kararlar alacaklar! Bazı ülkelerde uygulanan jüri sistemini anımsatıyor. Tek fark orada kişileri idama gönderebiliyorlar, veya serbest bırakabiliyorlar, burada ülkeyi (hikayelerini dinlediğimiz onlarca yanlış kararı anımsayın). Diğer taraftan her boş üyelik için bir üye bir aday için oy kullanabiliyor. Eski kanunda böyle birşey yoktu. Dernek seçimlerinde bile kaç kişi seçilecekse üyeler o kadar aday için oy kullanırlar. ..Kesinlikle HAYIR!

Madde 147 Üyelerin görev süresi
Anayasa mahkemesi üyeleri oniki yıl için seçilirler. Eski kanunda 65 yaşta emeklilik dışında süresiz bir görev tanımı vardı. Şimdi oniki yıl! Kısaltılmış gibi gözüküyor ama neden bu kadar uzun bir süre? Ancak öğrenirler diye mi, yoksa şimdi üyeleri istediğimiz gibi ayarlarız, sonra da rahat ederiz diye mi? HAYIR!

Madde 148 görev ve yetkileri
Yenilik olarak (normal kanuni yollar tüketildiği takdirde) bireysel başvuru hakkını getiriyor. Ayrıca eskiden yüce divan kararları kesindi, şimdi bir sefer daha yeniden inceleme başvurusu yapılabiliyor. EVET.

Madde 149 Çalışma ve yargılama usulü
Genel kurul çalışmasını ve oy çoğunluğu hesalarını ilgilendiren bir madde. Yanlışlarla dolu madde 146'ya bağımlı olduğu için HAYIR.

Madde 156 Askeri yargıtay
Askeri yargıtayın neden ayrı bir kurum olduğunu pek anlamıyorum. Bununla beraber ilgili maddeye bakarsak yine sivilleşmenin işaretlerini taşıdığı görülüyor. Askeri yargıtay üyeleri, askeri yargıtay genel kurulu tarafından önerilen 3 adet birinci sınıf askeri hakim arasından cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Eski kanunda askeri yargıtayın askerlik hizmetlerin gereklerine göre kurulacağı yazıldığı halde, yenisinde bu ifade kaldırılıyor, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre düzenleneceği yazılıyor... EVET

Madde 159 hakimler ve savcılar yüksek kurulu (HSYK)
Eski kanunda kurulun başkanı adalet bakanı ve adalet müsteşarı doğal üye. 5 asil üyesi var, ve görev süreleri 4 yıl. 3 asil üyesi yargıtay genel kurulu tarafından, 2 üyesi danıştay genel kurulu tarafından, kendi üyeleri arasından üçer aday olarak öneriliyor. Cumhurbaşkanı her üyelik için 3 adaydan birisini seçiyor.

Yeni taslakta; üç daire halinde çalışacak 21 asil üye teklif ediliyor. Kurulun başkanı gene adalet bakanı, müsteşarı da doğal üye. Diğerleri;
  • 4 üye, hukuk, iktisat ve siyasal bilim öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanı tarafından
  • 1 üye, anayasa raportörleri arasından anayasa mahkemesince,
  • 3 üye, yargıtay genel kurulunca, kendi üyeleri arasından
  • 1 üye, danıştay üyeleri arasından danıştay genel kurulu tarafından
  • 7 üye, birinci sınıf adli yargı hakim ve savcıları arasından, adli yargı hakim ve savcılarınca
  • 3 üye, idari yargı hakim ve savcıları arasından, idari yargı hakim ve savcılarınca
4 yıl için seçiliyorlar. Burada da anayasa mahkemesi üyelerinin seçilişi gibi, her üye 1 adayın ismini yazabiliyor.
Görev tanımlarında önemli bir değişiklik yok. Farklı olarak; meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarda yargı mercilerine başvurulamıyor. EVET? HAYIR? Bu maddedeki tuzak bence bakan ve adalet müsteşarının yetki sınırları. HSYK'nın adalet bakanının istemediği bir kararı alabilmesi mümkün olacak mı? Bence olmayacak. Adalet bakanı ve müsteşarı istedikleri savcı hakkında soruşturma açtırabilecekler. Tamamen siyasallaşmaya yatkın bir kadrolaşma! Ayrıca "erklerin ayrılığı" prensibiyle de çelişiyor.  Diğer taraftan, cumhurbaşkanı tarafından atanan ilk 4 üyenin ne kadar gerekli.olduğunu da anlamadım. Bu kurulda bir iktisatcı veya yöneticinin ne işi olabilir? Zaten siyasi ağırlığı temsil eden adalet bakanı ve müsteşarı var. Neden cumhurbaşkanı her kuruma karışmak zorunda? Başkanlık sistemine hazırlık mı? HAYIR.

Geçici madde 15 yürürlükten kaldırılıyor. Bu madde 12 eylül ihtilalcilerinin yargılanmasını önleyen maddeydi. Şu anda bir önemi kalmamış gibi gözükmekle beraber, sembolik de olsa önemli. EVET

SONUÇ:
Maddelere tek tek baktığımda EVET'lerin biraz daha fazla olduğunu görüyorum. Maddeler tek tek oylanmış olsaydı bu usulle belki daha iyi bir sonuç alınabilirdi. Fakat hepsi birden oylandığına göre, yapılmak istenen değişikliklerin tümünü toplu olarak değerlendirmek gerekir.

İlk olarak şunu belirtmek istiyorum; İstanbul Üniversitesinin eski öğretim üyelerinden Prof Bülent Tanör, bir anayasayı düzeltmenin, yenisini yapmaktan daha zor olduğunu söylemişti. Ne kadar doğru bir saptama olduğunu bizzat yaşayarak öğreniyoruz. Diğer taraftan, anayasa tartışmaları üzerine bir takım senaryolar yazıldığını görüyorum. Ortalıkta "Darbeci misiniz? değil misiniz? 12 eylülün karşısındaysanız... 12 Eylül dönemi kapanıyor gibi laflar dolaşıyor. Evet, oylanan bir yerde 12 Eylül anayasasıdır. Fakat sadece geçici 15. maddenin kaldırılması 12 Eylül'ün yaralarını sarmaya yetmez.  EVET oyları fazla çıkarsa, aksine 12 Eylül anayasasının esas sakıncaları kalıcı hale gelecek, uzun bir süre daha anlamlı bir değişiklik yapılamayacaktır. Dolayısıyla anayasanın temel karakteri, hangi parti olursa olsun, istikrar (bu da diğer bir aldatmaca) adı altında, tek parti otokrasisine yol açacak, halen içinde yaşadığımız bu durumun sakıncaları giderek derinleşecek, içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Hatırlarsanız, şimdiki iktidar bir zamanlar YÖK'ün başlıca mağduru olduğunu iddia ederken, yandaş kadrolar kurulduktan sonra YÖK diye bir sorun olduğunu unutmuştur.

12 Eylül anayasası temel olarak, rejimi korumak bahanesiyle, yasaklarla dolu, devlet otoritesini ve bürokrasiyi bireysel özgürlüklere hakim kılan bir anayasadır. İnsan değil, devlet odaklıdır. Siyasi partiler üzerindeki baskılar, seçim sistemi, barajlar, YÖK, dokunulmazlıklar, işci ve emekçi haklarındaki sınırlamalar hep bu anayasanın sonuçlarıdır.

Yeni taslak, çoğunluğu elinde tutan partiye (bu parti şimdi AKP'dir, uygulanan baraj sistemi, seçim sistemi  devam ettiği sürece yarın bir başka parti olacaktır) büyük olanaklar sağlamakta, yargı denetimi zayıflamakta, bir anlamda bürokratik egemenliğini pekiştirmektedir. Azınlık, çoğunluğa karşı korumasız kalmakta, hukuk siyasetin etki alanına girmektedir. Toplu sözleşme-toplu görüşme gibi laf ebelikleri yapılırken, başka bir maddede sendikacıların siyaset yapmalarının önündeki engeller yerinde durmakta, grev hakkından hiç söz edilmemektedir.

15, 23, 41, 74 gibi maddeler şekilcidir. Bana göre aldatmacanın bir parçası olup, şirin gözükme çabasından fazla bir şey değildir.

Özetle bu taslak, 1982 anayasasının antidemokratik nitelikleri korunan bir benzeridir. Antidemokratik ve dayatmacı olduğunun diğer bir kanıtı da sadece tek bir parti tarafından hazırlanıp, diğer partilerle uzlaşma çabası gösterilmeden önümüze sürülen bir taslak olmasıdır. 2-3 madde dışındakilere zaten diğer partilerin de fazla itirazı yoktu. Böylelikle oylanacak maddeler daha konsantre hale gelir, üzerlerinde daha gerçekçi tartışmalar yapılabilirdi. Fakat o zaman da iktidar partisinin siyasi emelleri sekteye uğrar, insanlar aldatmacaların farkına varırlardı. Ne gerek var değil mi efendim? Siz darbeci misiniz? Benim oyum: HAYIR!

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Tam demokrasi!

Bugün hava tam güneşli. Tam sıcak. Ne alçak basınç, ne yüksek, basınçlar tam kıvamında, tastamam...

Ne demektir tam demokrasi? Demokrasi denilen şeyin yarımı, çeyreği olur mu? Demokrasi ya vardır, ya yoktur. Demokrasi denge ve denetleme demektir. Bir de kendine demokratlar var. Esasında demokrasi kavramını kuşa çevirenler de onlardır. Demokrasiyi sadece kendileri için isterler. Benim ne istediğime gelince; bizleri yönetenlerin ve sorumluların sadece seçimden seçime değil, her gerektiğinde hesap verdiği, kendilerine yöneltilen sorulara "buna cevap vermeyeceğim" demediği, genel kurmay başkanının ve kuvvet komutanlarının isimlerini bilmeme gerek kalmayan bir demokrasi istiyorum. Neyse, detaylara girmeyeceğim. Ama özellikle yeni anayasa yazma çabaları ve yaklaşan anayasa referandumu açısından bir kaç noktaya değineceğim.

1982 anayasası %92 evet oyuyla kabul edildiği halde, tek tek sorulduğunda, 1982 yılında oy verme çağında olanların hemen hepsi 82 anayasasına "hayır" demiş olduğunu söyleyecektir. Bu ülkede yaşayan insanların %92'si, demokrasi getireceğim diye demokrasiyi resmen katleden, Atatürkçüyüm diyerek Atatürk'ün mirası olan kurumları tek tek kapatan, çocuklarımızın beynini yıkamışlar diyerek çocuklarımıza lise düzeyinde Üniversiteleri layık gören, fail-i meçhul cinayetlere son vereceğim diyerek fail-i belli cinayetler işleyen darbecilerin anayasasına "evet" oyu verdi. İnsanlarımız ne yaptıklarının farkında olsalardı %92 evet oyu çıkar mıydı? Şimdi hemen hemen aynı insanlardan ve onların yetiştirdiği, çoğunluğu ihtilal görmemiş depolitize çocuklarından yeni bir anayasa taslağına "evet" demeleri isteniyor. Herşeyden önce, birbiriyle ilgisiz 26 sorunun tek bir cevabının olma olasılığı ne kadardır? Bir tanesine bile hayır demek istiyorsam, diğerlerine de neden hayır demek zorundayım? Taslağın içeriğini maskelemek için de "bu bir demokrasi sınavı" olacak deniyor. 12 eylüle, ihtilallere hayır diyorsanız, bu anayasaya "evet" oyu vereceksiniz deniyor. Çarpıklığa bakın! Bu insanların bu sefer doğru bir karar vereceğine emin misiniz? Anayasa taslağını okuyup mu oy verecekler? İnsanlarımız 30 yıldır çok mu geliştiler? çok mu akıllandılar? Her daim aldatılanlar, zokayı yutanlar aynı insanlar, oylamada kelle sayısına bakıldığına göre, aynı çoğunluk değil mi?

Buraya kadar anlattıklarım oy verecekler ile ilgili. Bir de kanun taslağını hazırlayanların durumuna bakalım. Taslağı hazırlayan ve önümüze getirerek demokrasi isteğimizi göstermemizi isteyen parti, çok değil daha 2 yıl önce anayasa mahkemesi tarafından anayasaya aykırı eylemleri olduğu kabul edilen ve bu yüzden ceza alan bir parti! Cezanın ne olduğu, suçun karşılığı olup olmadığı tartışılabilir. Fakat tartışılmayacak olan; bu partinin anayasaya aykırı eylemleri alışkanlık haline getirmiş olmasıdır. Gözünüzün önüne getirin; anayasaya aykırı suç işlediği kanıtlanmış bir parti anayasada değişiklik yapmaya çalışmakta! Üstelik suçlu olduğunu ben söylemiyorum, anayasa mahkemesi söylüyor. Şimdi soruyorum: bu partinin yapacağı anayasa değişikliklerine güveniyor musunuz? Taslağın içinde tuzaklar olmadığına emin misiniz?

ÇARPIŞMALARI KAYBEDİN AMA SAVAŞI KAZANIN! Robert Greene

22 Temmuz 2010 Perşembe

Siyasette tutarlık

Isı ısınmış. Nem deseniz iyice nemli. Ardından malum; sis-pus... Ortalık sus-pus... Düşman uyumaz, su uyur... Katibimin gözleri mahmur...

Siyasi olarak Irak’ın bütünlüğü diye, şu anda ne içerdiği belirsiz bir dış politikamız var, fakat aynı Irak’ın kuzey kısmı uluslararası toplumda özerk olarak kabul edilmekte! Bu bölgenin yöneticisi, başkanı, lideri artık ne derseniz, Türkiye’yi resmi olarak ziyaret ediyor, Başbakan ve dış işleri bakanıyla görüşüyor, fakat görüşmelerde Irak bayrağı kullanılmıyor? Bu tip görüşmelerde her iki tarafın da bayraklarının kullanılması genel eğilim olduğu halde, bu sefer sadece Türk bayrağı var, Irak bayrağı yok! Barzani için farketmez, kim takar Irak bayrağını diyebilir. Fakat Türkiye için bunun anlamı ne? Biz Irak’ın bütünlüğünü savunuyoruz ama sizi de kırmak istemeyiz diye bir siyasi anlayış ve davranış olabilir mi? Yoksa bu hareketin anlamı; biz aslında orada Kürdistan kurulduğunun farkındayız ama ne yapalım siyasi geleneğimiz böyle! Takiye yapmaktan kendimizi alamıyoruz mu demek?

Diğer yandan, Irak'ın bütünlüğü diye bir siyasi görüş ne kadar gerçekçi? ABD güdümündeki Irak merkezi yönetimi PKK terörü ile ilgili hangi konuda bize yardımcı oldu? En son ne zaman bir devlet gibi davrandı? Sınır komşumuz gerçekte Irak mı? Güneydoğumuzda Irak yerine Kürdistan’la komşu olsak ne olur? Bence iyi olur. Yokmuş gibi davranmaktan kurtuluruz. Hiç olmazsa siyasi bir muhatabımız olur. Zamanla bir devlet gibi davranmayı da öğrenirler. Dostluk isterlerse dost oluruz. Onların zenginliği bizim zenginliğimiz, bizim zenginliğimiz onların refahı olur. Terör onların (devlet olarak) menfaatine değil, zararına çalışan bir olgu haline geldiğinde, onlar da kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalırlar. Türkiye ve Kürdistan’ın ortak menfaatleri ön plana çıkar. Fakirlik ve terörde değil, zenginlikte buluşuruz. Yok, olaylar tersine gelişir, bir tehdit haline gelirlerse de kiminle savaştığımızı biliriz.

Zaten bilmem kaçıncı kuzey paraleli hesaplarıyla ortaya çıkan “de facto” durum da bu değil mi? Kürdistan Bölgesel Yönetimi filan?

21 Temmuz 2010 Çarşamba

İSTİHBARAT HAKKINDA KISA NOT...

Memleket hava durumu karışık. Uydular şeytana uymuş, sinyaller antenlere dolanmış...
Sinyaller karışmış, sinyal sinyale sormakta...
 
Bunlar kim ola? 
Kaçakçı mı? Terörist mi? Hayvan mı? İnsan mı? Vuralım mı? Salalım mı? 

Konu haber almak ise işin alfabesinde bir çarpıklık var. Memleketin en önemli sorunuyla ilgili istihbaratın kaynağı ABD, kürt peşmergeler ve İsrail! Bölgedeki bitmez tükenmez sorunları ABD ve/veya İsrail’in kaşıdığına dair şüpheler varken, bununla ilgili istihbaratın ve teknolojinin ağırlığı neden hala ABD ve İsrail kaynaklı?

Uzun ve boş, köşe yazısı kıvamında laflardan kıssa;

El şeyiyle gerdeğe girmek yerine, kendi göbeğimizi kendimiz kessek...

"İstihbarat" haber alma filan deyince insanın aklına önce savaş, silah, terör, ölüm geliyor. Kuyu gibi karanlık bir kelime. Onsuz olmaz diyenler var. Keşke olsaydı... Vatan meselesi, toprak meselesi diyenler var. Keşke olmasaydı.

Ne güzel olurdu;

Öldürmek için yapılan masrafları, insan hayatı için harcasak... 
En büyük bayrak yerine, en insanca hakları koysak...
Ölü ele geçenleri saymasak,
Kaybolma ihtimali olan şeyleri saysak, 
Kalıpları kırsak, ön yargı ve art niyetlerden arınsak...
Bizden mi, ondan mı yerine, insan desek, anlamaya çalışsak?



12 Temmuz 2010 Pazartesi

PROFESYONEL ORDU?

Hava nemli. Hava sıcaklığı sıcak, hissedilen daha sıcak. Erken saatlerde sis, pus. Görüş mesafesi üç, bilemedin beş metre. 

Adı "Terör" konan sorunun şimdiye kadar uygulanan yöntemlerle çözülemeyeceği belliydi. Politikacılar, asker ve polis resmen sınıfta kaldılar. Toplumsal olaylar konusunda dünyanın en deneyimli polisinin Türk polisi, en deneyimli ordusunun da Türk ordusu olması gerekirken, neden hala aynı noktadayız? Aynı noktadaysak ve aynı yanlışları tekrarlıyorsak, deneyimden bahsedilebilir mi? Yöntemlerin sorgulanması zamanı gelmedi mi? Binlerce kere top da atılsa, “sortie” de yapılsa, boşa harcanan mermi ve roketlerle nereye varılabilir? İkinci dünya savaşında Pasifik adalarındaki Japon askerlerini yok edebildi mi Amerikan uçakları?

Diyelim ki bu bir numaralı sorunumuzun adı kısaca "terör" olsun.
Sadece profesyonelleşmiş birliklerle, diğer bir ifadeyle; profesyonel ölüm makineleriyle bitirilebilecek bir şey midir terör? Kelle hesabı yaparsanız, belki. Ama unutmamak gerekir ki terör denen olgunun kelle sayısıyla ilgisi yoktur. Birkaç kişi bile en korkunç terörü gerçekleştirebilir. O zaman sormak istiyorum:

Bu bir çözüm olabilir mi?
Kazanan nasıl belli olacak?
Önce kimin mermisi bitecek?
En son kimin mermisi biterse o mu kazanacak?
Kim kazanacak?
Kazanan olacak mı?

Kan davalarının, töre cinayetlerinin hüküm sürdüğü bir ülkede hangi dava mermi sayısıyla kazanılır?

Sis arttı, görüş mesafesi 1-2 metreye indi.

Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim: Adı ne olursa olsun, yurttaşını düşman sayan, çocuklarının isimlerini bile özgürce seçmelerine engel olan, annesiyle kendi dilinde konuşmasını engelleyen, insanları göçe zorlayıp köklerini zedeleyen, meracılığı yok ederek geçim kaynaklarını kurutan, saklanmasınlar diye orman ve koruları yakan, kaçakçılıktan başka şans bırakmayan, sonra da kaçakçı diye suçlayan, barış getiriyoruz diye savaşan, sorti hesabıyla savaşı bitireceğini zanneden “güç ve iktidar” sahiplerinin, adını bile yanlış koydukları “terör” konusunda doğru bir çözüme imza atacaklarına inanmıyorum. 


Bütün bunlardan ve geçmişteki deneyimlerden ders alınmamış gibi olağanüstü hal isteyenlere de şaşıyorum. Askerlik hikayeleri anlatması zevkli ve heyecanlıdır. Kahve köşelerini ve erkeklerimizin hayatını renklendirir. Fakat askerliğimizi yaparken hangimiz askerliğin olağanüstü halinden bunalmadık? Hangimiz yatılı okulların (veya yurtların) saat sınırlamalarından kaçmak istemedik. Bir de yaşamlarını normalleştirmeye çalışan, hiç olmazsa bunu umut eden insanların her gün bu cenderenin içinde yaşadıklarını düşünün. Türkiye cumhuriyetini yıllar içinde “TC” haline getiren nedir?

NOT; Aradan bir sene kadar geçti. Gazeteler cenaze haberleriyle doldu. Asker-politikacı biraraya geldi. Kanları yerde kalmayacak dendi, gene bildiğiniz kararlar alındı. O sırada zamane genel kurmay başkanının ağzından çıkan bazı itiraflar basına yansıdı. Herkes çok şaşırdı. Ben şaşırmadım. Fakat esas dikkatimi çeken, durumdan ne anladığı oldu; savaşın neden otuz yıldır sürdüğünü nihayet anlamış! Emir-komuta zinciri kopukmuş, komutanlar silahı bırakıp kaçıyormuş, kontrolsüz mayın döşenmiş, eğitim zaafiyeti varmış, iyi öldüremiyorlarmış vs vs... Yani bunlar doğru yapılsa sorun kalmazmış gibi bir ifade! 

Görüş mesafesi sıfır! Rakamla da 0, yazıyla da sıfır...




11 Temmuz 2010 Pazar

AV MI, AVCI MI?


Hava kapalı. Çoğunlukla bulutlu. Nereden çıktığı belli olmayan soğuk hava dalgası, sis, pus, duman memleketi kaplayacak. Göz gözü, insan insanı görmeyecek...
 
Soru; üçüncü cemre ne zaman düşer?
?????
Bilemediniz.

Diğer soruya geçelim:
Son silah yere nasıl düşer?

Anlamadım? Tekrar lütfen?

Terör, gerilla, savaş, adı her neyse, nasıl sona erecek?

Ben ne bileyim? Asker bilir!

Biri bilseydi size sormazdık, dedi içimden bir ses. Soru kafama takılmıştı bir kere. Alçak basınç alanının etkisi altındaydım. Kurtulamıyordum.
Soruyu kafamdan atmanın bir yolu, bir cevap bulmaktı.

Soru daha önce de sorulmuştu.
Daha önce de cevaplar verilmişti.
Ülkenin bir numaralı sorusu hakkında herkesin bir cevabı vardı. 
Ama sorunun tek bir cevabı yoktu.

Bu mücadele, sıcak takip, iç savaş, dış savaş adı her neyse, nasıl bitecek?

Büyüklerimiz cevap verdi;  Profesyonel ordu kurulacak! 
Meslekleri dağ-tepe dolaşıp kuş yerine insan avlamak olan birlikler kurulacak. Bu birliklere işsizler ordusundan yatay geçişle insanlar alınacak. 

Soru: Kazanç iyi mi? Para?
Cevap: Olmaz mı? Performans sistemi de var. Her vurulan insan için, kelle başına prim!...

Soru: Yurtta barış, Cihanda barış?
Cevap: .....................

Soru: Silah tutan herkes ölürse, barışın anlamı?
Cevap: ................. 

Soru: Peki karşıdakiler kimler?
Cevap: Onlar işte, ötekiler!
Ben cevap vereyim: Esasında tam da karşımızda olmayan, hemen yanı başımızdaki gençler. Onlar da diğer bir genç grubu. Biraz daha dikkatli bakarsak akrabaları veya çok daha yakınları köylerinde zarar görmüş, yaşadıkları yerlerden sökülerek uzaklaştırılmış, evleri ve ormanları yakılmış, işsiz veya ancak gündelikli, yaşam şartları giderek kötüleşen, umutları ellerinden alınmış gençler olduğunu görürüz. Göğsünü gere gere dilini bile konuşamayan, türküsünü söyleyemeyen gençler. Kaderlerine öfkeli, bir çıkış noktası bulamadan labirentlerinde dolaşan gençler! Şimdi onlar için de bir çıkış noktası gözüküyor. Her zamankinden daha fazlasını alacak gücü keşfettiler.
Soru: sonra?
Sonra ne olacak?
Söyleyeyim:

Bu memlekette mesleksiz, kimliksiz ve umutsuz gençler arttığı müddetçe hem avcılar çoğalacak, hem de avlar! Avlar avcıları besleyecek, avcılar avları hiç bitmesin isteyecek. Kimin av, kimin avcı olduğu birbirine karışacak!

NOT; Aradan bir sene geçtikten sonra, Milliyet Gazetesinde, Yalçın Doğan'ın köşesinde bir yazı yayınlandı. Konu terör için alınan yeni (!) tedbirler ile ilgili... 114 yıldır değişmez tabi! Bütün olanları eşkiyalık olarak yorumlayıp, yol yapalım, fabrika yapalım, biraz da para verelim demek yeter mi? Şefkatle muamele etmek yalanı ve de hepsinden önemlisi "nasihatla ikna edelim" gibi muhteşem fikirlerle bir yere varılır mı? Neye ikna edeceksiniz? "Evladım sen aslında Türksün, ama yürürken ayağın kıtır kütür diye ses yapıyor. Lütfen karda yürüme..." filan mı diyeceksiniz? Yoksa "bu aslında bir oyun, ben dekman diyeceğim, sen öleceksin" mi diyeceksiniz?

10 Haziran 2010 Perşembe

İlk adım


--> -->
Özgürlüğe ilk adım…
Herkes ne der? Bunu böyle yazarsam ne tepki alırım? Bu fazla mı ağır oldu? Bu bana yakıştı mı? Bütün bunlar mahalle baskısının başka türlüsü! Düşüncelerimizle yazdıklarımız arasındaki bağlantıyı kesen, belli kalıplara zorlayan, yazarken kelimelerin boyunu kısaltan baskılar! Aslında beynimizin korteks mahallesinden kaynaklanan sınırlamalar…
Bir kahve köşesinde futbol oyununun binbir halini yorumlarken hiç olmayan sınırlamalar (amigolardan garantili alkışlar!). Yahut siyasetten konuşurken, daha doğrusu atıp tutarken, trafiğe söverken, diğer insanlara söylenirken hiç ortalıkta gözükmeyen engeller…
Kayıtsız kuyutsuz olunca; onu kastetmemiştim, yanlış anlamışlar, öyle demedim diyebilme rahatlığı…
Ve bugün, ilk gün:
Her ne demekse; bir "blogger" olmaya karar verdiğim ilk gün…
Daha doğrusu, yazdıklarımı başkalarının görmesine izin verdiğim ilk gün! Bir ucundan girdiğim bu ağsı (!) dünyada  bir ayak izim kalsın diye... Belki bir dalga gelir, süpürür, siler, götürür, belki de birbuçuk milyon yıl sonra bulunan bir ayak izi fosili gibi gelecek nesillere uzanır... Kuvvetli bir olasılıkla, en azından benden uzun yaşar!
Başlangıçta mutlaka bir tutukluluk durumu olacaktır. Kolay değil, işte böyle düşünüyorumun belgesini bırakmak, binlerce kişinin eleştirilerine katlanmak! Ama düşüncelerimin tutukluluğuna son vermek istiyorsam, önce kendi korteksimin mahallesinden kurtarmalı, kelepçelerini çözmeli ve yazmalıyım. İfade özgürlüğünden bahsediyorsam, önce kendim yazmalıyım kendimi.
"Gecenin en karanlık saatinde eğer yazmanız yasaklansaydı öleceğinizi kendinize itiraf edin. Ve cevabın köklerini saldığı kalbinizin derinlerine bakın, kendinize sorun, yazmam mı gerek?" Rainer Maria Rilke